AĞACIN ŞEFKATİNE YASLANMIŞ HAYATLAR
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar renkten renge boyadığı yeryüzünde varoluşun en güzel süslerinden biri değil miydi her bir ağaç? Mevsimlerin nöbet devir teslim törenlerinde bambaşka güzellikleriyle yeryüzü resimlerini süsleyen, kuşlar başta olmak üzere pek çok canlıya sığınılacak yuva olan şefkat timsaliydi onlar. İnsanlar da yaşam serüveninde kendisini şefkatle sarıp sarmalayacak, koruyup gözetecek bir aileye ihtiyaç duyardı. Aile de tıpkı bir ağaç gibiydi. Anne baba, çiçekleri ve meyveleri olan çocuklarını korur kollardı bir ömür. Korunmaya muhtaç olan o yavrular, en çok da onlar ihtiyaç hissederdi güvenli ve sıcak bir yuvaya. Hayatın getirdiği rüzgârlardan, fırtınalardan, boranlardan o narin yürekler ne de çabuk etkilenirdi. Sanki o minicik kalpleriyle asılıydı ve asılı olmak zorundaydı o ağacın şefkatli dallarına. Ne zaman o dallardan kopacak olsalar benzersiz rayiha ve meyveyi barındıran o çiçekler yok olup gidecekmiş gibi olurdu.
Binbir güzelliği minicik yüreklerinde saklı tutan o çiçekleri keşfeden ve kendi aile ağacına aşılamaya çalışan şefkatle sarılı hayat ağaçlarından biriydi Dalkılıç ailesi.
Yaşamın sarp yamaçlarında esen rüzgârla oradan oraya savrulan yaprakları gönlünde biriktiren Yusuf Dalkılıç Hoca’m öncelikle sizleri tanımak isteriz?
Ben, 1972 yılında tabiatın binbir çeşit güzelliğini içerisinde barındıran Sinop ilinin şirin ilçesi Durağan’a bağlı Kaplangı köyünde doğdum. Öncesinde kendi köyümüze fahri imam olarak gelen hocalarımızdan Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgileri öğrendim. Hafızlığa da başlamıştım ama yürütemedim orada. Sonrasında evliyalar şehri Kastamonu’ya 1987 yılında hafız olmak için geldim. Bu güzel ve manevi şehirde hafızlığımı tamamladım. Ailem de Kastamonu’ya gelip yerleşince bütün tahsil hayatım burada geçti. Liseyi bitirdikten sonra Ankara’ya üniversite okumak için gittim. Ancak üniversite sınavına bir gün kala hiç de ölüm aklımda yokken çok büyük trafik kazası geçirdim. O trafik kazası sonrasında Kastamonu’ya döndüm. Akabinde imam hatip olarak Gümüşhane’nin Yukarı Çayırardı köyüne atandım. Burada beş yıl kadar görev yaptıktan sonra Kastamonu’ya tayin oldum. O gün bu gündür Kastamonu’da ömür sürdürüyorum. Şu anda da KYK’da manevi danışman olarak görev yapıyorum ve koruyucu aileyim.
Yusuf Dalkılıç Hoca’mızın “Koruyucu aile başta olmak üzere pek çok iyilikte benim başarımın sırrı ve en büyük destekçim eşimdir.” dediği Emine Hanım sizi tanıyabilir miyiz?
Büyük âlim Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin memleketi Gümüşhane’nin Yukarı Çayırardı köyünde 1981 yılında doğdum. Eğitim öğretim hayatımı ilkokuldan lise tahsiline kadar memleketim Gümüşhane’de tamamladım. Sonrasında eşim Yusuf Hoca’yla da buraya görevli olarak geldiğinde tanıştık ve nasip oldu 2002 yılında evlendik. Evlendikten üç yıl sonra da yani 2005 yılında tarihî ve kültürel dokusu çok önemli olan Kastamonu’ya yerleştik, burada ikamet ediyoruz. Ben de eşimin iyilik yolundaki güzel çalışmalarına gücüm yettiğince destek olmaya çalışıyorum.
