AHMET MURAT ÖZEL İLE EDEBİYAT ÜZERİNE…
Mahir KILINÇ
Edebiyat uğraşısı akademisyenliğin de önüne geçmiş bir yazarsınız. Edebiyatı keşif, hayret ve hayranlık olarak nitelendiriyorsunuz. Ahmet Murat Özel, edebiyatta neyi keşfetti, neye hayret etti ve neye hayranlık duydu?
Edebiyat bir keşif yolculuğudur. Bunun temel sebeplerinden bir tanesi şudur: Edebiyat eserleri bize insana, hayata, ölüme ve insanın en temel duyguları ile korkularına dair daha yakın gözlem fırsatı veriyor. Dolayısıyla aslında bir yandan da bize kendi duygularımızı nasıl anlayacağımızı, bu duyguları nasıl düşüneceğimizi de öğretiyor. Hatta duygulanmayı bile öğretiyor diyebiliriz edebiyat için. Edebiyatın bizlere sağladığı keşif duygusu budur. Yine edebiyat nihayetinde dil ile yapılan bir sanattır. Bu dilin sağladığı ve hatta içerdiği büyüyü biz edebiyat eserini okurken daha yakından görüyoruz. Hepimizin kullandığı kelimeler, kullandığı cümleler gündelik hayatın her tarafına yayılmış olan dilin farklı birimleri edebiyatta bir tür büyüsel etki yaratıyor. Ve sıradan olmaktan, her zamanki olmaktan, her yerde karşımıza çıkan olmaktan kurtuluyor. Bu da bizde bir keşif ve aynı zamanda hayret, hayranlık durumu oluşturuyor.
Divan edebiyatı, halk edebiyatı ve tasavvuf edebiyatından günümüz edebiyatına kadar pek çok şiir biçimini bilen, okuyan biri olarak sizi modern şiirde yazmaya iten saikler nelerdir?
Bu sorunuzun çok pratik bir cevabı var. Çünkü ben modern zamanlarda yaşayan, modern insanla karşı karşıya olan, bu modernlikten şöyle ya da böyle yararlanmış, bu modernliğin şöyle ya da böyle içine dalmış biriyim. Dolayısıyla başka bir zaman diliminin ürettiği başka bir insan tipinin duygularını, hayat içindeki hareketini, yönelimlerini, bize izah eden bir edebiyat ki -buna klasik edebiyat diyelim- bugünün insanının duygularını da hayat hakkındaki yorumlama çabasını da karşılamıyor. İkincisi de sanatın ve edebiyatın anlamı değişti. Başlangıcını Donkişot’a kadar götürebildiğimiz modern edebiyat ve doğuşu iki yüzyıl öncesine dayanan modern şiir sadece yüceyi, sadece kutsalı, sadece aşkın olanı, sadece statik olan dünyanın meselelerini konuşmaktan çıktı. Dağınık, melez, çapraşık ve yapay olanın da şiirini, edebiyatını yapmaya başladı. Bugünde yaşayan birisi olarak bugünün edebiyatı ve bugünün edebiyat tavrı benim ilgimi çekiyor.
Modern şiir yazmak, modern edebiyatla uğraşmak ne gibi vukufiyetleri de beraberinde getiriyor?
Modern edebiyatla uğraşmak bize bugünün dünyasını, bugünün insanını ve bu insanın iç hâlini, insanlar arası ilişkiyi görmemizi sağlıyor. Biz bütün insani tecrübelerin tamamını kuşatabilecek bir üstün insan konumunda değiliz. Her birimiz sınırlı hayatlarımızın sınırlı çevrelerinde yaşıyoruz. Dolayısıyla diğer insanların bize ne kadar benzediğini, ne kadar benzer ya da farklı hayatlar yaşadıklarını oturduğumuz yerden kendi çevremiz içerisinde fark etmemize imkân yok. Edebiyat bize farklı çevrelerin, farklı milletlerin, toprakların, coğrafyaların insanlarını tanıştırıyor. Öncelikle bizi bugünde tutuyor; belki stresli, gerilimli bir şekilde tutuyor ama güçlü bir biçimde tutuyor. Dolayısıyla modern edebiyatın temel kazanımı, bizi bugünde tutuyor olmasıdır. Özellikle roman, bu yaşadığımız hayatın sürekli değişen dinamiklerini, değişen ilkelerini, değişen tavırlarını bu değişkenlik içinde gösterme kabiliyetine sahiptir. O bakımından modern edebiyat; şiiriyle, romanıyla ve diğer türleriyle bugünü anlamamızı sağlıyor diyebiliriz.
Akademik hayatınızda tasavvuf ana bilim dalı alanında çalışmalar yapan bir akademisyen olarak Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Mevlana gibi dervişlerin toplumun değişim ve dönüşümüne yönelik katkılarından hareketle -Ömer Lütfi Barkan’ın ifadesiyle- kolonizatör dervişlere toplum neden ihtiyaç duyar?
