ÜRETKEN YAPAY ZEKÂ İŞSİZLİK DALGASI MI YARATACAK YOKSA YENİ BİR TOPLUMSAL DÜZEN Mİ GETİRECEK?

Ahmet Melih KARAUĞUZ

Üretken yapay zekâ etrafında dönen tartışma, nedense hep aynı sığ ve panik yüklü ezbere toslayıp kalıyor: “Yapay zekâ, işlerimizi elimizden alacak.” Aslında bu refleks, teknolojinin hayatımıza yapacağı gerçek dokunuşu tarif etmekten ziyade modern dünyanın o bitmek bilmez “teknoloji kaygısının” bugüne uyarlanmış yeni bir versiyonundan ibaret. İktisat tarihçilerine ve emek teorisyenlerine kulak verdiğimizde bu toplumsal kaygının, özellikle tarihteki büyük teknolojik sıçrama anlarında nasıl şiddetle alevlendiğini gayet net görürüz. “Makinenin, insanın yerini alması…” şeklindeki o tek boyutlu anlatı, ne yazık ki hem kısa vadede yaşanacak değişimi olduğundan büyük gösteriyor hem de uzun vadeli resimde görmemiz gereken asıl gerçeği ustalıkla kapatıyor.

Oysa meselemiz sadece “işsiz kalma” endişesi de değil. Joel Mokyr ve meslektaşları, teknolojik kaygıyı çok daha kapsayıcı üç ana başlık altında toplar: Makinelerin emeği ikame ederek ortaya çıkaracağı “teknolojik işsizlik” ve eşitsizlik; çalışmanın o kadim ahlaki ve toplumsal anlamının aşınması ve nihayetinde dünyayı ileriye taşıyacak o büyük yeniliklerin artık son bulacağına dair “durgunluk” hezeyanı. Bugün üretken yapay zekâyı konuşurken sadece ilk maddeye odaklanıyoruz. Oysa Sanayi Devrimi’nden dijital çağa uzanan o uzun yürüyüşümüz, asıl krizin “işlerin bitmesi” değil “işin doğasının nasıl yeniden tanımlandığı” ve bu sarsıcı dönüşümün yarattığı rantı kimlerin cebine indirdiği noktasında koptuğunu kanıtlıyor.

Sanayi Devrimi’nin hemen ardından yaşanan toplumsal dönüşüm, “makine geliyor, iş bitiyor” paniklerinin aslında ne kadar gerçek olduğunu görebileceğimiz tarihsel laboratuvar olarak önümüzde durmaktadır. Bu laboratuvardan çıkan sonuç son derece berraktır: Evet, teknolojik geçiş dönemleri her zaman zorlu ve serttir. Ancak uzun vadede istihdam yapısı mutlaka yeniden inşa edilir. Üstelik bu inşa süreci; yepyeni sektörler, daha önce hayal bile edilmeyen görevler ve bambaşka tüketim alışkanlıkları üzerinden gerçekleşir.

Bu durumun ne demek olduğunu, tarihsel gerçekliğini görmek için çok uzaklara gitmeden, Sanayi Devrimi’ni takip eden günlere bakarak görebiliriz. George R. Boyer ve Timothy J. Hatton’ın, 1870-1913 dönemi İngiltere’si için işsizlik verilerini inceleyerek oluşturdukları uzun dönemli seriler gösteren çalışma burada fazlaca işimize yarayacaktır. İkili, ortalama işsizlik oranını 1870-1891 bandında %5,4; 1892-1913 bandında ise %6,2 olarak tespit eder. Asıl sarsıcı olan ise aynı çalışmadaki makro dönem karşılaştırmalarıdır: 1946-1973 yılları arasındaki o “altın çağ”da işsizlik ortalaması %2’lere kadar inerken 1920-1939 arasında %10,4’e, 1974-1999 bandında ise %9,3’e dayanmıştır. Rakamların bize anlattığı gerçek şudur: Teknoloji, hiçbir zaman işsizliğin yegâne belirleyicisi olamaz. İşsizliğin asıl seviyesini belirleyen şey; kurumların inşası, ekonomik konjonktür, savaşlar, kriz dinamikleri ve devletlerin uyguladığı o bilinçli sosyal politika tasarımlarıdır.