“Çocuklardaki mutluluğu görmek bambaşka bir duygu.” diyerek âdeta kendini çocukların mutluluğuna vakfetmiş Yusuf Dalkılıç’ın dünyasında çocuk nedir, size çocukları bu kadar sevdiren duygular nelerdir?
Benim nazarımda her çocuk eşsiz bir hazinedir. Ben çocuklara ve gençlere yaklaşırken, onlarla konuşurken önümde bir hazine duruyormuş gibi hissediyorum. Hayatına dokunmaya, gönlünü okşamaya çalıştığım her çocuğa da kendisinin ne büyük bir değere sahip olduğunu anlatıyorum. Ayrıca sevgiyle büyütülen ve nihayetinde sevgi ve merhameti kuşanan her çocuğun toplumun içine atılan bir sevgi tomurcuğu olduğunu düşünüyorum.
Çocuk saftır, tertemizdir ve cennet kokusunu hâlâ üzerinde taşır. Merhametin ve sevginin en kocamanını o küçücük kalplerinde taşıyan masumiyetin en nadide örneğidir. Hani rahmetli Neşet Ertaş’ın da dediği kalpten kalbe giden o yolun da kâşifleridir onlar. Çünkü sevgiyle yapılan her işi bir bakışı dahi çabucak hisseder ve yakalar.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), yetim ve kimsesiz çocuklara kucak açmış, onlara kol kanat germiştir. Bu hususta siz de Rahmet Elçisi’nin izinden giderek gücünüz nispetinde daha çok çocuğun koruyucu ailesi olmayı istiyorsunuz. Peki, koruyucu ailelikle nasıl tanıştınız ve bu yola nasıl baş koydunuz?
Benim babam iki kez evlenmişti. Babamın önceki hanımı vefat ettiği için kendi öz annelerinden yoksun büyümüş kardeşlerim vardı. Benim annem de öksüz büyümüştü, annesinin yokluğunu ve şefkatinin yoksunluğunu dilinden hiç düşürmezdi. Ayrıca eşim de babasını küçük yaşta kaybetmişti. Dolayısıyla hayatımın her anında anne veya baba eksikliğini gönlünde bir ızdırap olarak yaşayan kimselerle bir arada bulundum. Ayrıca ben Kastamonu’daki sevgi evlerine gidip geliyor, oradaki çocuklarla da çeşitli dersler ve programlar yapıyordum. Bu aktiviteler onların da hikâyelerini okumamı sağladı. Tabii bu hikâyeler de eklenince koruyucu ailelik konusunda hassasiyetim daha da arttı. Ne zaman ki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koruyucu ailelik hakkında bilgilendirme toplantısı yaptı o zaman benim de bu konuya dair araştırmalarım başladı. Diyanet İşleri Başkanlığımızın koruyucu aileye yönelik kitabını okudum ve çok etkilendim. Sevgili Peygamberimizin Hz. Ali ve Hz. Enes başta olmak üzere on civarında sahabeye günümüz tabiriyle koruyucu ailelik yapmış olması “Peygamber Efendimiz yapıyor da ben niye yapmıyorum ki?” dememe ve karar vermeme vesile oldu. Koruyucu aile olma arzumu eşimle paylaştım ve kıymetli eşim, hiç düşünmeden ve bir an bile tereddüt etmeden bu fikrimi kabul etti. İlk çocuğumuzu aldıktan sonra bambaşka ve çok güzel bir duygu olduğunu gördüm. İnanın bana insanın Peygamberimizin örnekliğinde evini yetimlerle, kimsesiz ve aile sıcaklığına muhtaç çocuklarla doldurası geliyor. İşte o coşkuyla diyorum ki bu hususta Sevgili Peygamberimize ulaşabilsem. İşte o zaman ahirette Allah (c.c.) o kimsesiz ve boynu bükük kalmış çocukların hürmetine beni kabul ederdi belki huzuruna.”
