TOPLUMSAL VİCDAN VE SANATKÂRANE TAVIR

Emrah ATİŞ

Her toplumsal olay, bireysel bir kaosu ortaya çıkarır. Bu karmaşada çırpınan insan, geçiş süreci içindeyken bir çıkış yolu aramaktan kendini alıkoyamaz. İlkin, durumu tanımlamak ya da en azından anlamaya çalışmak ister. Herkesin kendince bu durum karşısında aldığı bir refleks vardır. Toplumsal felaketler, acı olaylar karşısında kimimiz görmezden gelerek yokmuş gibi davranırız kimimiz dünyanın başımıza yıkıldığını düşünüp yeise kapılırız. Fakat sanatçı kimliğini üzerinde taşıyan kişiler, bu durum karşısında diğer insanlar gibi davranamaz. Meseleyi tanımlamaktan, bilmekten ya da anlamaktan ziyade toplum üzerinde bıraktığı etkiyi, bu etkinin ortaya çıkardığı duygusal karmaşayı idrak etmeye çalışırlar. Sanatçının asıl görevi somut bir arşivcilik değildir. Ya da bir tarihçi gibi yaşanan olayları yorumlamak asli sorumluluk alanında olmamalıdır. Onun işi, toplumun ve bireyin duygularını hissetmektir. Duyguların cesurca, asilce ve samimi bir şekilde yaşanmadığı hiçbir durumda kabulleniş ve şifa aşaması başlamaz.

Bu yazıda “sanatçının toplumsal meseleler karşısındaki duruşu” olgusundan ziyade bu duruşun nasıllığı üzerine bir bahis açmak istiyorum. Çünkü yaşadığı toplumun sevinçlerini, kederlerini, kültürünü, varoluş sancılarını, duruşunu, davalarını, hayatı anlamlandırma yollarını, acılarla baş ediş şekillerini ıskalayan sanatçı başarısız olur. İster roman yazsın ister şiir, ister toplumcu gerçekçi resimler çizsin, sanatçının besleneceği ana kaynak, içinde yaşadığı toplumdur. Bu yüzden toplumu ilgilendiren her meselede, meselenin doğurduğu duygularla hemhâl olmak onun gayriresmî işidir zaten. Tam da burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Bunu nasıl anlatmalı, nasıl işlemeli?

“Ötekinin karanlığını anlatmak-kendi karanlığıyla yüzleşmek.”

Sanatçının en temel çıkmazlarından biri “başkasının karanlığı”nı anlatırken kullandığı koyuluktur. Çünkü biz insan olarak başkasının yanlışını, günahını, nefretini daha koyu algılarız. Fakat mesele bizimle alakalıysa o koyuluk yerini kısmen daha açık bir hâle bırakır. Bu başlığı açmamdaki temel sebep yakın zamanda sinemalarda gösterime giren bir film. Birkaç hafta boyunca sanat camiasının gündemini meşgul eden bu film, bazı eleştirmenler tarafından sinematografik açıdan olumlu olarak eleştirilirken birçok sanatçı tarafından yoğun şekilde olumsuz bir eleştiriye maruz kaldı. Ben ikinci tarafta yer alıyorum. Film, birkaç sene önce yaşanan bir katliamı perdeye taşıyor. Fakat bunu yaparken “ötekinin karanlığını anlatarak” gösterime koyuyor. Film boyunca iki köyde bulunan insanlar içinde hiç kimsenin yüzünün gülmemesi, neredeyse kundaktaki bebeklerden tutun da köyün tüm ihtiyarlarına kadar herkesin bir paranoya hâlinde olması bu tezimizi haklı çıkarıyor. Çünkü yönetmen, tanımadığı bir toplumu kendi zihin sürecince inşa ettiği bir bakış açısıyla anlatıyor. Zaten bölgede yaşayan sanatçı ve eleştirmenlerin neredeyse tümünün karşı durduğu temel mesele bu. Hiçbiri, “bu olayın neden anlatıldığıyla” ilgilenmiyor. Evet, anlatılmalıydı diye ekliyorlar. Fakat bunu bölgeyi bilmeyen, bölgedeki insanların dinle ilişkisini anlamayan, olayın toplumda oluşturduğu duygulardan ziyade yaşananların kendisini kopkoyu bir şekilde anlatmayı seçen bir yönetmen eliyle yapılmasına karşı duruyorlar.

Dostoyevski, Suç ve Ceza’da tarihin en acımasız karakterlerinden birini üretir. Raskolnikov bir katildir. Biri hamile iki kişiyi hunharca katleder. Fakat bu karakteri üretirken ötekinin karanlığını anlatmak yerine kendi karanlığıyla yüzleşmek formunu kullanır. Raskolnikov, kitap boyunca kendi vicdanıyla yüzleşir. Bir katildir fakat aynı zamanda bir insandır. Bu yöntem tabii ki “bir katili aklama çabası” değildir. Yazarın/sanatçının burada yaptığı şey insan doğasını anlama çabasıdır. Bunu yaparken de içinde yaşadığı toplumun sancılarını, neliğini ve ne değilliğini, karakterini, bu suçu işlemeye iten sebepleri gün yüzüne çıkarır. Hepimiz, işlenen bir suç karşısında elimizden geldiği ölçüde tepkimizi ortaya koyarız. Fakat birçoğumuz suçu işleyen kişinin bu toplum içinde büyüdüğünü, içinde taşıdığı karanlığı bizim aramızda çoğalttığını görmek istemeyiz.

