YALNIZLIK VE ÜNSİYET BİLİNCİ

Tuba KAPLAN

Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki insanlarla iletişim kurabiliyor, aynı anda onları takip edebiliyor, sayısız dijital ağın parçası olabiliyoruz. Fakat bütün bunlar aidiyet hissi ortaya çıkarmıyor; aksine bunalım, sıkılganlık ve yalnızlık duyguları büyümeye devam ediyor. Bunca seçeneğe rağmen insan, tarihin hiçbir döneminde kalabalıkların içinde yaşayıp bu kadar yalnız hissetmemişti. Birçok sosyalleşme alanı mevcutken yalnızlık, çağın yaygın ruh hâllerinden biri. Çeşitli sosyal araştırmalarda, yalnızlığın artık toplumsal mesele hâline geldiği görülüyor. Modern insanın en büyük paradokslarından biri de burada ortaya çıkıyor. Diğerleriyle istediği an iletişim kuruyor ancak sağlıklı ve istendik bir bağ yok. Çünkü sanal ortamda temas azalıyor. Kurgulanan kimlikler dostluk geliştiremiyor. Yüzeysel ilişkilerle kurulan bu mecralarda görünme kaygısıyla paylaşım yapıyor fakat hakiki sohbetlerden uzaklaşıyoruz.Kocaman bir yalnızlık yüküne dönüşen ilişkiler ağıyla baş başa kalıyoruz.

Peki, acaba yalnızlık geçmişte nasıl bir hüviyete sahipti? Günümüzde olduğu gibi sadece olumsuz yanlarının ön planda olmadığı aşikâr. İnsan bazen kendi sesini duyabilmek için kalabalıktan çekilmeye ihtiyaç duyar. İnsan, hayatın hızına karşılık kendi köşesine çekilip yavaşlamak isteyebilir. Bu olağan duruma karşılık yalnızlık neden artık toplumda sıkıcı ve olumsuz bir durum olarak algılanıyor? Günümüzde insanlar yalnızlıktan köşe bucak kaçıyor. Bu olumsuz yalnızlık algısıyla kuşatılan insan, bir başına kalmamak için elinden geleni yapıyor. Can sıkıntısından uzaklaşmak adına etkinliklerin peşinden koşturuyor. Yalnızlığı takipçi sayısıyla dindirmeye çalışıyor.

Geleneksel dünyadan farklı olarak çağdaş dünyada oluşan yalnızlık, çoğu zaman tefekkür vesilesiyle uzlete çekilmekten değil toplumsal çürüme ve aidiyet hissinin zedelenmesinden doğuyor. Yalnızlık, kişinin kendisiyle baş başa kalabilme becerisiyle örülmüyor. Kalabalık insanlarla örülü sanal çerçeve, sahici muhabbetleri yok ederken yüzeysel ilişki ağlarının devamını oluşturuyor. 

Modernlik, bireyi geleneksel bağlardan büyük ölçüde kopardı ve bu durum özgürlük olarak pazarlandı. İnsan artık ailesinden, mahallesinden, içinde yaşadığı kültürel çevreden bağımsız hareket edebiliyor. Bu özgürleşme ilk bakışta bireyselliğe ve kendine yetmeye yatkınlık gibi görünse de beraberinde ciddi bir yük getirdi.

Zygmunt Bauman’ın ifade ettiği gibi akışkan modernlikteki ürünler de akışkanlaştı. Dostluklar, komşuluklar hatta aile bağları bile eskisine göre daha kırılgan hâle geldi. İnsan sürekli seçim yapmak zorunda kalırken aynı zamanda performans nesnesine dönüştü. Her gün kendinin daha iyi bir versiyonunu inşa etmeye zorlandı. Kırılgan ilişkiler anlamlı bağların kurulmasına engel oldu. Bu durum yalnızlığı fiziksel durumdan öte varoluşsal bir meseleye dönüştürdü.

Bugün yalnız ve çaresiz hisseden insan, kalabalıklar içinde görülerek yalnızlık duygusuyla baş etmeye çalışıyor. Çünkü insanın temel ihtiyaçlarından bazıları da görülmek, tanınmak ve ait olmak. Bu ihtiyaçlar gerçek temasla kurulamayınca modern insan kendini büyük bir toplumsal makinenin küçük ve değiştirilebilir bir parçası gibi hissediyor. Yerinin hızlıca doldurulacağını bildiğinden ne olursa olsun akıştan kopmuyor, yalnızlıktan kaçınıyor. Bu da şifaya dönüşebilecek, kendini dönüştürebilecek uzlete imkân tanımıyor. 

