AĞAÇ
İNSANDAN UZUN YAŞIYOR


Ayşe ÜNÜVAR

Yaşamı boyunca nereye yürür insan? Kaç kere düşer? Bir sedir ağacı gibi göğe uzanmak derdini ne vakit unutur? Ağaç insandan uzun yaşar! Ağaç insandan çok üzülür, düşünür ve daha çabuk iyileştirir yarasını. İnsanın ağaçtan öğreneceği ne çok şey var. Ve kuşlardan ve düşlerden ve kaybedişlerden! Sahi hangi cümle yaşamı boyunca eşlik eder insana? Hangi cümle yakasına yapışır kalbine mühürlenir ya da çantasında taşınır…
Yolu kolay kılan, yaşamı anlamlandıran o cümleleri kim kurar onun için? Yol nedir? Nereye varır?
İçimden sessizce geçenler yığını ve düştüğüm yolun soruları bunlar… Önce toprak, sonra ıssızlık ve kuşlar eşlik ediyor yoluma. Birden bir sapakla karşılaşıyorum. Hani dümdüzdü yol? Hani adımlayıp geçip gidecektim. Sırası mı bilinmezin şimdi ve sırası mı içime düşen ürpertici soruların? Damla damla akıp duran bir çeşme. Eskimiş betonunda kırık sevgi cümleleri. Yazdığı gün unutmuş yazan. Öylesine. Gelişigüzel. “Anlamsız tekrarlar yaşantıyı yoluna koyuyor.” derdi bir hocam. İçten duymadığı şeyleri neden yazar ki bir çeşme başına, kendini bilmez insan? Tıp tıp tıp… Suyun tınısıyla zamanın kilidi aralanıyor ve bir rüzgâr çıkıyor. Sapakta beni ilk karşılayan bu çeşme, yola revan olmamı ve içime endişe düşmeden adımlamamı ister gibi. Üç avuç su yutup yürüyorum. Bir bulut, bir kuş, vızıldayıp duran eşek arısı benimle geliyor. Dağların geçit vermediği bu yoldan bunca zaman kaç kişi, neden geçti, diye bir sual dikiliyor karşıma. Gidenler, gelenler, kavuşanlar, ayrılanlar… Şu koskoca sedir ağacı nelere şahit oldu kim bilir? Rüzgâr hızını artırıp tozu dumana katıyor. Sedirin gölgesi yol boyu sallanırken fısıltısını anlamaya kendime yoldaş bulmaya meylediyorum. Girift bir koyuluk beliriyor yolun sonunda. Varmak mı, geri dönmek mi? Ne varmak ne de dönmek! Yola düşmek. Varırsa varmak, bulursa bulmak, olursa olmak, ölürse ölmek! Öğrendiğim şeylerin yetmediği bu coğrafya önce kokusuyla derinine çekiyor beni. Bilmediğim nebatlardan bilmediğim rayihalar yayılıyor. Yıldırım düşmüş bir alıç ağacıyla karşılaşıyorum. Ortadan ikiye ayrılmış. Düşen taraf kurumuş, diğer taraf al bal alıç. Hem de kırmızı olanından. İnsanın ümüğünde kalanından… Alarsa da olgun değil, besbelli. Zaman erecek ki alıç erecek, diyor içimden babaannem. “Zaman ne vakit erer ki?” diye de ünlüyorum, duyacak olan biri var gibi. Dağlardan ağrı bir kuş sesi. İnsana benzer bir ses bu! Çobanaldatan değil ama! Bu kuş gece öter. Yalnızları uçurumlara çağırır, insana kanmamayı öğretir. Akıllı ol sen, kanma kuş aklına diyor yine babaannem! Rüzgâr duruyor. Yol boyu derin koyu yeşil sedir ağaçları. Diplerine tünemiş çekirgeler, el öpenler, yılana ağı verenler. Çocukluktan bildiklerim ürpertmiyor beni. İçimdeki ürpertinin sebebi gündüz öten gece kuşu. Çobanaldatan değil ama bu. Babaannemin çocukken anlatıp durduğu kuş! Baba ve ana sözü tutmayan çocukları alıp giden, uçurumdan düşüren kuş! Gece değil. Çocuk da değilim. Annemin de babamın da sözlerini elimden geldiğince tuttum. Annem yok artık! Tutabildiysem ne âlâ, ne güzel. O hâlde neden ürpertim gitgide çoğalıyor? Önümde bir eşek. Başıboş. Ne bağlı ne heybesi var. İnsana alışmış belli. Aldırmıyor geçişime. Bir ses dağlara çarpıp dönüyor, çarpıp dönüyor. Bağırıp duran benim. Sesim kendine yabancı. Sonra bir acı papatya kokusu, kekik ve karamuk üzümü. Kuşlar başına üşüşmüş, üzümleri didikliyor. Ses çarpıp dönüyor. Bu ben değilim. Yol uzuyor, aksıyor, insan oluyor. İnsan, insanı yol beller mi? Belliyor elbet. Hayat boyu kaç