Kolonizatör dervişler aslında bence bambaşka bir bağlamın, başka bir tarihsel bağlamın gerçeğiydi. O gerçek de şuydu: Biz millet olarak, toplum olarak bir yerden bir yere taşınıyorduk, göç hâlindeydik ve gittiğimiz yerlerde hiç tanımadığımız din, dil ve kültürlerle karşılaşıyorduk. Kolonizatör dervişler oralarda yeni dünyaya intibak etmenin öncüleri oldular. Bu esnada arkalarında siyasal ve askerî güç de vardı. Dolayısıyla gittikleri yerlerde yapmış oldukları çabalar kalıcı hâle de dönüşüyordu. Bugün bir kolonizasyon, bir yayılmadan bahsedilecekse bu, o günkü dervişlerin yayılmasından ve kolonizasyonundan ya da fethinden farklı. Artık bugünün dervişleri sivil toplum çalışmalarıyla, yardım çalışmalarıyla kültürel ya da eğitim faaliyetleriyle bir yerden bir yere taşınıyorlar. Her zaman karşılarında bu çabalarını anlayacak bir toplum ve arkalarında önceki meslektaşlarının sahip olduğu askerî, siyasi ya da diplomatik gücü bulamıyorlar. Belki dezavantaj gibi görünebilir ama bunların aynı zamanda bazı avantajları da var. Çünkü gittikleri yerlerde hiç tanınmıyor da değiller. Ait oldukları din, dil ya da kültür hiç bilinmiyor da değil. Kendilerini izah etmek için gittikleri yerlerde hazır kabuller bulabiliyorlar. Bu kabullerin bir kısmının ön yargı ya da ön kabul olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak aslında kolonizatör dervişler olarak işaret edilen insan tipi ya da insanların oluşturdukları küme fedakârlık, feragat, diğerkâmlık, bir dinin gönüllü sözcüsü olma, dini ve maneviyatı gidilen bölgelerde temsil edip o insanların kalbine, gönlüne bu inancı, bu dini yerleştirme çabaları bakımından ortaklık arz ediyor. Bu da bir tür süreklilik sağlıyor.
Gerek tasavvufi konularla ilgilenmeniz gerek şair olmanız hasebiyle tasavvuftaki hikmetin özellikle şiire dönüşümüne ya da sufilerin şiiri çokça tercih etmelerine yönelik neler söylemek istersiniz?
Sufilerin şiiri tercih etmelerinin iki sebebi var: Bunlardan bir tanesi tasavvufun, tasavvufi eğitimin içerisinde karşılaştıkları duygu yoğunlaşmaları. Bunların bir kısmı aşk, muhabbet, bir kısmı ayrılık bir kısmı kavuşamamanın ızdırabı, bir kısmı ayrılığın derdi, bir kısmı kendisiyle karşılınca yaşadığı hayret, şaşkınlık gibi duygu yoğunlaşmalarını ifade etmek için şiirin elverişli ve bütün bu duyguları taşıyabilecek, kuşatabilecek bir yapıya sahip olmasıdır. Dolayısıyla bu duygu yoğunlaşmalarını, belli bir soğukkanlılığı taşıma çabası içerisine girmeden olduğu gibi sıcaklığıyla, coşkusuyla aktarabilme isteğidir. Yani sufilerin şiir söylemelerinin ya da yazmalarının sebeplerinden birisi budur.
Başka bir sebep de şudur ki sufilerin kendilerini takip eden, sözlerine kulak veren kimselere dertlerini akılda kalıcı bir biçimde terennüm edilebilir ve bestelenebilir biçimde söyleme çabasıdır. Bu sebep, soğukkanlı bir sebeptir. Meşhur sufilerin çoğu müntesiplerine o bilgiyi aktarmak ve o rehberliği yapmak için şiiri tercih etmişlerdir. Çünkü şiir, eski zamanların en güçlü, en taşınabilir, en hareketli edebî türüdür. Bu iki sebepten ötürü sufilerle şiir birlikte olmuştur.
“Ölmeden önce yazayım diye her yazarın hayalinde bir kitap vardır ve yazarlar yazdıklarını aslında onun için yazar.” sözünüzden hareketle Ahmet Murat Özel’in yazmak istediği kitap nedir?
Aslında bu şekilde olan birden fazla kitap var zihnimde. Bunların da tam sayısını bilemiyorum ama beş civarında diyebilirim. Zaman zaman biri diğerinin önüne geçiyor. Bazılarına bazı bölümler yazıyorum, bazılarını henüz taslak aşamasında tutuyorum ama ömür de geçiyor.
ÖZ GEÇMİŞ
Ahmet Murat Özel, 30 Haziran 1971 tarihinde Karaman’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise tahsilini Karaman’da tamamladıktan sonra Mısır’da başladığı üniversiteyi Marmara İlahiyat Fakültesinde 1997 yılında bitirdi. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam felsefesi ve tasavvuf alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Hâlen İbn Haldun Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinde öğretim üyesi ve Nihayet Dergisi’nin genel yayın yönetmeni olan Ahmet Murat Özel, Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şairi” ödülüne (2014), “Necip Fazıl Şiir Ödülü”ne (2017) ve TRT 2’de hazırlayıp sunduğu Edebiyat Söyleşileri programıyla da Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Televizyon Programı” ödülüne (2019) layık görüldü.
Şiir, deneme türlerindeki eserlerinin yanı sıra akademik ve çeviri eserleri de olan yazarın, Kaf ve Rengi (Şiir), Kış Bilgisi (Şiir), Bir Şair Bisikletle (Şiir), Kalbin Kararı (Şiir), Belki de Üzülmeliyiz (Deneme), Kuşlarla Sohbetin Şartları (Deneme), İbn Atâullah el-İskenderî: Hayatı, Eserleri, Görüşleri (Araştırma), Hikayem Ne Tuhaftır: Ebu’l-Hasan eş-Şüşteri ve Tasavvuf Anlayışı (Araştırma), Sufilerin El Kitabı (İbn Acibe’den çeviri), Fırtınalar (Cibran’dan çeviri), Sanat Üzerine (Tevfik el-Hakim’den çeviri) eserlerinden bazılarıdır. Ayrıca yazarın şiirlerinden yapılan bir seçki İngilizceye tercüme edilerek In Quest of the Simurgh adıyla yayımlandı.