Aslına bakarsanız Sanayi Devrimi’nin o en dramatik ve yıkıcı etkisi, sanılanın aksine, “işsizliğin kalıcı olarak artması” değil gelir dağılımındaki o korkunç adaletsizlik ve işçi ücretlerindeki kahredici durgunluktur. Robert C. Allen, tarihe, “Engels’in Molası” olarak geçen bu karanlık dönemi rakamların diliyle özetler: 1780 ile 1840 yılları arasında işçi başına düşen üretim (çıktı) %46 gibi devasa bir oranda artarken işçinin cebine giren reel ücret endeksi ise yalnızca %12 yükselebilmiştir. Ancak çarklar dönmeye devam etmiş, 1840 ile 1900 yılları arasına gelindiğinde hem üretim hem de ücretler ivme kazanmış; nihayetinde ücret artışı (yüzde 123), üretim artışını (yüzde 90) geride bırakmayı başarmıştır. Bütün bu tarihsel veri setinin bize söylediği en büyük hakikat şudur: Ekonominin nihayetinde bir “dengeye” oturması, otomatik olarak toplumsal refahın sağlandığı anlamına gelmez. Asıl hayati mesele; o çok beklenen dengeye hangi ücret düzeyiyle, ne kadarlık bir gelir eşitsizliğiyle ve ne boyutta bir toplumsal bedel ödenerek varıldığıdır.

İşin doğası neden asla yok olamaz?

“Makine, işimizi elimizden alacak!” şeklindeki popüler panik, aslında “iş” kavramını yekpare ve bölünmez bir külçe sanma yanılgısından besleniyor. Oysa iktisat literatürü, bize işin, birbirinden farklı pek çok görevin karmaşık bir bileşimi olduğunu söyler. Bu ayrımı en berrak hâliyle kavramsallaştıran Daron Acemoğlu ve Pascual Restrepo’nun “görevler” yaklaşımına bakmamız gerekir. İkiliye göre otomasyon, insanın üstlendiği bazı rutin görevleri doğrudan sermayeye devrederek bir “yerinden etme” sarsıntısı yaratır. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yepyeni görevlerin doğması veya mevcut süreçlerde insan emeğinin göreli üstünlüğünün pekişmesiyle tetiklenen bir “yeniden kurma” mekanizması çalışır. İstihdamın hacmini ve emeğin millî gelirden alacağı payın nihai kaderini belirleyen şey, kaba bir yok oluş değil bu iki gücün kıyasıya yarışıdır.

David Autor’un, “Neden hâlâ bu kadar çok iş var?” sorusu da tam olarak bu dengeye işaret eder. Otomasyon, şüphesiz bazı noktalarda emeğin yerini almıştır ve alacaktır da. Ama aynı esnada diğer emek süreçleri tamamlanacak, üretkenlik artacak ve maliyetler aşağıya inerek talebi büyütecektir. Bu döngü, en nihayetinde emek talebini bambaşka kanallardan yeniden üretir. Tarihsel tecrübenin bize söylediği hakikat son derece nettir: Geleneksel iş formları zamanla eriyip kaybolabilir ancak çalışma eylemi bitmez; zira insan talebi, yeni hizmetler ve yepyeni beceri kombinasyonları üzerinden sürekli olarak genişler.

Ne var ki toplam istihdamın kendini bir şekilde yeniden üretmesi, “Kim kazanıyor?” sorusunu sormamızı da engellemez. Otomasyon, eşitliği bozan devasa bir yarığa dönüşme potansiyeli taşır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ücret yapısında yaşanan değişimin %50 ila 70’lik o büyük kısmının, hızlı otomasyona maruz kalan sektörlerdeki “rutin görevlere” hapsolmuş çalışanların yaşadığı göreli ücret çöküşüyle açıklandığını ortaya koyar.

