1 NİSAN’DAN 29 MAYIS’A
İSTANBUL, FETİH VE AYASOFYA
Musa TEKTAŞ
İstanbul’da Panorama 1453 Tarih Müzesini gezerken, bir tarih gözden film şeridi gibi akmaktadır… Genç yaşında Osmanlı tahtına oturan Fatih Sultan Mehmet, kutlu müjdeye mazhar olmak, idealini gerçekleştirmek için fetih hazırlıklarını başlatır. Osmanlı ordusu İstanbul’un fethine hazırlanırken Hristiyan şehir halkı 1 Nisan 1453 Pazar günü, Ortodoks Kilisesi’nin en kutsal günlerinden biri olan Paskalya’yı endişeli bir şekilde karşılamaktadır. Halk, Türk taarruzunun başlamasını beklerken kendilerini ve şehirlerini koruması için günlerdir Tanrı’ya dua etmektedirler. Osmanlı öncüleri, 2 Nisan’da surlar önünde göründüklerinde Bizanslılarla küçük çaplı bir savaş yaşanır. Ancak arkadan gelen büyük bir ordunun fark edilmesiyle Bizans askerleri hemen geri çekilir ve şehrin kapılarını kapatır, hendekler üzerindeki köprüleri yıkarlar. Sultan II. Mehmet, 5 Nisan’da İstanbul’un önüne vardığında İslami geleneklere uygun olarak önce imparatora elçi gönderip kan dökülmemesi için şehrin teslimini ister. İmparator, kuşatmanın kaldırılması karşılığında yıllık vergi ödemeyi ve surların dışında Bizans’a bağlı olan tüm kaleleri teslim etmeyi teklif eder. Bunun üzerine Sultan Mehmet Han, ertesi gün (6 Nisan 1453) kuşatmayı başlatır. St. Romanos Kapısı (Topkapı) karşısında ordugâhını kuran Sultan II. Mehmet, Haliç’teki Ayvansaray mevkisinden Yaldızlı Kapı’ya kadar karadan bütün suru kuşatır. Bizanslılar, Türk ordusunun teknik donanımı ve devasa topları karşısında şaşkınlık içinde kalırlar. Bu toplar öylesine büyüktür ki her biri 40-50 çift öküzle çekilebilmektedir. Özellikle de Macar mühendis Urban’ın yaptığı 600 kg ağırlığındaki gülleleri fırlatabilen dev top, büyük bir tehdit oluşturmaktadır. İlk bombardıman 11 Nisan’a kadar sürer ve 12 Nisan Çarşamba günü büyük bir bombardıman daha başlar. Bu taarruz altı hafta boyunca devam eder. Gülleler, surlara çarparak korkunç bir gürültü ve toz bulutu oluşturarak binlerce parçaya ayrılmaktadır. Bizanslılar, Türk kuvvetlerinin saldırılarına karşı koymaya, surları ve hendekleri savunmaya devam ederler.
12 Nisan’da, Osmanlı donanmasının toplanması üzerine şehirdeki endişe artmıştır. Ancak 20 Nisan’daki ilk deniz savaşında Osmanlı donanmasının başarısız olması Bizanslılara cesaret verir. Sultan Mehmet ise Haliç’i kontrol altına almak için cüretkâr bir plan yapar. Gemilerin bir kısmının kara yoluyla Haliç’e nakledilmesi için hazırlıklar yapılır. Sultan, gemileri Kasımpaşa’dan Haliç’e indirir ve bir köprü kurarak Haliç surlarını tehdit eder. Bizans ve Latin donanması iki taraftan sıkıştırılmış ve hareketsiz kalmıştır.