Anlamın kaybı ve manevi yalnızlık

Modern çağda yalnızlık sadece sosyal bağların zayıflamasıyla açıklanamaz. Mesele aynı zamanda metafizik bir boyuta da sahip. İnsanı salt toplumsal bir varlık olarak göremeyiz çünkü insan, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Sorularına cevaplar arayan ve kendine dair yaşama çabası olan, sahiciliği arzulayan bir ruha sahip. Bu arayış değersizleştiğinde, kutsiyetle kurulan bağ, kutsal merkez kaybolduğunda insan özgürleştiğini, kendine yeteceğini düşündü ama yönünü kaybetti ve kendi kaosunda kalabalık yalnızlığa gömüldü.

İnsan sadece biyolojik yönüyle düşünüldüğünde, onun manevi arayışları göz ardı edildiğinde bir şeyler ters gidiyor demektir. Hayat sadece maddeye indirgenirse acının, ölümün, kaybın ve fedakârlığın anlamı zayıflar. Böyle bir dünyada insan, evrenin karşısında çok daha büyük bir yalnızlık hisseder. Modern dünyanın en büyük sorunlarından biri de bu anlam boşluklarıdır. İnsanın aşkın bir varlıkla bağ kuramadığında yalnızlığın daha ağır hissedilebildiği de göz ardı edilemez. Peki, insan varlıkla nasıl bağ kuracak, şifayı nerede arayacak?

Yalnızlık, edebiyatın en güçlü temalarından biri çünkü insanın iç dünyasındaki kırılmaları metinler aracılığıyla görmek, yazarların insanla kurduğu bağla yakından alakalı. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı modern bireyin yalnızlığının erken örneklerinden biri. Buradaki persona toplumla bağ kuramaz, insanlara güvenir gibi yapar ama onlara yaklaşamaz, yaklaşsa da sürekli kendi sanrıları merkezdedir. Yalnızlığı sadece fiziksel değil ruhsaldır da. Camus’nün Yabancı romanındaki Meursault ise başka bir yalnızlık biçimini temsil eder. O, sadece parçalanmamıştır, hayatın anlamından da uzaklaşmıştır. Hayatla arasında görülebilen bir mesafe vardır. Bu nedenle modern insanın yabancılaşmasının sembollerinden biri hâline gelir. Edebiyat, bu katmanlı girift modern dünyanın anlamını kazıdığı için kurduğu personalarda haklı elbette.

Peki, bir modern dünyadaki kopuş ya da kayboluş dışında yalnızlık tanımı nasıldı? Bu modern poetik sancılara karşılık İslam öğretisinde yalnızlık her zaman olumsuz bir durum olarak algılanmıyor. Burada önemli olan yalnızlığın nedeni ve yönü. Mesela tasavvuf geleneğinde uzlet, insanın kendisiyle ve Rabbiyle baş başa kalma tecrübesi. Neden insan tabiatı buna ihtiyaç duymuştur? Buradaki yalnızlık tercih edilen ve seçilen bir yalnızlık olduğu için ayrıca kıymetli ve dikkat çekici. Bir arayışa ihtiyaç duyan insan var burada. Kalabalıkların gürültüsünden uzaklaşarak iç dünyasını dinlemeye çalışan bir insan. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vahiy öncesinde Hira Mağarası’na çekilmesi gibi... Hira, yozlaşmış bir toplumdan uzaklaşmanın, kaçmaktan öte hakikati aramanın, kendine dönmenin, tefekkür etmenin mekânı. Hayatın olumsuz yanlarına karşılık sağlam bir iradeyi inşa etmenin yeri. 

Mevlana, insanın zaman zaman kendi içine dönmesi için kendi ile baş başa kalmasını gerekli görür. Çünkü insan, dış dünyanın gürültüsü içinde kendine dönemez. Uyarıcı çoktur, çeldirici fazladır. Fakat tasavvuftaki halvette enteresan başka bir şey de var, halvet süreklilik göstermez. Halvette mutlak yalnızlık yoktur, kendi ile ve Rabbi ile baş başa kalma, tazelenme vardır. Kişi yalnızlıktan sonra tekrar topluma döner, insanların arasına karışır. Yer, içer, evlenir, dinlenir, ibadet eder… Yani amaç toplumdan kopmak değil topluma daha sahih bir şekilde dönebilmektir. Kendi kontrolünü yeniden ele almaktır. Bu nedenle tasavvuf geleneğinde bu tecrübe çok önemlidir çünkü insanı kalben Allah ile olmaya, bedenen insanlar arasında yaşamaya alıştırır.