Shakked Noy ve Whitney Zhang’in, yazı ve rapor üretimi gibi orta kademe profesyonel görevler üzerine 453 katılımcıyla gerçekleştirdikleri titiz çevrim içi deney, bu rolün en net ispatlarından biridir. Araştırma, ChatGPT kullanımının görev tamamlama süresini ortalama %40 oranında kısalttığını ve ortaya çıkan işin kalitesini %18 oranında artırdığını ortaya koyuyor. Ayrıca çalışanlar arasındaki üretkenlik uçurumunun kapanması ve katılımcıların aracı kendi gerçek işlerinde kullanma eğilimlerinin çok kısa sürede iki katına çıkması dikkat çekicidir.

Gerçek bir iş yerinin dinamiklerine mercek tutan Erik Brynjolfsson, Danielle Li ve Lindsey Raymond’ın Quarterly Journal of Economics’te yayımlanan saha çalışması da benzer bir tablo sunar. 5.172 müşteri temsilcisini kapsayan araştırma, yapay zekâ destek araçlarının ortalama verimliliği %15 artırdığını gösterir. Buradaki can alıcı nokta, bu verimlilik sıçramasının bilhassa daha az deneyimli ve görece düşük beceri seviyesindeki çalışanlarda yoğunlaşmasıdır.

Asıl sınav: Nasıl bir toplumsal sözleşme?

Sanayi Devrimi’nin o kanlı canlı laboratuvarı bize çok net bir ders vermişti: Teknoloji üretimi, pastayı büyütür; ancak bu büyümenin toplumsal adalete tahvil edilmesi kendiliğinden gerçekleşen doğal bir yasa değildir. Üretken yapay zekâ çağında da o karanlık işsizlik korkusunu dağıtacak olan şey, teknolojinin kendi içsel “iyi niyeti” olamaz. Asıl güvence; toplumun koyduğu kuralların, eğitim altyapısının ve sosyal koruma mimarisinin bu devasa dönüşümü yönetebilme kapasitesidir.

Tam da bu eşikte tartışmanın yönünü, “İşsiz bırakacak mı?” sorusundan çıkarıp “Hangi toplumsal sözleşmeye doğru sürükleniyoruz?” noktasına çekmek zorundayız. Anton Korinek, yapay zekâ çağının iktisat politikaları için sekiz hayati zorluk alanı tanımlar: Gelir dağılımı ve adalet, eğitim ve beceri gelişimi, sosyal ve siyasal istikrar, makroekonomik politika tasarımı, rekabet ve antitröst kuralları, fikrî mülkiyet hakları, çevresel tahribat ve nihayetinde küresel yönetişim. Bu kapsamlı liste, meselenin asıl ağırlık merkezini gözler önüne serer. Kriz, işlerin yeryüzünden silinmesiyle oraya çıkmaz. Kriz, ortaya çıkan o devasa gelirin, gücün ve bilginin kimlerin elinde tekel olacağı sorusunu sorduktan sonra ortaya çıkar. Eğer ofis işlerinde elde edilen o %40’lık hızlanma veya müşteri hizmetlerindeki yüzde 15’lik verimlilik sıçraması; çalışanların ücretlerine, daha insani çalışma sürelerine, yeni mesleklere geçiş desteklerine ve kamu hizmetlerinin kalitesine yansıtılamazsa tarih tekerrür edebilir. Buna karşılık devlet ve toplum aklı, insanı tamamen devreden çıkaran bir ikame yarışını değil de insanı tamamlayan, yeni görevlerin doğuşunu destekleyen teknolojik bir yönelimi seçerse oyunun seyri değişir.

Nihayetinde, üretken yapay zekânın önümüze koyduğu en gerçekçi ve yakıcı tehdit, kitleleri topyekûn işsiz bırakma ihtimali değildir. Asıl tehlike; işin içindeki görevleri kökünden dönüştürürken ortaya çıkan o muazzam kazancı çok dar bir zümrenin elinde yoğunlaştırması ve toplumsal kurumlarımızın bu baş döndürücü hıza ayak uyduramamasıdır.