YAŞLILIK:
KEMALE, HİKMETE VE İRFANA DOĞRU
Prof. Dr. Ekmel GEÇER
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Modern dünya görüşü ve pozitif bilimler, yaşlılığı çoğunlukla kayıplar üzerinden tanımlar. Fiziksel aktivitelerin yavaşlaması, emeklilikle birlikte sosyal rollerin zayıflaması ve sağlık sorunlarının artması, bu sürecin bir “gerileme dönemi” olarak algılanmasına yol açabilir. Oysa kültürel, sosyal, entelektüel ve manevi birikim açısından bakıldığında yaşlılık, insan hayatının zirvesi ve en olgun (kemal) evresidir.
İslami perspektif, insanı yalnızca fiziksel kapasitesi veya maddi üretkenliğiyle ölçmeyerek bu döneme farklı bir anlam yükler. İslam’a göre insan; ömrünün her anında Yaradan’ına yönelen, sosyal ve fiziksel çevresiyle anlamlı bağlar kuran ve deneyimlerinden hikmet çıkaran ve daha sonra bunu irfana dönüştürerek etrafının aydınlanmasına vesile olan bir varlıktır. Bu yüzden yaşlılık, sadece ömrün sonuna yaklaşılması değil doğru değerlendirildiğinde tecrübenin hikmete, bilginin irfana ve hayatın anlamlı bir bütünlüğe dönüştüğü olgunluk çağıdır.
Kur’an-ı Kerim de yaşlılığı bir “gerileme” ya da “zayıflama” olarak tanımlamaz. Aksine yaşlılığı insanın hayat serüveninin farklı dönemlerinden olan doğal bir süreç olarak anlatır. Rum suresinde bu süreç, “Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir...” (Rum, 30/54) olarak ifade edilir. Anlaşılacağı üzere söz konusu ayet, yaşlanmayı insanın başına gelen ani bir bozulma değil yaratılış düzeninin bir parçası olarak konumlandırmaktadır. Yasin suresindeki, “Kime uzun ömür verirsek onu yaratılış itibarıyla tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi? ” (Yasin, 36/68) ayeti ise insanın fiziksel gücünün sınırlılığını hatırlatır. Yaşlılık, bu ayette insana hem kendi fâniliğini hem de gençlikte sahip olduğu kuvvetin mutlak olmadığını öğreten bir süreç olarak tanımlanır.
Anlamlı bir yolculuğun sonucu olarak yaşlılık
“İyi bir yaşlılık” öyle aniden ortaya çıkmaz ve çoğu zaman yaşlılık döneminde başlamaz. Temelleri gençlikte hatta çocuklukta atılır. İnsan, hayatı boyunca yalnızca ekonomik birikim yapmaz. Farkında olarak veya olmayarak psikolojik, kültürel ve sosyal birikimler de yapar. Kurduğu dostluklar, sosyal sermayesine; okuduğu kitaplar ve geliştirdiği düşünme biçimi, entelektüel sermayesine; kültür ve sanatla ilişkisi, kültürel sermayesine; zorluklarla baş etme tecrübeleri, psikolojik sermayesine; ibadetleri ve manevi tecrübeleri ise manevi sermayesine dönüşür. Bu sermayelerin erken yaşlarda oluşması, kişinin kalan ömrünün de daha huzurlu, olgun ve anlamlı bir biçimde devam etmesine vesile olur. Bu nedenle alışkanlıklarımız, yapıp etmelerimiz, birlikteliklerimiz ve hatta duygularımızı yönetme biçimimiz gelecekteki kişiliğimize yaptığımız yatırımlardır. Bu yatırımların kalitesi, gelecek günlerimizin aydınlığıyla, huzur ve sükûnetiyle yakından ilişkilidir. Gençliğinde sürekli öğrenmeyi alışkanlık hâline getiren kişi, yaşlandığında merakını koruyabilir. İnsanlarla sahici ilişkiler geliştiren kişi, yaşlılığında güçlü bir sosyal çevreye sahip olabilir. Şükretmeyi öğrenmiş insan, kayıpların arttığı dönemlerde elinde kalan nimetleri daha kolay fark edebilir. Sabrı geliştirmiş kişi, hastalık ve fiziksel sınırlılıklarla daha sağlıklı biçimde baş edebilir.
