AHİRET İNANCININ İNSAN HAYATINA ETKİSİ
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Yüce Yaradan, insanı mahlukatın en şereflisi kılmış, kendi ruhundan üfleyerek onu yüceltmiş ve yeryüzü halifeliği gibi ulvi bir vazife ile onurlandırmıştır. Fıtratına nakşedilen bu ilahi mükemmellik, insanın gelip geçici bir dünya hayatı için değil sonsuzluğa uzanan bir yolculuk için var edildiğini gösterir. Ölüm, bir son ve yok oluş değil ruhun bedenden ayrılarak asıl yurduna doğru çıktığı hicrettir. Bu fâni hayatta adaletin ve hakkın tam manasıyla tecelli etmemesi, her şeyin karşılığını bulacağı ebedî ahiret diyarına olan ihtiyacı gerekli kılar.
Dünya ve ahiret, insan için takdir edilmiş hayatın birbirini bütünleyen iki yüzü, bir elmanın iki yarısı gibidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır; biri ekilen tarla, diğeri ise o tarladan devşirilen ebedî hasattır. Bu fâni âlem, sonsuzluk yurduna uzanan mecburi bir güzergâh, ebedî hakikatlerin tadıldığı bir girizgâh ve okunması gereken bir ön sözdür; zira burada tattığımız her lezzet, asıl ve kalıcı olanın yalnızca numunesidir. Ufkun görünen yüzü olan dünya, ancak ufkun ötesindeki ahiret ile tamamlandığında anlam kazanır. İnsanın iki aşamadan oluşan hayatında, birinci aşama ölümle tamamlanırken insan için asıl/kalıcı olan ebedî hayat da başlamış olmaktadır.
Ahiret inancı, ölümden sonra başlayacak bir hayatı müjdelemekle kalmaz, aynı zamanda dünya hayatına derin bir anlam ve istikamet katar. İmanın temel rükünlerinden olan bu inanç, ölümü bir yok oluş olmaktan çıkarıp fâni âlemden baki âleme açılan bir kapı olarak görmemizi sağlar. Hesap, mizan, cennet ve cehennemin varlığına olan sarsılmaz iman, müminin davranışlarını şekillendiren, onu adalete ve erdeme yönelten bir motivasyon kaynağıdır. Böylece dünya, ahirete olan imanla mamur ve anlamlı hâle gelirken ahiret de dünyada sürdürülen erdemli bir hayatın meyvesi olur. Birini diğerinden ayrı düşünmek imkânsızdır; zira dünya ahiretin kazanıldığı yer, ahiret ise dünyanın nihai hedefi ve manasıdır. Dünya hayatı, insana bahşedilen yaşamın evveli, ölüm ise ahiridir. Belki de bu nedenle ölümden sonraki hayatı anlatmak için kullanılan kelime "ahiret"tir. Dünya hayatı, ufkun bu tarafını ve görünen kısmını; ahiret ise ufkun diğer tarafını anlatır. Ölümü de hayatı da yaratan Allah’tır. (Mülk, 67/2.) Ebed yurdunun yolu zorunlu olarak dünyadan geçer ve kalıcı mutluluk burada kazanılır. Bu nedenle dünya hayatı, ahirete nispetle oyun ve eğlenceden ibaret olsa da ebedî mutluluğun burada kazanılıyor olması onu değerli kılar, anlamsızlıktan kurtarır. İnsanoğlunun kaçınılmaz sonu olan ölüm, ebedî yaşama arzusuyla birleştiğinde varoluşsal bir sancıyı ve derin bir anlam arayışını beraberinde getirir. Yalnızca dünya sahnesinde geçen bir ömür, son perdesi indiğinde bir hiçliğe karışma düşüncesiyle ruhu daraltır ve yaşanan her güzelliği gölgeler. İşte bu noktada ahiret inancı ebediyet yurduna açılan bir kapının müjdesini vererek hayata gerçek değerini kazandırır. Ölüm, artık korkulan bir son olmaktan çıkıp yeni bir hayatın başlangıcına dönüşürken bu fâni dünya da sonsuz bir geleceği kazanmak için geçilen anlamlı bir yolculuk hâlini alır. Bu bütüncül bakış açısı, insanı anlamsızlık çıkmazından kurtarır ve her anını değerli kılan ulvi bir gaye ile donatır.
