TUTUM I -
BİRİKİM ANLAYIŞI: BEŞERÎ, SOSYAL VE KÜLTÜREL SERMAYE YATIRIMI
Doç. Dr. Harun ŞENCAL
İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Bu yazı dizisinin başından bu yana vurguladığımız temel mesele, finansal okuryazarlığın değerlerden bağımsız, tarafsız bir beceri olmadığıdır. Onu şekillendiren kapitalist zihniyetin merkezinde sınırsız birikim arzusu yer alır. Bu sistemin tahayyül ettiği insan, her davranışında kendi faydasını azami ölçüde artırmaya çalışan bir bireydir. Bu fayda azamileştirme mantığının en somut karşılığı ise biriktirmedir; zira bir kaynağın, bugün harcandığında değil elde tutulup yarına aktarıldığında daha büyük bir faydaya dönüşme imkânı taşıdığı kabul edilir. Bu sebeple biriktirme, bu sistem içinde merkezî bir rol üstlenir: Bir yandan sermayenin birikmesi üretim hacmini büyütürken diğer yandan bireyin tasarrufu, çalışamayacağı emeklilik dönemine gelir sağlayacak yatırımlara dönüşür. Böylece hem sistemin işleyişi hem de bireyin geleceğe dair güvencesi, sürekli biriktirme üzerine kurulur. Bu yazıda göstermek istediğimiz husus, söz konusu birikim mantığının artık yalnızca parayla sınırlı kalmadığı; insanın bizzat kendisini, çevresindeki insanları ve kültürel donanımıyla kurduğu ilişkiyi de kapsayacak şekilde genişlediğidir.
Birikim mantığının birinci tezahürü, kavramsal köklerini ekonomi disiplininin kurucusu kabul edilen Adam Smith’e kadar götürebileceğimiz beşerî sermayedir. Bu kavram, üretim sürecinin bir girdisi olarak görülen insanın kapitalist piyasa sistemi içerisinde metalaşması neticesinde ortaya çıkmıştır. Sanayi kapitalizminin ilk dönemlerinde işçiden beklenen, fabrika bandında basit komutları yerine getirmesiydi. Ancak kapitalizmin sonraki evrelerinde dil bilme, sunum yapabilme, inovatif olma gibi pek çok beceri talep edilir hâle geldi. Böylece en önemli sermayesi emeği olan birey, üretim sürecinde yer alabilmek ve kariyerinde ilerleyebilmek için bu sermayeyi sürekli artırmak, yani durmaksızın yeni bilgi, tecrübe ve beceri edinmek zorunda bırakıldı. Bu sebeple finansal okuryazarlık bağlamında eğitim, sağlık ve beceri, “kendine yapılan yatırımlar” olarak sunulurken bu yatırımların, gerektiğinde borçlanılarak finanse edilmesi de teşvik edilmektedir. Bu çerçevede eğitim de büyük ölçüde getirisi üzerinden değerlendirilir; herkesin sınırlı olan vaktinin eğitime ayrılan kısmında, ileride gelir sağlama potansiyeli yüksek bilgi ve beceriler öncelenir.
Birikim mantığının ikinci tezahürü, kişinin çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkilerde, yani ana akım literatürde, “sosyal sermaye” olarak adlandırılan alanda ortaya çıkar. Bu kavram, kişinin çevresiyle kurduğu ilişki ağını, gelecekte ekonomik kazanca dönüştürülebilecek uzun vadeli bir yatırım olarak görmesi anlamına gelir. Dahası sosyal sermaye, bir kez oluştuktan sonra kendiliğinden devam eden bir şey değildir; sürdürülebilmesi için sürekli çaba ve yatırım gerektirir. Bu çerçevede ilişkiler, “ihtiyaç anında başvurulacak kaynaklar” olarak tanımlanır ve birey, çevresindeki herkese sermaye birikimi gözüyle bakmaya başlar.
Birikim mantığının üçüncü tezahürü, eğitim ve bilginin “kültürel sermaye” olarak görülmesinde ortaya çıkar. Beşerî sermayede bilgi ve beceri, üretkenliği ve dolayısıyla kazancı artıran bir girdi olarak değerlenirken kültürel sermayede öne çıkan, bunların bir statü ve saygınlık göstergesine dönüşmesidir. Hangi okulda okuduğumuz, nasıl bir zevke, görgüye ve inceliğe sahip olduğumuz; belli bir çevreye aidiyeti işaretleyen, kapılar açan ve tanınma sağlayan bir sermayeye dönüşür. Bu bakışta ilim ve edep, kişiyi Allah’a yaklaştıran ve güzel ahlakın bir tezahürü olan değerler olmaktan çıkıp başkalarının gözünde bir konum elde etmenin aracına indirgenir. Hatta dinî bilgi bile samimi bir kulluk gayretinden çok çevrede itibar kazandıran bir donanım olarak biriktirilebilir.