Ünsiyet: İnsan ruh mayası

Ünsiyet, yakınlık kazanmak, alışmak, bağ kurmak açısından insana dair çok şey söylüyor. İnsan kelimesinin geldiği kökenlerden birinin de “üns” olduğu görüşü hatırda tutulmalı. Fıtrat, insanın yalnız başına yaşayamayacağını hatırlatıyor. Aile, komşuluk, dostluk ve cami cemaati gibi yapılar sosyal kurumlar gibi düşünülmemeli. Bunlar ruhun sığınağı, insana bahşedilmiş nimetlerdir. İslam’ın birçok ibadeti bireysel olduğu kadar toplumsal bir boyut da taşır. Cemaatle namaz, cuma namazı, bayram namazı, hac ibadeti, selamlaşma, musafaha ve ziyaret kültürü insanları birbirine yaklaştıran, ruhu selamete çıkaran hayatın güzel sesleridir. Günlük hayatta pek de üstünde durmadığımız selam vermek bile yalnızlığını azaltan güçlü eylem aslında. Çünkü selam, karşıdakini görmek, ona yönelerek “Senin iyiliğini diliyorum.” demektir. Modern çağın giderek zayıflattığı bu küçük yaşam pratikleri, aslında insanın ruhunu koruyan büyük bağları oluşturuyor.

Bugün yalnızlık çoğu zaman bireysel bir sorun, tercihler ve değişen hayat şartları olarak ele alınıyor. Oysa yalnızlığın önemli bir kısmı toplumsal bağların zayıflamasıyla ilgili. İnsan sadece terapi ortamında kendi çabasıyla şifa bulmuyor, yardımla ve birlikte olmayla da iyileşiyor. İslam’ın cemaat vurgusu tam da burada anlam kazanıyor. Cemaat bedenen birlikteliğin yanında ruhen de kurbiyet kurmaktır. Aynı değerlere sahip olmaktır. Birlikte ibadet etmek, birlikte sevinmek, birlikte üzülmektir. Modern kültür insanı merkeze alırken İslam, birey ve topluma dengeli yaklaşır. İnsanın Allah ile ilişkisi, ailesiyle ilişkisi, komşularıyla ilişkisi ve toplumla ilişkisi üzerinde durulur. Hayatın anlamı bu ilişkiler ağında saklıdır. İnsan, toplumla ve Yaradanıyla bağ kurmalıdır. Belki de çağımızın yalnızlık krizinin önemli sebeplerinden biri, bu bağların giderek zayıflamasıdır. Gerçeğin yerini sanal dünyaların, sahici sohbetlerin yerini yüzeysel paylaşımların almasıdır. İnsan bireyselleşme adı altında toplumdan uzaklaştıkça özgürleştiğini düşünse de insanın hakikati yalnız başına değil ilişki ağları içinde ortaya çıkar.

Modern çağın yalnızlığı, kalabalıkların içinde bir başına hissetme, sağlıklı bağlardan mahrum kalma ve diğerleri tarafından görülmeme hâli. Bağlılık kuramayan insan da yapay ilişkilerin bağımlısı hâline geliyor. Sosyal medya kullanımı yalnızlığı gidermese de geçici çözümler ürettiği için bir tür bağımlılığa dönüşüyor. Hâlbuki bağımlı değil bağlı olduğumuz ilişkiler için emek vermeliyiz. Yalnızlığı mutlaklaştırmalı ancak onun insan ruhunu besleyen yönlerini de göz ardı etmemeliyiz. Uzletin kıymetini bilmeli ama toplumsal kopuşa da meydan vermemeliyiz. İslam geleneği bu noktada iki yönlü bir denge önerir: Kulun Rabbiyle ünsiyet kurması ve insanlarla bağ içinde yaşaması. İnsan ne bütünüyle kalabalıkta kaybolmalı ne de bütünüyle yalnızlığa gömülmeli. Çünkü insanın ruhu hem tekilliğe hem de beraberliğe ihtiyaç duyar. Hakiki sükûnet, insanın Rabbiyle kurduğu ünsiyette, hakiki güvense insanlarla kurduğu sahih bağlarda saklıdır.