Haliç surları, diğer surlara göre daha zayıftır ve kuvvetlerin bir kısmı buraya nakledilince kara surlarının savunması da zayıf düşmüştür. Bu beklenmedik durum karşısında endişe ve telaşları artan Bizanslılar, Haliç’teki Türk gemilerini ve köprüyü Rum ateşiyle yakmaya teşebbüs etseler de başarısız olurlar ve ağır kayıplar verirler. İmparator, İstanbul’un kendisinde kalması karşılığında en ağır şartları kabul etmeye razı olduğunu söyler, ancak Sultan II. Mehmet, şehri almadan geri adım atmayacağını belirterek kararlılığını ortaya koyar.
Şehirde yiyecek kıtlığı baş gösterir ve asker ailelerine düzenli olarak yiyecek dağıtılması kararı alınır. Mayıs başında imparator, zenginlerden ve kiliselerden topladığı parayla temin edilen yiyecekleri halka dağıttırır. Savaşın şiddeti arttıkça Bizans güç kaybetmekte, umutlar tükenmekte ve sinirler gerilmektedir. İç gerginlikler arttıkça Venedikliler ile Cenovalılar arasında da huzursuzluk ortaya çıkmaktadır. Sultan’ın teklifine rağmen Bizanslılar direnişlerini sürdürürler. Osmanlılar surların altına doğru lağımlar kazmaya başlar ve Bizanslılar yer altında da mücadele etmek zorunda kalırlar.
Sultan Mehmet, pes etmeyerek sürekli yeni planlar yapmaya ve yeni teknikler bulmaya devam eder. Osmanlıların şehri ele geçirmek için harcadığı olağanüstü çaba, Bizanslıları hayrete düşürür. Türklerin bir gece içinde dört saatte inşa ettiği dev kuleyi gören Bizanslılar, şaşkınlık içinde kalmıştır. Ancak Bizanslılar, gece yol dolgusuna yerleştirdikleri barut fıçılarıyla kuleyi içindeki Türk askerleriyle birlikte ateşe verirler ve kule yıkılır. Halk, sabaha kadar hendekleri temizleyip surları tamir eder. Türk askerleri başka kuleler yapmaya devam eder, ancak hiçbiri istenilen sonucu vermez. Beşiktaş sahilindeki Osmanlı donanması da zaman zaman gösteri yaparak halkın tedirginliğini artırır. Bu zorlu koşullarda artan açlık, uykusuzluk ve yorgunluk halkı perişan bir duruma sokar ve Tanrı’nın artık Bizans’a yardım etmediği düşüncesi halk arasında yayılır. Bir ay tutulması sonrasında yaşanan dolunay, halk arasında korkuya yol açar ve imparatorun emriyle dua töreni düzenlenir. Dualar sırasında Meryem Ana ikonasının yere düşmesi ve olumsuz tabiat olayları, Tanrı’nın şehri terk ettiği şeklinde yorumlanır. Şehir halkı ve imparatorun umutları azalırken Venedik’ten beklenen filo henüz gelmemiştir. Görevlendirilen gemi, filonun olmadığını rapor edince imparator üzüntüyle ağlamaya başlar.
Türk askerleri, genel hücum için son hazırlıklarını yaparken psikolojik bir harp aracı olarak 26 ve 27 Mayıs geceleri ordugâhta büyük ateşler yakarlar. 28 Mayıs Pazartesi günü şehirde büyük bir tören düzenlenir. İmparator da törene katılarak cesaretlendirici bir konuşma yapar. Bizanslılar, surlar boyunca ikonalarla yürüyerek tehlikenin yüksek olduğu sur kesimlerini kutsarlar ve Tanrı’ya dua ederler. Akşam olunca halk Ayasofya Kilisesi’ne yürür. Son birkaç ay boyunca kiliselere gitmeyen Bizanslılar, bu kez anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak birlikte dua etmeye başlar. Konstantinos da o gün Ayasofya’ya gidip dua eder, sonra Blakherna Sarayı’na dönüp saray halkıyla vedalaşır. 28 Mayıs gecesi Osmanlı ordugâhında ve Haliç’teki gemilerde yakılan ateş öncekilerden çok daha büyüktür. Fenerler, kandiller, mumlar ortalığı aydınlatmaktadır.