insanın kalbinden, aklından, ilkelerinden, umutlarından, niyetlerinden geçip yol alıyoruz? Ya da diğerleri, bize ait adımları yol, iz, ülkü belliyor? Öyleyse azami dikkat gerek! Adımlarken iz bıraktığımızı unutmamak! İşte tam da burada duyuyorum önce o kokuyu, sonra o sesi! Koku tanıdık! Yaralı sedir ağacı! Ağaç yaralı değilse duyulmaz bu koku! Demek yaralı! Ya ses! Anlamlı. Anlamsız. Tanıdık. Yabancı… İnsan kaçıncı sefer alışır ki acıya? Ağacın acısı benim acım. Yarası yaram. Sesi sesim. Yaşı yaşım… Gölgesi? Gölgesiz kaç ağaç kaldı? Öylece yerde. Sessiz. Dünyalık zamanı tamam olmuş. Sereserpe düşen dallarında kuşlar. Renkli, boz, parlak… O kuş yine öttü. Gece kuşu. Gündüzü sürüyoruz ama! Uçurum da yok etrafta. “İnsanın uçurumu kendisidir.” diyen de kim? “Seni yol belleyenler olacak.” diyen, peki ya o kim? Adımlarım durdu. Olduğum yere çöktüm. Başımı sedirin dallarına koyup daldım. Rüyamda bir yol. Uzun. Upuzun. Ne dal ne ağaç ne kuş ne börtü böcek? Rüzgârı bırak esinti bile yok. Dal ığranmıyor, yaprak oynamıyor diyeceğim ya! Ne dalı ne yaprağı… Koyu, karanlık bir sessizlik ve o kuş! Gece kuşu! Babaannemin anlattığı. Hani, ana babasının sözünü tutmayan çocukları alıp giden. Götürdüğü uçurumdan düşmesine sebep olan. Hangi sözü dinlemedim ki ben? Kimi incittim? Annem yok artık! Olsaydı her sözünü dinlerdim. Dinledim de. Dinlemediklerim de oldu. Kuş sustu. Gelip yanı başıma tünedi ve insan oldu. İnsanlar oldu. Sen oldu. Ben oldu. O oldu. Öteki, beriki, diğeri oldu işte… İnsan hem yol hem yolcu. Bitmeyecek sandığı dünyanın yolcusu, bilmediği ve ezber ettiği yolların yolcusu… Yürürken, geçerken, severken, anlarken kim olduğunu unutan yolcu! Ağaç insandan uzun yaşar! Ağaç insandan çok üzülür, düşünür ve daha çabuk iyileştirir yarasını. İnsanın ağaçtan öğreneceği ne çok şey var. Ve kuşlardan ve düşlerden ve kaybedişlerden! Sahi hangi cümle yaşamı boyunca eşlik eder insana? Hangi cümle yakasına yapışır kalbine mühürlenir ya da çantasında taşınır?
Uyandım! Kuş yoktu. İnsan da. İnsanlar da. Uçurum da. Uçurum insanın ta kendisiydi! Yolda bıraktıkları, yolunu değiştirdikleri, yolundan ettikleri, yolunu kestikleri… Ve kuş, gece kuşu bu sebeple insan sesi ile kandırıyordu insanı. İnsan diğerinin uçurumu olup iz bıraktığında, yolu yürüyen herkes yeni bir uçurum yaratıyordu. Ağaç insandan uzun yaşıyor, acıyor, kanıyor, düşünüyor ama yarasını çabuk iyileştiriyordu! Ağaç insana bir şey söylüyordu ama ne?
Sesi yeniden duymak adına, başımı yerde yatan yaşlı sedire dayadım. Uzunca bir zaman güzel kokusunda dinlenen ruhuma, huzur şefkat ve umut nakışladı. Yeniden güzel kuşlar öttü ve tabiat binbir rayiha ile gönlümü yıkadı. Ses yoktu! Gözlerim dalların heybetine takıldı. Bir vakit sonra toprağa karışacaklardı. Gövdesi, kabuğu, yaprakları da. Ve yaşı ve düşü ve düşünüşü de. Ve göğe uzanmak derdi de. Ve ona insandan kalan her sesi her sözü her dokunuşu her yarası da…
Ağaç insandan uzun yaşarken insanın yaşadığını, yaşattığını, sözünü, türküsünü, sevgisi, nefretini hafızasında taşıyıp, iyileşip iyileştiriyordu. Ağacın yarası insanın yarasıydı! İnsan ise ağacın yarasına ne aldırıyor ne de onu yaralamaktan ar ediyordu. Yol boyuna yıkılan sedirin fısıltısını çok sonraları duydum ve duyduğum gün unuttum! Ya da unuttum saydım. Zira insan, bırak ağacı diğerinin yarasını sarmaktan bile acizdi artık! Yaşlı sedire gelince, dünyalık zamanı tamam olmuş, insan yarasına merhem olmak için kökü toprağa veda etmiş, bir vakit önce esip duran rüzgârla ruhu uçup gitmişti! Annem gibi sessizce yapmıştı bunu!