Hayatına anlam kazandıran kişi ise emeklilik, çocukların evden ayrılması veya bazı toplumsal rollerin kaybedilmesi karşısında büyük bir anlam boşluğuna düşmeyebilir. Zira hayatı güzelleştiren şeylerin her zaman büyük olması gerekmez. Bazen vakit namazı için camiye yapılan kısa bir yürüyüş, bazen her hafta aynı dostlarla içilen bir çay, her sabah okunan birkaç sayfa kitap; bahçeyle ilgilenmek, mutfakta güzel bir yemek hazırlamak veya torunlarla ve çocuklarla birlikte aktiviteler yapmak insanı hayata bağlayan küçük fakat kıymetli ritüellere dönüşebilir. Önemli olan bunların süreklilik kazanması ve insanın hayatında beklenen, özlenen ve anlam taşıyan duraklar oluşturmasıdır.
İslam’ın amel anlayışında da büyüklük kadar devamlılığın önemli olması dikkat çekicidir. Nitekim Hz. Peygamber, “Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhari, Rikak, 18; Müslim, Müsafirin, 216) buyurur. Bu hadis yalnızca ibadet hayatına değil insanın karakterini inşa eden süreklilik fikrine de önemli bir pencere açmaktadır. Küçük fakat istikrarlı iyilikler zamanla insanın tabiatının bir parçasına dönüşür. Belki de güzel yaşlanmanın sırlarından biri tam burada saklıdır: Gençken güzel alışkanlıklar edinmek, onları yetişkinlikte korumak ve yaşlılıkta onların meyvesini toplamak... Bundan dolayı İslami geleneğin gençliğe yaptığı vurgu aynı zamanda iyi bir yaşlılığa yapılan vurgudur.
Hz. Peygamber’in, kıyamet günü insanın ömrünü nerede tükettiğinden ve gençliğini nerede yıprattığından sorgulanacağını bildiren hadisi (Tirmizi, Kıyame, 1), gençliğin yalnızca enerji ve haz dönemi değil insanın sonraki hayatını hazırladığı büyük bir imkân olduğunu göstermektedir. Gençlikte kazanılan güzel alışkanlıklar, yaşlılıkta insanı taşıyan görünmez dayanaklara dönüşür. Bunun tersi de mümkündür. Gençlik yıllarında anlamlı ilişkiler kuramayan, okumayan, öğrenme merakını geliştirmeyen, yalnızca mesleki statüsüyle kimlik oluşturan, manevi dünyasını ihmal eden veya bütün mutluluğunu fiziksel güç, tüketim ve başarıya bağlayan insan için yaşlılık daha zor olabilir. Çünkü bu unsurların bir kısmı yaşla birlikte zayıfladığında geriye dayanılacak başka kaynaklar kalmayabilir. Dolayısıyla sorun, yaşlanmak değil yaşlılığa hangi birikimle ulaşıldığı ve anlamlı, manevi bir sorumluluk taşıyan bir sermaye biriktirmek ya da biriktirmemekle ilgilidir.
Yaşlılığın hikmeti ve irfanı
Her yaşlı insan kendiliğinden kâmil değildir. Her birey hayatı boyunca farklı aşamalardan geçmiştir ve “kâmil” sıfatına nail olmak için gerekli farkındalığı kazanmamış olabilir. Kemal, ahlaki, zihinsel ve manevi bir inşa gerektirir. Yine de kâmil sıfatının en fazla yakışabileceği dönemlerden biri yaşlılıktır. Çünkü insanın uzun bir ömrün ardından yalnızca bilgi değil tecrübe, yalnızca başarı değil kayıp, yalnızca sevinç değil acı, yalnızca konuşmak değil susmak hakkında da bir şeyler öğrenmiş olması beklenir.
