TÜKETİM BAĞIMLILIĞINA KARŞI KANAAT ERDEMİ

Dr. Kâmil YAŞAROĞLU

Günlük hayatımızda ihtiyaçlarımızı karşılamak için bir ürünü ya da hizmeti edinme veya kullanma gereği duyarız. Bu davranışlarımız genellikle “tüketim” olarak adlandırılır. Tüketim, bir ihtiyaç giderme davranışı olmanın yanı sıra, insanlara haz veren bir boyutu olması nedeniyle bireylerin kendilerini, sosyal statülerini ve prestijlerini ifade ettikleri bir tutum olarak algılanmaktadır.

Serbest piyasa koşullarında çeşitli dış faktörlerin etkisiyle tüketim davranışları da farklılaşıyor. Günümüzde, özellikle rahat ve konforlu bir hayatın gereği olarak görülen tüketim kültürü, sanayileşmiş Batı ülkeleri başta olmak üzere küreselleşmenin de etkisiyle kısa sürede yerel düzeyde etkili hâle geldi. Bu durumdan ülkemizin ve diğer Müslüman toplumların da etkilendiğini görmekteyiz.

Tüketim tercihlerinde markalara yönelmenin de önemli etkisinin olduğu inkâr edilemez. Kişiler, kendilerini başkalarına beğendirebilmek için pahalı markalara yöneliyor ve adeta “marka takıntısı” olarak isimlendirilen bir bağımlılığın esiri hâline gelebiliyorlar. Günümüzde özellikle gençler arasındaki marka düşkünlüğü, sadece giyim-kuşamda değil; telefon başta olmak üzere elektronik eşyalarda da statü göstergesi hâline gelmiş durumda. Kişileri bütçelerini aşan gereksiz harcamalara sürükleyen tüketim bağımlılığı, maddi ve manevi boyutlarda büyük bir israfa yol açıyor.

Sahip olma arzusu, tüketim kültürüyle daha çok görünür hâle geliyor. Bu tutumu tercih edenler, daha çok şeye sahip olmayı, tüketmeyi ve sonuç olarak israfı bir var olma biçimine dönüştürüyorlar. Tüketim bağımlılığı yaşayanlar ne kadar çok ürün satın alıyor ve ne kadar çok şeye sahip oluyorsa o kadar özgür olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hep kazanma ve elde etme hırsıyla çalışan ve sürekli tüketen insan, değerlerinden uzaklaşıyor; bereket ve huzurdan mahrum kalıyor.

Tüketim alışkanlıkları ve bağımlılığı açısından öne çıkan bir diğer kavram da modadır. Başlangıçta sadece giyim sektörü ile anılır olsa da moda, giyimden sanata, davranıştan düşünce biçimlerine kadar her alanda söz konusu olabilmektedir. Özellikle medya aracılığı ile parlatılan moda sektörü, insanları ağır bir israf çıkmazına sürüklemektedir. Mesela sadece Amerika’da, giyilebileceği hâlde modaya uymadığı gerekçesiyle atılan kıyafet miktarının 13 milyon ton, Çin’de ise bu rakamın yıllık 20 milyon ton olduğu ifade edilmektedir. Dünyadaki tekstil atıkları maddi değere dönüştürüldüğü takdirde milyonlarca evsiz ve fakir insanın yıllık ihtiyacının sağlanabileceği belirtilmektedir.

Moda ile ilgili en acı gerçeklerden birinin de bu sektörün sebep olduğu çevre sorunlarını özellikle vurgulamak gerekir. Günümüzde 4.000’e yakın kimyasalın kullanıldığı giyim sektörü, petrolden sonra dünyanın en büyük ikinci çevre kirleticisi olarak kabul edilmektedir. Moda firmalarının atmosfere saldığı yıllık karbondioksit miktarı ve bu endüstrinin yıllık ürettiği atık su oranı, dünyamız açısından ciddi tehdit oluşturmaktadır. Bu durumun maddi karşılığı bir yana, gelecek nesiller açısından oluşturduğu tehdidi rakamlarla ifade etmek mümkün değildir.

Tüketim bağımlılığına karşı İslam’ın sunduğu değerler arasında kanaat kavramı öne çıkmaktadır. Kanaat; kişinin elindekine razı olması, kendisinin ve sorumluluğu altında bulunanların ihtiyaçlarını asgari ölçüde karşılayabileceği maddî imkânlarla yetinip başkalarının elindeki şeylere göz dikmemesi, aşırı kazanma hırsından kurtulması anlamına gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayette kanaatkârlığın önemi üzerinde durulmuş, dünyaya ve mala karşı aşırı düşkünlük yerilmiştir. Nahl suresi 97. ayette, erkek olsun kadın olsun her mümine yapacağı iyi ve yararlı işler için vadedilen mutluluğu anlatan “güzel hayat” tabiri, kanaatkârlık olarak yorumlanmıştır.

Hz. Peygamber de kanaatkârlığı vadedilen iffet, tokgözlülük ve gönül zenginliği olarak değerlendirmiş (Buhari, Zekât, 18); İslam’la hidayete kavuşup yeterli miktarda rızka sahip olan ve buna kanaat eden kişiyi övgüyle anmış (Müslim, Zekât, 125); “Asıl zenginlik mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.” buyurmuş (Buhari, Rikak, 15) ve kanaatkârlığı şükrün en ileri derecesi saymıştır (İbn Mace, Zühd, 24).

Kanaatkâr; çoğa sevinip aza üzülmeyen, her iki durumda da huzur ve sükûn içerisinde bulunan kimsedir. Kanaat sahibi, azla yetinip fazlasına ihtiyaç duymadığı için insanlardan bir şey isteme mahcubiyetine düşmekten ve başkasına muhtaç olma zilletinden kurtulur. Sadece Allah’tan korkar, ümit eder ve O’na güvenir. Çünkü o, Allah’tan başka hiçbir kimsenin rızık veremeyeceğini ve rızkı engelleyemeyeceğini bilir.

Tasavvuftaki zühd anlayışıyla kanaat birbirleriyle bağlantılıdır. Zühd, dünya-ahiret dengesinde dünyaya karşı mesafeli, ahirete meyilli olmanın teorik kısmını; kanaat ise pratik boyutunu yansıtmaktadır. Kanaat, dünyadan uzaklaşmak, el etek çekmek olarak anlaşılmamalıdır. İslam’ın öngördüğü anlayışa uygun olan hareket tarzı; dünyayı ve nimetlerini putlaştırmadan, bu nimetlerden şükrünü eda ederek meşru yoldan azami derecede faydalanmaktır.

İslam’ın idealize ettiği insan modeli, Kur’an-ı Kerim’in, “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.” (Furkan, 25/67) ayetinde, Allah’ın has kulları tabiriyle kendilerinden övgüyle bahsedilen olgun müminlerdir. Onlar, tüketim bağımlılığı açısından israfın en önemli çarelerinin başında paylaşma kültürünün olduğunu bilirler. Sosyal dayanışma ve yardımlaşma ile hem hayatın kalitesini yükseltirler hem de toplumsal huzura büyük ölçüde katkı sağlar.

Tüketim bilinci kazanma konusunda, çocukluktan başlayarak insanda alışkanlık hâline gelmesi gereken eğitim sürecinin rolü inkâr edilemez. İnsan, meleke hâline gelen bu harcama alışkanlığı sayesinde yaptığı alışverişi niçin ve ne amaçla yaptığının farkına vararak tüketim alışkanlığından kendini koruma becerisi kazanabilir.