29 Mayıs 1453 Salı günü beklenen genel taarruz başlar. Çan seslerine karşı, “Allahu Ekber” nidaları yükselir, kösler vurulur. Mehteranlar savaş nâmesini çalmaya başlar. Her iki taraf da yoğun bir savaşa girişir, yaralıların çığlıkları göğe yükselir.
Türkler, surlara tekrar tekrar tırmanır ve asla pes etmezler. Gün doğarken Türk askerleri Topkapı ile Edirnekapı arasındaki surlardan şehre girerler. Bu sırada surların yakınında en sert çatışmalar yaşanır. Türk bayrağının dalgalanmasıyla Hristiyan halk panik içinde Ayasofya’ya sığınır.
29 Mayıs günü, Fatih Sultan Mehmet Han, şehre törenle girer ve halkı teskin etmeye çalışır. İstanbul’u kaybeden Bizanslılar, Tanrı’nın Hristiyanları cezalandırdığına ve Fatih’i bunun için görevlendirdiğine inanırlar. 11 Mayıs 330’da İmparator Büyük Konstantinos zamanında kurulan İstanbul, 1123 yıl sonra yine Mayıs ayında aynı adı taşıyan bir hükümdar döneminde Bizanslılar tarafından kaybedilmiştir. Artık İstanbul “İslambol” olmuştur. Fatih, tören alayı eşliğinde şehre girer girmez doğrudan Ayasofya’ya gider. Tursun Bey, Fatih’in Ayasofya’ya büyük bir ilgi gösterdiğini belirtir. Müverrih Âlî ise Fatih’in hemen şehre girişinin sebebini Ayasofya’yı İslam’ın mabedi hâline getirmek istemesine bağlar ve onun mâbed-i kadîme doğru yöneldiğini aktarır. Osmanlı geleneğine göre, bir memleket veya kale fethedildiğinde ordu surlardan içeriye girerken ezan sesleri yükselir ve şehrin en büyük kilisesi derhâl camiye dönüştürülerek ilk cuma namazı orada kılınır. Bu gelenek doğrultusunda Fatih, aceleyle Ayasofya’ya yönelir. Atından inerek tevazu ile mabede giren Fatih, mabedin görkemine hayran kalır. Burada “Servet ve esirler size yeter, şehrin binaları bana aittir.” diyerek mabedin ve şehrin korunmasını emreder.
Fatih, müezzinlerden birine ezan okumasını emreder. Ezan okunduktan sonra kendisi ve maiyetiyle beraber Ayasofya’da ilk namazı kılarak camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfeder. Fethin üçüncü gününde Ayasofya’ya gelerek askerleriyle beraber ilk cuma namazını kılar. Cuma imametini üstlenen; İstanbul’un fethinin manevi mimarı olan Akşemseddin tarafından hutbe okunur. Bazı rivayetlerde ise Fatih’in cuma gününden önce Ayasofya’da yapılan hazırlıkları yönettiği ve camiye mihrap ve minber yerleştirilmesi için çalışmaların gece gündüz devam ettiği aktarılır. Üç gün içinde bir tahtadan minare yapıldığı da belirtilir. Ancak bu minare günümüze ulaşmamıştır. Okunan hutbe, Osmanlılar arasında okunan hutbelerin en sevinçli, en büyük şan ve şerefe sahip olanıdır. Çünkü bu hutbe, sekiz buçuk asırdır bütün Müslümanların arzuladığı bir fethin Osmanlı padişahına ve tebaasına verildiğini dünyaya ilan etmektedir. Fethin komutanı ve gaziler, sahabe-i kiramın bile arzuladığı büyük bir saadete ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) övgüsüne mazhar olmuşlardır.
“Ne mutlu o komutana, ne mutlu o askerlere.”