Elbette gerçek kemal, yaşlı insanın sürekli nasihat etmesi anlamına da gelmez. Hikmet sahibi insan kime ne zaman, ne kadar konuşacağını bilir. O irfan sahibidir aynı zamanda. Öğrendiklerini benimsemiştir. Kendi gençliğinde yaptığı hataları unutmadan gençlere yaklaşır. Yargılamadan yönlendirir, küçümsemeden öğretir. Kendisinden sonraki kuşağın kendisinin bir kopyası olmasını istemek yerine onların kendi zamanlarında iyiyi, doğruyu ve anlamlı olanı bulmalarına yardım eder. Bu nedenle yaşlılığın değeri, bir insanın “çok yaşamış” olmasından ziyade yaşadıklarını anlamlandırmış olmasıyla, öz farkındalığını kazanmasıyla ya da tam olarak “kendisini bilme irfanına” sahip olmasıyla ilgilidir. Yaşadığımız yılların muhasebesini yapmaz, onları kayıpları ve kazanımlarıyla değerlendirmez ve hayatı bir olgunlaşma süreci olarak görmezsek geride yalnızca hatıralar kalır. Oysa yaşadıklarımız üzerine düşünür, geçmişimizi eleştirel ve manevi bir perspektifle anlamlandırabilirsek tecrübelerimiz hikmete dönüşür; böylece biriktirdiğimiz yıllar yalnızca bize değil sosyal ve fiziksel çevremize de yâr olur.
Kendini gerçekleştirmeden kendini aşmaya
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi kuramında en üst düzey ihtiyaç, “kendini gerçekleştirme”dir.
Benzer biçimde Carol Ryff da psikolojik iyi oluşu; insanın potansiyelini geliştirmesi, anlamlı ilişkiler kurması, çevresini etkili biçimde yönetebilmesi ve hayatında bir amaç bulabilmesi üzerinden açıklar. Ancak İslami perspektif ve İslam psikolojisi bu anlayışa sorumluluk, fedakârlık (isar), ihsan ve öz muhasebe gibi önemli boyutlar ekler. Bu nedenle İslam’a göre insanın nihai hedefi yalnızca kendini gerçekleştirmek değil kendini aşabilmektir. Gerektiğinde kendi ihtiyacı varken bile başkasını önceleyebilmek, benliğinin sınırlarını aşarak başkalarının iyiliğine katkıda bulunabilmektir.
Aslında insanın yaşam serüveni aynı zamanda bir kemale ulaşma süreci olmalıdır. Bunun için ömrün uzunluğundan çok, nasıl yaşandığı önemlidir. İnsan olgunlaştıkça “Ben ne kazanabilirim?” sorusundan “Benden geriye ne kalabilir?” sorusuna doğru ilerleyebilmeli; kendisinden sonra bırakacağı hayırlı izlere, bir anlamda sadaka-i cariyesine ya da “hoş sada”ya yoğunlaşmalıdır. Gençlikte başarı, kariyer, statü ve kendini kanıtlama ihtiyacı daha baskınken yaşlılık; paylaşmanın, öğretmenin, tecrübeyi aktarmanın, bağışlamanın ve geride hayırlı bir iz bırakmanın öne çıktığı bir döneme dönüşebilir. Bu bakımdan yaşlılığın en kıymetli psikolojik imkânlarından biri, üretmekten miras bırakmaya, başarıdan anlam üretmeye ve sahip olmaktan vermeye doğru gerçekleşen bu dönüşümdür.
Hz. Peygamber’in, insan öldüğünde amelinin üç şey dışında kesileceğini; bunların sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat olduğunu bildirmesi (Müslim, Vasiyet, 14), hayatın ilerleyen dönemleri açısından son derece anlamlıdır. Hadiste zikredilen üç unsur da kişinin kendi benliğini aşarak geleceğe bıraktığı iyiliklerle ve bireysel sorumluluklarıyla ilgilidir. İnsan böylece kendi biyolojik ömrünün sınırlarını aşan bir anlam dünyası kurar ve bu mana ile hayatını daha değerli hâle getirir.
İslami perspektifte olgun insanın ilişkileri üç temel doğrultuda derinleşir: Yaratıcıyla, diğer insanlarla ve yaratılmış âlemle yani fiziksel çevreyle anlamlı ve faydalı bir ilişki. Yaratıcıyla ilişki, yaşlılıkta farklı bir derinlik kazanabilir. İnsan, ömrünün sınırlılığını daha açık fark ettikçe ölüm düşüncesi yalnızca korkutucu bir son olmaktan çıkıp hayatın anlamını berraklaştıran bir hakikate dönüşebilir. Bu bağlamda Kur’an, “Allah, sizi yarattı. Sonra sizi öldürecek. İçinizden kimileri de bilgili olduktan sonra hiçbir şeyi bilmesin diye ömrünün en düşkün çağına ulaştırılır…” (Nahl, 16/70) buyurarak insanın nihai kırılganlığını hatırlatır. Bu farkındalık her çağda ama özellikle yaşlılıkta kibri azaltabilir, şükrü artırabilir ve insanı daha sahici bir kulluk ve sorumluluk bilincine taşıyabilir.