Ahiret inancının sunduğu bu anlam ufku, bireyin ruh dünyasında güçlü bir sığınak inşa eder ve onu hayatın sarsıntılarına karşı metanetli kılar. Yok oluş fikrinin doğurduğu karamsarlık, yerini ebedî bir vuslatın tükenmez ümidine bırakır; bu ümit, gündelik hayatın zorluklarına, acılarına ve kayıplarına göğüs germek için eşsiz bir manevi güç kaynağı olur. İnanç sahibi bir birey için karşılaşılan musibetler, ilahi bir planın parçasıdır ve sabırla aşıldığında karşılığı sonsuz bir mutlulukla verilecek geçici sınavlardır. Böylece ahiret inancı, zorlukları anlamlandıran, umudu diri tutan ve insanı ayakta tutan sarsılmaz dayanak hâline gelir.
Varlık sahnesine adımlarını muhtaç ve zayıf bir yolcu olarak atan insan, hayatın zorlu yokuşunda yoğrularak yeryüzünün halifesi olma sırrına erişir. Ruhunu bir nakkaş sabrıyla işleyen bu yolculuk, bollukla yokluğun, sevinçle kederin imtihanından geçer; varoluşun bu gelgitleri, onu hem güçlendirir hem de olgunlaştırır. Bu fâni diyardaki her sınanma, aslında ebedî yurda uzanan bir hazırlıktır. Bu nedenle ilahi kelam, dünyanın aldatıcı güzelliklerine her değindiğinde, nazarları asıl ve kalıcı olan ahiret yurduna çevirir. (Ankebut, 29/64.) Hesap gününün ve sonsuz hayatın sürekli hatırlatılması, insanın kalbine bir sorumluluk bilinci yerleştirir. Bu şuurla hareket eden mümin, her anının hesabını vereceği bilinciyle yaşar ve bu ilahi denetim, onun davranışlarına ahlaki bir zarafet ve tutarlılık kazandırır. Böylece o, bakışlarını dünyanın geçici parıltılarından ebediyet ufkuna çevirerek hedeflerini yüceltir; hayatına, sonu sonsuzluğa varan aşkın bir gaye ve istikamet belirleyerek insan için şahsiyetli bir kimlik inşa eder. Bu ise sadece dünya hayatının geçici lezzetlerine dalıp ahireti unutan bir bireyi değil, aksine dünya hayatının değerini bilip sorumluluk üstlenebilen şahsiyetli bir mümin kimliğini inşa eder. Dolayısıyla mümin, ortaya koyduğu tutum ve davranışlarının hesabını vereceğinin bilincinde hareket eder. Buna dayalı olarak eğer insan, hayatı, dünya ve ahireti de kuşatacak kapsamlı bir bakış açısıyla okuyabilirse amacını ve idealini dünyeviliğin bütün ayartmalarından kurtararak daha ulvi hedeflere doğru yöneltir. Davranışlarına yüce bir gaye ve sonu ebediyete varabilecek aşkın bir istikamet belirler.
İnsanın gönlüne yaradılıştan ebediyet arzusu da yerleştirilmiştir. Dünya hayatı ne kadar sürerse sürsün, günün birinde son bulmakta, insanın gönlündeki ebediyet düşüncesi bir karşılık bulmamaktadır. Bu arzu, ömrün en görkemli anlarında dahi dinmez. Zira dünya, bu sonsuzluk arzusuna dar gelen geçici bir menzildir. Bedenin bir gün toprağa döneceği gerçeği, ruhtaki bu ebediyet özlemini daha da alevlendirir. Tarihin tanıklık ettiği o devasa piramitler ya da ölümsüzlük iksiri peşinde koşanların hikâyeleri, aslında bu köklü arayışın beyhude birer yansımasıdır.
Ahiret inancı, ruhun bu ebedî çağrısına karşılık gelen cevaptır. İnsanı yaratılışının gayesiyle buluşturur. Bu inanç, bireyi yok oluşun soğuk korkusundan ve varoluşsal parçalanmışlıktan kurtararak benliğinin ve taşıdığı insani değerlerin ölümle son bulmayacağını hatırlatır. Böylece ölüm, korkunç bir son olmaktan çıkar; insanın kendi fıtratıyla tam bir ahenk içinde, arzuladığı o sonsuzluğa açılan bir kapıya dönüşür.
Yeryüzünün halifesi olan insan, aynı zamanda sorumlu bir varlıktır. Kaçınması gereken yasakları ve yerine getirmesi gereken yükümlülükleri vardır. Sahip olduğu akıl ve irade ile iyiyi tercih etmek ve işlediği kötünün de hesabını vermekle mükelleftir. Yeryüzünde başıboş bırakılmadığının bilincindedir. Allah’ın sorumlu melekleri tarafından sürekli izlendiğini ve bir gün yaptıklarının hesabını vereceğini bilmek ona ciddi sorumluluklar da yüklemektedir.