Aile ağacınızın dallarına pek çok kuşun konmasına ve burayı yuva bilip sahiplenmesine siz de canıgönülden razı oldunuz. Kuşkusuz böyle mesuliyet gerektiren önemli bir kararı almak çok da kolay olmasa gerek. Emine Hanım, size bu kararı aldıran duygu ve düşünceler nelerdi? Siz koruyucu aileliği nasıl kabul ettiniz?
Babam ben üç yaşındayken vefat etmiş ve ben yetim büyüdüm. Babasızlığın nasıl bir acı olduğunu çok iyi biliyorum. Çok şükür bizim çocuklarımız ne anne ne baba şefkatinin eksikliğini hissetti. Hiçbir çocuk da bu eksikliği yaşamasın istedim. Değerli eşim Yusuf Hoca bana koruyucu ailelikten söz edince hemen kendi çocukluğum ve babamın eksikliğini yaşadığım, gözyaşları döktüğüm o yıllarım aklıma geldi. “Neden olmasın?” dedim ve hemen kabul ettim. Çocuklar güldüğünde, sevindiğinde tüm dünya sanki çiçeklerle donanır; çocuklar ağladığında da o feryatlar sanki yeri göğü inletir. İşte o yüzden her bir çocuğu kendi çocuğumuz bildik ve onlara yuvamızı açtık.
Şu dünyada başıma gelen en güzel şeylerden biri olarak nitelendirdiğiniz koruyucu aile olmanın zorluklarından ve ailenize getirmiş olduğu güzelliklerden bahsedebilir misiniz?
Koruyucu aile olmak elbette hiç de kolay bir iş değil. İki evlat sahibi olmanın yanı sıra iki yavrumuzun koruyucu aileliğini üstlenmek ve onları ailemize dâhil edebilmek zor bir meziyet. Ancak biraz cesaretli olmamız lazım. Düşünün ki bir ev alıyoruz ve ne kadar çileye katlanıyoruz. Biz ebedî cenneti istiyoruz ve bu cennete giden her yolda biraz zorluğa da katlanalım. Evimize gelen her çocuğumuza bu ailenin bir parçası olduğunu hissettirdik böylece onların da bizi aile olarak kabullenmesini sağladık. Bunları yaptıktan sonra zaten normal bir evde ne oluyorsa o oluyor yani olağan dışı bir hadise cereyan etmiyor. Çocuk, çocuk olarak ne yapıyorsa zaten onları yapıyor ve yapacak da. Hülasa çocuk çocukluğunu yaşayacak. Ama şunu samimiyetimle söyleyebilirim ki bir evde tartışma anlamında ne yaşanıyorsa bizim evde çok daha azı yaşanıyor.
Koruyucu aile olduktan sonra da ailemizde ayrı bir huzur ve bereket oldu. Öncesinde ekonomik anlamda da sıkıntılarımız oluyordu ama bu sıkıntılar, gönlü saf ve tertemiz yavrularımızın hürmetine Rabbimizin bu dünyada sunmuş olduğu güzelliklerden olsa gerek, son buldu.
Son olarak sizler gibi koruyucu aile olmayı düşünen kimselere tavsiyelerinizi kısaca alabilir miyiz?
Ahiret inancıyla hem dünyasını hem ahiretini güzelleştiren ve güzel kılan insandır elbet Müslüman. Bu inançtır bizi Allah ile baş başa kılan. O’nunla yüz yüze karşılaşacağımız vakit belki de heybemizdeki en güzel amel oluverir şefkatten, sevgiden üşüyen bir minik kalbi avuçlarımızın içerisine alıp da ısıtmak, minik kalplerindeki asılı duran hayallerine onları kavuşturmak. Ahirete giden bir ömürde yere düşen bir yaprağı kendi felaketine terk etmek yerine dallarımıza onu iliştirmemiz hürmetine bir bakmışsınız ki Allah da bize: “Hadi kulum ben senden razıyım, geç deyiverir.”