“Toplumsal meseleler estetikten yoksun anlatılabilir mi?”

Estetik, sanatın en temel nüvesidir. Sadece sanatın değil yaratılan tüm varlıkların bir estetik bakışla var edildiği görülür. Allah (c.c.), en güzeldir, her şeyi en güzel yaratandır. Bu ilahi tutum, biz insanlara da bir örnek teşkil eder. Bu yüzden hem ilahi kitaplarda hem de peygamberlerin sünnetlerinde bir işi yaparken en güzel şekilde yapmak özendirilir. Buradan yola çıkarsak toplumsal meseleleri anlatırken estetikten yoksun bir metodu kullanmak bir sanatçı için tam anlamıyla faciadır. Estetikten yoksun oluşturulan her eser sadece bir derleme ya da arşiv niteliğinde olur. Böyle bir durumda yazılacak bir romanın, roman tekniği olarak iyi hazırlanması; çekilecek bir filmin de teknik açıdan mükemmele yakın olması arzulanmalıdır.

“Hakikati haykırmak ancak cesurların işidir.”

Sanatçı, yaşanan bir olayla ilgili fikirlerini cesurca söyleyebilmelidir. Bu durum yalnızca sanatçıyla alakalı değildir; içinde yaşadığı toplumun ve toplumsal yönetim mekanizmasının da sorumluluğu altındadır. Bazen baskın görüşe, genel kabule rağmen sanatçının dilinin, kaleminin, boyasının, deklanşörünün keskinliğini

artırması gerekir. Fakat günümüz dünyası maalesef buna pek müsaade etmiyor. “Vela tecessesû!” emri, Kur’an-ı Kerim’de bakiyken sırf toplumsal bir meseleyi dillendiriyor diye birçok sanatçı şahsi hayatındaki hatalarının faş edilmesiyle tehdit ediliyor. Ya da sosyal medyada paylaştığı, beğendiği bir gönderi yüzünden sivil ölüme mahkûm edilebiliyor. Alenen aşağılama, suça teşvik etme, toplumsal norm ve değerleri yok sayma, ırkçılık, görünür şiddet ve küfür… Bu bağlama girmeyecek şekilde her insanın fikrini açıkça beyan etme hakkı olduğu gibi bir sanatçının da -belki biraz daha pozitif bir ayrımcılık yapılarak- fikirlerini en üst perdeden açıklama hakkı vardır, olmalıdır.

“Direniş, bir sanatçının en onurlu duruşudur!”

Uzun yıllardır çeşitli coğrafyalarda bir zulüm hâkim. Bu zalimler, olabildiğince haysiyetsiz ve görünür bir şekilde zulümlerine devam ediyor. Dünyanın genelinde neredeyse bu durum var. Küresel çeteler, emperyalist hezeyanlara kapılan kişiler, siyonist katiller, tüm dünyanın gözü önünde ufacık bebekleri öldürebiliyor, milyonlarca masum sivili yerinden edebiliyor. Modern dünyada sanatçı, tam olarak bu sınavın bir parçası konumunda. Özellikle Batı’daki sanatçılar bu yüzleşmeyle derin bir şekilde karşı karşıyalar. Yıllarca savundukları değerler birer birer paramparça olmuşken birçoğu susmayı tercih ediyor. Susmayıp konuşanlar ise bu çeteler tarafından dışlanıyor, aşağılanıyor, işinden ediliyor ya da çeşitli baskılarla yok edilmeye çalışılıyor. Gazze meselesi uzun bir süre Müslüman Yahudi meselesi olarak algılandı. Fakat geldiğimiz noktada bu işin aslında bir insanlık meselesi olduğu reddedilemeyecek bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Yaklaşık 8 ay önce Özgürlük Filosuyla Gazze yoluna revan oluşumun amaçlarından biri de buydu. Kalemin gücüyle zalimlerin zulümlerini dünyaya duyurabilmek… Filoda birçok aktivistle tanıştım. Bunların bir kısmı kendi ülkelerinde tanınan yazarlardı. Ben kendimi, “Benim kardeşlerim öldürülüyor, tabii ki gideceğim.” diye cesaretlendirirken onlar “Bu zulüm karşısında asla sessiz kalamayız!” diye onurlu bir duruş içindeydi. Birçoğu hâlâ eserlerini yayımlamadı. Çünkü az önce bahsettiğim bazı kaygıları onlar da yaşıyordu. Bu meseleyi bir anlık duygu patlamasıyla dillendirip saman alevi şeklinde duyurmaktan ziyade kalıcı birer esere dönüştürüp hem zalimi hem mazlumu hem de bu yolculuğu gelecek nesillere aktarmayı amaçlıyorlar. Bunu amaçlamanın önemli bir tarafı da şu: Mesele sadece Gazze meselesi değil. Sanatçı, bakış açısı ve ortaya koyduğu eserle topluma bir örneklik sunar. Bu yolculukta ortaya çıkacak tüm eserler, şimdi ve gelecekte yaşanacak olası zulümler için bir ayna, bu zulümler karşısında susmayan insanlar için ise birer direniş reçetesi olacaktır.