TUTUM II -

HIZLI ZENGİNLEŞME TUTKUSU: KRİPTO VARLIKLAR VE SPEKÜLATİF YATIRIMLAR

Doç. Dr. Harun ŞENCAL

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Bir önceki yazıda, kapitalist zihniyetin merkezinde yer alan sınırsız birikim arzusunun nasıl yalnızca parayla sınırlı kalmayıp insanın kendisini ve ilişkilerini de kapsayacak şekilde genişlediğini ele almıştık. Bu yazıda ise hızlı zenginleşme arzusuna ve onun günümüzdeki en görünür aracı olan kripto varlıklar ile diğer spekülatif yatırımlara odaklanacağız. Bu yazı, iki temel kısımdan oluşmaktadır: İlk kısımda, bu araçların ne olduğunu ve fıkhi statüleri etrafındaki tartışmaları kısaca tanıtacak; ikinci ve asıl kısımda ise bu araçların bir neslin zihin yapısını nasıl dönüştürdüğünü.

Kripto paralar, ilk olarak merkezî bir otoriteye (devlet ya da merkez bankası) ihtiyaç duymadan, elektronik ortamda transfer edilebilen bir ödeme aracı olma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Temelinde, işlemleri dağıtık bir kayıt sisteminde tutan blokzincir (blockchain) teknolojisi yer alır. Bu teknolojinin ilk örnekleri, bir nevi “dijital nakit” olarak tasarlanmıştı. Ancak zaman içinde bu varlıkların gündelik hayatta bir ödeme aracı olarak kullanımı oldukça sınırlı kaldı; bunun yerine fiyatlarının kısa sürede sert biçimde yükselip düşmesi, onları öncelikli olarak bir spekülasyon ve yatırım aracına dönüştürdü. Bugün kripto varlıkların büyük çoğunluğu, bir mal ya da hizmet satın almak için değil “ucuza alıp pahalıya satma” umuduyla elde tutulmaktadır. Aynı mantık, çoğu örnekte gerçek bir üretim karşılığı olmaksızın el değiştiren NFT’ler (Non-Fungible Token-Nitelikli Fikrî Tapu) ve borsadaki kısa vadeli spekülatif alım satım işlemleri için de geçerlidir. Bu araçların ortak özelliği, değerlerinin büyük ölçüde gelecekteki fiyat beklentisine, yani başkalarının daha yüksek fiyattan almaya razı olacağı varsayımına dayanmasıdır.

Peki kripto paralar fıkhen nasıl değerlendirilmektedir? Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 4 Aralık 2017 tarihli kararında, bir paranın kullanımının caiz olabilmesi için özünde büyük belirsizlik (garar) taşımaması, bir aldatma (tağrir) aracına dönüşmemesi ve belli bir kesimin haksız zenginleşmesine yol açmaması gerektiğini belirtir. Kurul, bu ölçütleri kripto paralara uygulayarak şu sonuca ulaşır: “Kendi özünde ciddi belirsizlikler taşıyan, aldanma ve aldatma riski ileri düzeyde olan, dolayısıyla herhangi bir güvencesi bulunmayan ve kamuoyunda saadet zinciri olarak bilinen uygulamalar gibi belirli kesimlerin haksız ve sebepsiz zenginleşmesine yol açan kripto paraların kullanımı caiz değildir.”

Bu değerlendirme, Türkiye’ye özgü de değildir üstelik. Mısır Fetva Kurumu, aynı gerekçelere para basma yetkisinin kamu otoritesine ait olmasını da ekleyerek kripto paraların alım satımını caiz görmemiştir. Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin İctihad ve Fetva Komisyonu ise 2022 yılında, bu araçların paranın rükünlerini ve işlevlerini taşımadığı, gerçek bir mevcudu temsil etmediği ve kara para aklama gibi ağır zararlara zemin hazırladığı gerekçeleriyle aynı sonuca ulaşmıştır. Komisyonun ayrıca vurguladığı bir husus, bu yazının bundan sonraki kısmı bakımından özellikle önemlidir: Bu araçlarla yapılan işlemler gerçek bir üretim ya da ticaret faydası doğurmamakta, emek ve üretimle bağı kurulmamış salt bir kâr arayışına dönüşmekte; bu yönüyle şeriatın mala dair maksatlarına da aykırı düşmektedir.