İnsan, bu yeryüzü hayatında bazen yaptıklarının karşılığını alamamakta ve haksızlığa maruz kalabilmektedir. Bununla birlikte o, yaradılıştan fıtri bir adalet duygusuna sahiptir. Bu adalet duygusunun dünya hayatında tam olarak gerçekleşemediği görülse de onun eninde sonunda yerini bulacağına inanmak, insanın adalete olan güvenini tazelemektedir. İnsan, dünya hayatında maruz kaldığı haksızlıklara ilişkin hakkını aramaktan vazgeçmemekle birlikte kimsenin yaptığının yanına kâr kalmayacağını, hakkın bu dünyada olmasa da ahirette yerini bulacağına olan inancı, onu güçlü kılmakta, dünya hayatını sabır ve umutla sürdürmesini sağlamaktadır. Adaletin tam olarak tecelli edeceği ahiretin varlığına inanmak, adalet özleminin karşılığını bulması açısından olduğu kadar insanın ahlaki çabalarının bir anlam ve değer ifade etmesi bakımından da önemlidir. Bunun için iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplarının görüleceği bir âlemin varlığına ihtiyaç vardır ki o da ahirettir. İnsan davranışları ancak ilahi mahkeme huzurunda değerlendirilmekle gerçek adalet sağlanabilir. Maruz kalınan haksızlıkların sonunda telafi edileceği, hiç kimsenin yaptığı kötülüklerin ve yanlışlıkların yanına kâr kalmayacağı bir yargı gününe inanmak, insanlarda umudun ve sabrın önemli bir kaynağıdır. Nihai ve mutlak adaletin ancak ahirette gerçekleşebileceği, bu dünyanın bir “imtihan yeri” olduğu, herkesin sahip olduğu nimetlerden sorguya çekileceği bir hesap günü anlayışı, bireysel ve toplumsal sorumluluklarının yerine getirilmesi, huzur ve barışın sağlanması açısından çok büyük bir manevi destek sağlamaktadır.
İnsan, dünya hayatında her gün ölüme tanıklık etmekte, ölümün kaçınılmazlığını görmektedir. Ölümü bir yok oluş olarak görmek, insanı tedirgin ederek onda ciddi kaygılara yol açmaktadır. Bu ise insanlarda çeşitli psikolojik hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Ölümün mutlak son olmayışı ve arkasından ebedî bir hayatın varlığına olan inanç, insandaki bu korkuyu gideren önemli faktörlerden biridir. Aynı zamanda insana dünyada varoluş amacını hatırlatarak onu ebedî bir hayat için hazırlar ve onun hayatını anlamlı hâle getirir. İslam düşüncesinde ölüm, ebediyet yurduna bir geçiş olarak telakki edildiğinden, mümin ölümü korkarak değil sevgiliye kavuşma/düğün gecesi (şebiarus) olarak görür.
Ölüm sonrası dirilişe inanan insan, yaptıklarından hesaba çekileceğinin de bilincindedir. Bu bilinç, insan davranışlarını motive edip onu sürekli iyiye, güzele ve erdemli olana teşvik ederken kötülüklerden de sakındırır. Çünkü yaşanılan dünyayı ahiret yurdunun tarlası olarak görür; orada iyi karşılıklar görebilmek için de dünyada ne ektiğine dikkat eder. İnsan, ahiret yurduna göçerken cennetini de ateşini de buradan götürmektedir. Yüce kitabımız, güzel amellere teşvik ederken ahiret inancına atıfta bulunmuş (Nisa, 4/59.), nefsinin arzularına uyanların ahirete inanmaktan alıkoyulacağı ifade edilmiştir. Ahiret inancı olmayan bir toplumda haksızlık, kargaşa ve adaletsizlik hâkim olur. Hak ve hukukun bulunmadığı bir zeminde ahlaklı ve erdemli olmak zorlaşır. Ahiretin varlığı ve yaptıklarından hesaba çekilme düşüncesi insana sorumluluk yüklediğinden iyiliklerin çoğalmasına ve ahlakın gelişimine de katkı sağlar.
Sonuç olarak ahiret inancı, fâni olanı baki olanla birleştirerek hayata bütüncül bir anlam kazandırır. İnsanı yok oluş kaygısından ve adaletsizlik hissinden kurtarıp ona ahlaki bir sorumluluk ve nihai bir gaye sunar. Bu sayede ölüm, korkulan bir son olmaktan çıkıp ebediyete açılan bir kapıya dönüşürken dünya ise bu sonsuz yolculuk için değer kazanan anlamlı bir hazırlık yurduna dönüşür. Böylece insan, fâni hayata ebediyet ufkundan bakarak her anını değerli kılar.