Ecdadımız, özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemleri boyunca hüküm sürdüğü topraklarda, bugün modern dönemde, yüksek teknik imkânlarla bile aşılması imkânsız muhteşem eserler inşa etti. O estetik bilinci, o halis mimari anlayışı bugüne taşıyamamış olmamızın sebebi nedir sizce?

Ahmet Hamdi Tanpınar

Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder.

Ah bu eski sanatkârlar ve onların her dokundukları her şeyi değiştiren, en eski bir unsurdan yepyeni bir âlem yapan sanat mucizeleri! Dedelerimiz bu mucize ile ve onun etrafına taşırdığı imanla Bursa’nın ve İstanbul’un çehresini değiştirdiler, onları yarım asır içinde halis Türk ve Müslüman yaptılar. Yirmi otuz senelik bir zaman içinde Bursa’nın ve İstanbul’un yıkılmış Şarkî Roma manzarası ortadan silindi ve yerini, camileri, medreseleri, hanlarıyla, yumuşak çizgili, elastiki hamleli, kullandığı malzemenin güzellik şuurunda kıskanç, yapıldığı şehrin iklimine aynı unsurdan denecek kadar uygun bir mimarî aldı. Bu sanat şöylece büyük çerçevesinde bu şehirlerin tepelerini ve umumî manzarasını birden değiştirirken şehirlerin içinde sokak sokak ikinci bir fetih yapılıyor, yeşil pencerelerinde uhrevî vaatler gülen türbecikler, çeşmeler, İstanbul ve Bursa’yı adım adım zaptediyordu. (Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, İstanbul: Dergâh Yay., 2014, s. 113.)

Beşir Ayvazoğlu

Şehirleri kurarken onlara kendi ruhumuzu üfleriz. Hacı Bayram Veli’nin mısraları bunu eşsiz bir belâgatle özetlemiştir: “Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm/ Ben dahi bile yapıldım taş ü toprak âresinde.” Bu ne demektir? Nasıl inanıyor, dünyayı nasıl kavrıyor, hayata nasıl bakıyorsak yaşayacağımız şehre de öyle şekil ve düzen verir, daha da önemlisi, şehrimizi kurarken kendimizi de yeniden inşa eder, bir yaşama iklimi yaratırız. Bu, bizden sonraki nesillerin de hayatını kuşatacak, onların hamurunu kendi teknesinde yoğurup şekillendirecek bir iklim, bir çerçevedir. Bu çerçeve, insanlar arasındaki ilişkilere, yani toplum hayatına düzen verir; içine almak zorunda kaldığı yabancı unsurları kendine benzeterek bir parçası hâline getirir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Cetlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı.” sözüyle bu oluşumu anlattığını sanıyorum. Ancak sömürgelerinden akan olağanüstü zenginlik sayesinde büyük bir dönüşüm gerçekleştiren ve sanayi devrimiyle de bütün dengeleri değiştiren Batı medeniyetinin baskısı bizde de ekonomik, sosyolojik, psikolojik ve kültürel travmalara yol açtı. Zihniyet dünyamızda, Ziya Paşa’nın meşhur beytinde (Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün vîrâneler gördüm) en veciz ifadesini bulan bulanıklık başladı. “Diyâr-ı küfr”ü gezip gördükleri “beldeler, kâşâneler”e hayran olan ve benzerlerini yapmaya kalkışan yakın cetlerimizin şaşkınlığı ve kafa karışıklığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tarif ettiği “inzibatlı terkip”in paramparça olmasına ve “vîrâneler” olarak görülen tarihî şehirlerimizin vandalca yakılıp yıkılmasına ve hepsi birbirine benzeyen kimliksiz şehirlerin doğmasına sebep oldu. O beldelerin, kâşanelerin arkasında Afrika, Amerika ve Asya sömürülürek Avrupa’ya aktarılan zenginliklerin, yani kanlı bir sömürgecilik tarihinin olduğunu bilmedikleri gibi bu zenginliklerin sanayi devrimine yol açan bilgiye ve teknolojiye nasıl dönüştürüldüğünü de kavrayamamış, Batı medeniyetini sadece şeklî taraflarıyla benimsemişlerdi. Estetik şuurumuzu ve halis mimari anlayışımızı bugüne taşıyamamış olmamızın sebebi budur.