AĞAÇLARIN ÖĞRETİSİ
Özlem KARAPINAR
Dinlemeyi bilen kulaklara ağaçlar hakikati fısıldar. “Ağaçlar en etkili vaizler olmuştur benim için.” der Hermann Hesse. Benim için de ağaçlardan öğrenecek çok şey var. O gümrah ağaçların altında dinlenirken bulduğum huzuru hiçbir yerde bulamam, kırlarda yalnız başına duran bir tek ağaçtan da gür ormanlardan da öğreneceğim çok şey var. Ağaçlar, toprak, doğa insanın hayret duygusunu besliyor. Bu yüzden ne zaman doğada yürüyüşe çıksam, taşa toprağa dokunsam, yabandaki canlıların sesine kulak versem inancım tazelenmiş olarak dönerim. Özellikle yazları biraz daha geniş vakitte ormanda yürüyüş yapmak âdetimdir. Kayın ağacının gri, mermer gibi gövdesine hayran kalırım; avucumun içiyle hafifçe vurduğum zaman karşımda kaya gibi sert birinin duruşuyla karşılaşırım, ellerimi ağacın gövdesinde dolaştırdığımda yumuşak yosunlarını fark ederim. Kayın ormanlarında yosunlar büyük taşları yeşil bir halı gibi sarar, kadife bir kumaşa dokunuyormuşsun gibi hissettirir. Elimi bir iki dakikadan fazla içinde tutamadığım o buz gibi dereler, dağ başlarında kendi hâllerinde coşkun bir şekilde akarken bana, yaşamı nasıl da ıskaladığımızı haykırır. Plastik şişelerin içindeki ılımış suyun tadını anımsadığımda tiksinirim, her şeyden habersiz o coşkun ırmaklara imrenirim.
Ağaçtan uzaklaştık, ormandan çekildik, şelaleleri kuruttuk, toprağa küstük, toprağa emek vermekten ve ekmekten uzak düştük, Tanrı’yı unuttuk. Çocuklarımızı düşünüyorum; bir tohumun fidana dönüşmesini bilmeden büyüyen çocuklarımızı... Buğday başaklarının arasında gezmeyen, ekmeğin yolculuğunu bilmeyen çocuklarımız. Bir bitkinin topraktan çıkışını görmeyen bu çocuklardan hayreti aldık, ekinlerin büyümesini izlememiş çocuklardan sabrı çaldık, topraktan kopardığı domatesi, ağaçtan topladığı elmayı yemeyen çocuklardan şükrü aldık. Birlikte ekip biçmeyi, üretmeyi görmeyen çocuklardan dayanışmayı aldık. Hatırlarsınız, Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana kitabında, onlar toprağa bir verdiyse toprak onlara on vermişti, onlar çalıştıkça bolluk bereket olmuştu, çocuklar büyümüş birer hane olmuştu. Ta ki savaş gelip kapılarını çalana kadar toprak ananın koynunda büyümüştü bebekler. Şimdi ise bir bitkinin boy vermesini bilmeyen çocuklarımızdan yaratılışın tecellisini anlamalarını bekliyoruz. Oysa doğadan koptuk, topraktan uzaklaştık, betonların içinde doğduk, betonların içinde büyüdük. Hayret duygumuzu yitirdik; beklemeyi, sabretmeyi, mücadeleyi, şükretmeyi, inanmayı, Yaradan’ı unuttuk. Toprakla bağı kopan çocuklarımıza ilahi mucizeyi nasıl anlatabiliriz? Sandık ki bu teknoloji, bu yüksek kuleler her şeye kadirdir. Doğayı ikinci plana attık. Ona kötü davrandık, ona zulmettik. Suları kirlettik, havayı kirlettik, toprağı kimyasallara boğduk. Sanayi devrimi sonrası zenginler kasalarını doldursun diye kadın erkek ölürcesine çalıştık. Çocuklarımızı kreşlere bırakıp fabrikalara koştuk. Biz çalıştık, onlar zengin oldu. Atıklar doğayı zehirledi, toprak kirlendi, tohum bozuldu, dağ başında coşkun akan su plastiklere hapsoldu. Şimdi durmuş hayıflanıyoruz; mevsimler eski mevsim değil, yaz ortası fırtına sel, kışın kar yok, doğanın dengesi şaştı diye. Bunu biz yaptık, el birliğiyle, bitmez tükenmez hırslarımızla yaptık. Rus yönetmen Andrei Tarkovsky, Bir Delinin Haykırışı filmindeki o müthiş manifestosunda şöyle söyler: “Sadece doğaya bak hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz. Yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz... Suları kirletmeden…”