Bununla birlikte bu varlıkların mahiyeti, yani fıkhen mal mı para mı yoksa bambaşka bir şey mi sayılacakları, hâlâ derinlemesine araştırmayı bekleyen bir meseledir. Nitekim belirsizlik ve denetimsizlik gibi sakıncaların giderilmesi hâlinde, belli şartlar altında cevaz veren âlimler de vardır.

Bu yazının asıl meselesi ise caizlik tartışmasının ötesinde yer alır. Bu tartışma elbette önemlidir; fakat onun gölgesinde kalan ve çoğu zaman gözden kaçan farklı bir mesele vardır: Bu araçların insanların zihin yapısını nasıl değiştirdiği. Bugün pek çok genç, kripto varlıklar ya da borsa yatırımları üzerinden herhangi bir emek harcamadan ve topluma somut bir katkı sunmadan zenginleşmenin yolunu aramaktadır. Sürekli fiyat grafiklerini takip etmek, anlık kazanç ve kayıp hesapları yapmak ve “acaba bir fırsatı kaçırdım mı?” endişesiyle zihnini bu yatırımlara teslim etmek, bir tür zihinsel esarete dönüşmektedir.

Bu zihinsel meşguliyetin bedeli ağırdır. Böyle bir zihin, insanın bir kul olarak hayatını sağlıklı biçimde sürdürmesini güçleştirmekte, onu üretkenlikten uzaklaştırmakta ve toplumsal ilişkilerini zayıflatmaktadır. Üstelik bu arayışa girenlerin büyük çoğunluğu hayalini kurdukları zenginliğe ulaşamamaktadır. Bunun neticesinde en verimli yıllarını faydasız bir beklentiyle tüketen, mutsuz ve yaptığı işte anlam bulamayan bir nesil ortaya çıkmaktadır. Burada gerçekte olan, kazancın büyük ölçüde piyasaya erken girenlerle aracılık hizmeti sunanlara akması; geniş kitlelerin ise “her an zengin olabilirim” beklentisiyle bu akışı finanse etmesidir.

Daha önce ele aldığımız kesb (kazanç) anlayışı çerçevesinde zenginleşmenin veya sermaye birikiminin kendisi bir amaç değildir. Kapitalizmin işleyiş mantığı ise bunun tersi bir zemine kuruludur. Sistem, toplumsal faydayı değil sınırsız sermaye birikimini esas alır. Bireyden beklenen tutum da buna uygun olarak faydasını ve kârını azamileştirmektir. Yine de sanayi kapitalizminde zenginleşmenin yolu insanlara bir ürün ya da hizmet satmaktan geçtiği için toplumsal fayda amaçlanmasa dahi bu sürecin istenmeden ortaya çıkan bir yan ürünü olabiliyordu. Mesela ayakkabı üreten bir kişi, yalnızca kazanmayı hedeflese bile bu uğurda topluma fiilen bir hizmet sunmak zorundaydı. Oysa finansallaşan günümüz ekonomisinde zenginleşmenin aracı olarak toplumsal katkı sağlama zorunluluğu giderek ortadan kalkmaktadır. Kripto varlıklar başta olmak üzere spekülatif araçlar, hiçbir değer üretmeden, sadece fiyat hareketlerinden kazanç elde etme vaadiyle bu bağı koparmaktadır.

Bu sebeple kripto varlıklar ve spekülasyona açık diğer yatırım araçlarıyla ilişkimizi kesb ölçütleri çerçevesinde kurmamız gerekir. Amacımız, yüksek risk alıp kısa sürede zengin olmak değil bu dünyadaki rolümüzü, yani Allah’a karşı bir mükellef oluşumuzu unutmadan hareket etmek olmalıdır. Unutulmamalıdır ki meşru zenginleşmenin yolu emek temelli, gerçek değer üreten ve insanın zihinsel huzurunu koruyan kazanç biçimlerinden geçer. Zihnin huzurunu sürekli bir “kazanç kayıp” telaşına terk etmek pahasına elde edilen getiri ne büyüklükte olursa olsun, bir kulun peşine düşmeye değer bulacağı bir kazanç değildir. Aslında buradaki tercih, dizinin ilk yazısında işaret ettiğimiz temel gerilimin gündelik hayattaki tezahürüdür: Çıkarını azamileştiren bir özne mi olacağız yoksa sorumluluklarının bilincinde bir mükellef mi? Bundan sonraki iki yazımızda bu sorunun davranış düzeyindeki karşılığını ele alacağız.