Buradaki kritik nokta, başkalarının bizi nasıl gördüğünden ziyade kişinin kendisiyle kurduğu ilişkidir. Bu dizinin farkındalık bahsinde, “beşerî sermaye mi, kul mu?” diye sormuştuk; insanın kendisini öncelikle üretim sürecinin bir girdisi olarak görmesinin, mükellef ve kul kimliğini nasıl ikincil kıldığını ele almıştık. Aynı “sermayeleştirme” mantığının, bugün kişinin yalnızca kendisiyle değil ilişkileri ve bilgisiyle kurduğu bağa da uzandığını görüyoruz. İçinde yaşadığımız modern toplumsal yapıda büyük çoğunluğumuz geçimini sağlamak için emeğini satmak zorundadır. Şirketler tarafından bir beşerî sermaye olarak görülmemiz de bu yapının bir gerçeğidir. Ancak hiçbir işveren kişinin kendisini nasıl gördüğünü belirleyemez; yalnızca etkilemeye çalışabilir. Zira İslam’ın varlık anlayışına göre insan, her şeyden önce Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır ve asli vazifesi budur; bu sebeple insanı bir sermayeye indirgemek doğru değildir. İster mavi ister beyaz yakalı olsun, kişi geçimini sağlamak ve mensubu olduğu topluma faydalı olmak için elbette çaba gösterir; fakat bütün bu çabalar kendisiyle kurduğu ilişkide ancak ikincil bir anlam taşır ve hepsi kulluk üzerinden tanımlanır. İlim öğrenmek ve beceri kazanmak da piyasadaki değeri ya da ileride sağlayacağı gelir üzerinden değerlenen bir yatırım değil kişiyi Allah’a yaklaştıran, kulluk vazifesini ve modern hayatın çatışmaları içinde Müslümanca yol almayı kolaylaştıran bir sorumluluğun parçasıdır.
İslam ekonomisi açısından bakıldığında, insanın öncelikle sermaye olarak görülmesi ontolojik düzeyde bir problem yaratır. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kişinin diğer insanlarla ilişkisini de İslam üzerinden tanımlaması beklenir. Kapitalist bir zeminde kurulan ilişkide ise belirleyici olan, muhatabın sermaye artırmak için faydalı olup olmadığıdır; dini, kimliği yahut hâli ikincil önemdedir. Aynı zeminde bilgi ve kültür de kişiyi hakikate yaklaştırdığı için değil sağladığı statü ve saygınlık nispetinde değer görür. Bu zihniyetin gündelik hayattaki yansımalarını test etmek zor değildir. Kendinize şunu sorun: İşten arta kalan vakti, kariyerinizde ilerlemenize yardımcı olacak biriyle mi yoksa değer verdiğiniz ve iyi bir Müslüman olmak için gayret eden bir dostunuzla mı geçirmek istersiniz? Bir hoca ya da rehber seçerken ilmî ve ahlaki açıdan size en faydalı olanı mı yoksa bağlantıları sayesinde ileride iş imkânı sağlayacak olanı mı öncelersiniz? Yeni bir şey öğrenirken ölçünüz, o bilginin sizi Rabbinize ve güzel ahlaka yaklaştırması mı yoksa çevrenizde size kazandıracağı itibar ve “kültürlü” görünme imkânı mı? Bu seçim anlarında verilen karar, aslında kişinin kendisini, ilişkilerini ve bilgisini hangi zemin üzerine kurduğunu açığa çıkarır. İslami perspektif, toplumsal ilişkileri bir yatırım portföyü olarak değil kulluk görevinin bir parçası ve kardeşlik sorumluluğu olarak değerlendirir. Aynı ölçü, sahip olunan bilgi ve kültür için de geçerlidir: Bunlar bir üstünlük ya da itibar vesilesi değil kişiyi takvaya ve güzel ahlaka yaklaştırdığı ölçüde kıymet taşır.
Burada haklı bir soru akla gelebilir: İnsanlar biriktirmezse nasıl zenginleşecek? Bu soru bizi tam da yazının başındaki ana meseleye geri götürür. Kapitalizmde biriktirmenin neden bu kadar merkezî olduğunu yukarıda görmüştük: Birikim, hem üretimin büyümesinin hem de bireyin geleceğe dair güvencesinin ön koşulu sayıldığı için âdeta kendiliğinden bir zorunluluğa dönüşür ve parayla da sınırlı kalmaz; insanın kendisi, ilişkileri ve bilgisi de biriktirilmesi gereken sermayelere dönüşür. İslami perspektifte ise sıralama tersine döner. Bu dizinin ilk yazısında ele aldığımız kesb literatürünün ortaya koyduğu üzere, Müslümanın asli gayesi mükellef olarak sorumluluklarını yerine getirmektir. Mal, helal yollardan ve dinî vecibeleri yerine getirmeye ve sorumlu olduğu kişilerin geçimini sağlamaya yetecek miktarda kazanılır. İhtiyat amacıyla sorumlu olunan kişilerin yaklaşık bir yıllık geçimine yetecek kadar bir birikim meşru görülmüştür; ancak bu, sınırsız sermaye biriktirme arzusundan tamamen farklı, sınırı belli bir tedbirdir.
Peki, zenginlik nereden gelir? İslam, zenginliği bizatihi yasaklamaz; onu amaç olmaktan çıkarır. Kişi ayakkabı üretmek ya da tamir etmek gibi meşru bir kazanç yoluyla topluma katkı sağlarken bu sürecin tabii bir neticesi olarak zenginleşebilir. Ancak burada zenginlik, peşinden koşulan bir hedef değil Allah’ın rızası aranırken ortaya çıkan bir sonuçtur. Aradaki fark yalnızca niyette kalmaz; insanın kendisine, çevresindeki insanlara ve sahip olduğu imkânlara bakışını kökten değiştirir. Sınırsız birikimi merkeze alan bir zihniyet, insanı bir metaya, ilişkileri bir araca, bilgiyi bir statü göstergesine dönüştürürken kulluğu merkeze alan bir zihniyet, insanın kendisini de ilişkilerini de bilgisini de asli değerleriyle korur. Bir sonraki yazıda, bu birikim tutkusunun en güncel ve en uç biçimlerinden biri olan hızlı zenginleşme arzusunu ve onun spekülatif yatırım araçlarındaki tezahürlerini ele alacağız.