Basit bir yaşamı özlüyorum. Doğanın kucağını özlüyorum. Artık çok zor olsa da apartmanları bırakıp doğanın kalbine dönmek en azından onu korumak durumundayız. Ekosistemin bir parçası olarak ekolojik dengeyi gözetmeliyiz. En çok tüketimi kendileri yaptığı hâlde büyük güçlü devletlerin çıkarlarına dokunmayan o iklim sözleşmelerinden bahsetmiyorum. Açıkçası her bir vatandaşına enerji ulaştıramayan az gelişmiş ülkeler varken fosil yakıtlara bağımlı, tüketim bağımlısı ülkelerin tavsiyelerini ciddiye alamıyorum. Bugün Hindistan’da yaklaşık 700 bin hane ateş yakarken biokütle kullanıyor, yani yemek yapmak için tezek yakıyor. İzlediğim bir belgeselde hanelerin yaklaşık yüzde otuzunda elektrik olmadığı söyleniyordu. Dünyadaki bazı ülkelere enerji ulaşmıyor, bazı ülkeler ise dünyanın tüm kaynaklarını sömürüyor, bu durumda insan kendisine önerilen o iklim sözleşmelerini ya da yaptırımları sorgulamadan edemiyor. Bunu bir doğasever olarak üzülerek söylüyorum. Bu nedenle toprağı ekip biçmeyi bilen, onun dilinden anlayan o çevre bilincini tekrar edinmeliyiz. Çevre ve doğa konusunda kendi kodlarımıza dönmemiz gerektiğine inananlardanım.
Yazın bahçemizde vişne ağacından vişneleri toplarken en üst dalları toplatmazdı annem. Onlar kuşların hakkı derdi. Ben o kurdun kuşun hakkını ayıran, temizlik imandandır diyerek çevresini temiz tutan, israf haramdır diyerek israf etmeyen geleneğin hatırlanması taraftarıyım. Yazları ormanda, kırlarda, dereler boyunca gezerken sağda solda çöpler görüyorum, pet şişe, poşet, ip… Oysa çocukluğumda da bu dolaştığım yerlerde dolaşırdım ancak çöp diye bir şey yoktu. Pet şişe kullanılmak üzere kaldırılırdı, poşetler ihtiyaç olursa diye saklanırdı… Ne değişti de o israf etmeyen annelerin çocukları israf eder, sağa sola çöp atar hâle geldi? Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz.
Doğada yürüyüş yaparken genellikle patikaları takip ederiz. Bizden önce birileri yürümüştür, iz yapmıştır adımlar. Başkasının geçtiği yoldan geçeriz; bir nevi izlerini takip ederiz, tecrübelerinden faydalanırız. Bizler geçmişin izinden yürümeyi kaybettik.
Bizler için ağaçlardan öğrenecek çok şey var. Geleneğimizde de ağaçların yeri ayrıdır. Eski Türk kültüründe dahi ağacın yeri vardır. Anıt ağaçlar, ulu çınarlar, evliyaların türbelerinin yanı başındaki ağaçlar... Ağaçları sevmeliyiz. Hz. Muhammed (s.a.s.) bir hadisinde,“Yarın kıyametin kopacağını bilseniz bile bugün elinizdeki fidanı dikin.” der. Bir gün Uhud görününce yakınlarına şu dağı görüyor musunuz diye sorar. Sonra da “Biz Uhud’u severiz, Uhud bizi sever.” buyurur. Burada bir nevi dağa olan muhabbet dile getirilir. Ağacı sevmeliyiz, tabiatı sevmeliyiz, dağa muhabbet beslemeliyiz. Binbir telaş içinde koşturduğumuz şu hayat, bir an durup göğe bakmamıza bile fırsat vermezken doğa yavaş yavaş yok oluyor.
“Çırpını çırpını giden atlardan indik, girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına.” diyor şair. Arkada bıraktıklarımızı hatırlayalım, dağa arkamızı dönmeyelim, ağaca ve yaratılana hayranlığımızı yitirmeyelim. Kudret eline hayret! Ağaçlar en etkili vaizlerdir bizim için.