Kişinin diğer insanlarla kurduğu ilişki merhamet ve aktarım üzerinden olgunlaşabilir. Yaşlı birey artık yalnızca kendi çocuklarına değil genç kuşaklara, öğrencilerine, komşularına ve toplumuna tecrübe aktarabilecek bir konumdadır. İnsan kendisine ihtiyaç duyulduğunu hissettiği ölçüde hayata bağlanır; yaşamaya ve sağlıklı olmaya devam eder. Kendini bırakmaz. Başkalarına fayda sağladığı ölçüde kendi varlığının anlamını daha güçlü hisseder.
Fiziksel çevreyle kurulan ilişki de bu bütünlüğün önemli bir parçasıdır. Tabiatı yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak değil Allah’ın ayetlerinin tecelli ettiği bir emanet olarak görmek; çevreye, canlılara ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk geliştirmek kemalin bir başka göstergesidir. Hz. Peygamber’in, “Kıyamet koparken bile elinizde bir fidan varsa onu dikin.” anlamındaki hadisi de (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1216) insanın şartlar ne olursa olsun hayatla bağını korumasına, üretmeye ve hayırlı işler yapmaya devam etmesine işaret eder. Bu anlayış yaşlılık için de güçlü bir mesaj taşır: İnsan yaş aldıkça hayattan ve dünyadan kopmak yerine onlarla kurduğu ilişkinin mahiyetini değiştirebilir. Daha az sahip olmak ama daha fazla fark etmek, daha az tüketmek ama daha fazla şükretmek, daha az kontrol etmek ama daha fazla anlamlandırmak…
Hazan değil hasat mevsimi
Belki de yaşlılığı anlatmak için en uygun metaforlardan biri “hasat mevsimi”dir. İnsan gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde eker; yaşlılığında ise büyük ölçüde ektiklerini biçer. Dostluk ekmişse dostluk, bilgi ekmişse hikmet, iyilik ekmişse dua, merhamet ekmişse yakınlık, ibadet ve tefekkür ekmişse manevi huzur biçme ihtimali artar. Fakat bu yaklaşım yaşlılıkta değişimin artık mümkün olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. İslam’da insan hayatta olduğu müddetçe tövbe, öğrenme, iyilik yapma ve kendini dönüştürme imkânına sahiptir. Dolayısıyla gençliğini yeterince iyi değerlendirememiş bir insan için de yaşlılık yeni bir başlangıç olabilir. Yaşlılık geçmişi değiştiremez; fakat geçmişe verilen anlamı değiştirebilir. İnsan kırgınlıklarını onarabilir, helalleşebilir, yeni dostluklar geliştirebilir, okumaya başlayabilir, bilgisini paylaşabilir, ibadet hayatını derinleştirebilir ve kalan zamanını daha bilinçli yaşayabilir. Bu sebeple iyi yaşlanma yalnızca “uzun yaşamak” değildir. Asıl mesele anlamlı yaşlanmaktır. İslam’ın teklif ettiği yaşlılık tasavvuru da insanı toplumun kenarına çekilen, yalnızca bakıma muhtaç ve geçmişi anlatan bir varlığa indirgemez. Aksine yaşlı insan; geçmişin hafızasını bugüne taşıyan, bugünü hikmetle değerlendiren ve geleceğin kuşaklarına istikamet gösterebilen bir şahsiyet olabilir. Nihayetinde yaşlılık, bedensel gücün azalmasına rağmen insani olgunluğun artabileceği; sosyal, kültürel, entelektüel, psikolojik ve manevi sermayenin meyvelerinin toplanabileceği özel bir dönemdir. İnsan, hayatının bu evresinde kendisini gerçekleştirmekten kendisini aşmaya, bilgi sahibi olmaktan hikmet sahibi olmaya, başarı kazanmaktan anlam bırakmaya doğru ilerleyebilir.