ROL MODELLERİMİZ KARAKTERLERİMİZİN MİMARLARI MI?

Muhammed Said DURAN

Psikolog

"İnsan nasıl şekillenir; kişiliği nasıl oluşur?” sorusu, insanlık tarihinin en eski ve en temel tartışmalarından biridir. Felsefe, din, psikoloji, sosyoloji ve eğitim bilimleri bu soruya farklı dönemlerde farklı cevaplar vermiştir. Günümüzde de psikoloji, nörobilim, eğitim ve sosyoloji alanlarında canlılığını koruyan temel bir araştırma konusudur.

Kişiliğin nasıl şekillendiğine dair tartışmalarda mutabık kalınan noktalardan biri insanın yalnızca doğuştan getirdikleriyle değil içinde yaşadığı çevre, örnek aldığı kişiler (rol model) ve bilinçli tercihleriyle de biçimlendiğidir. Bu nedenle rol model meselesi, hem klasik felsefenin hem de İslam düşüncesinin önem verdiği bir insan yetiştirme problemidir.

Modern psikoloji de rol modellerin kimlik oluşumunda önemli olduğunu vurgular. Bir çocuğun “Ben kim olacağım?” sorusuna “Kime benzeyeceğim?” sorusuyla birlikte cevap aradığını söyler. Bu “Kime benzeyeceğim?” sorusunun psikoloji literatüründeki karşılığı büyük ölçüde “özdeşim”dir. Peki nedir bu özdeşim? Temel anlamıyla “kopyalama, taklit etme, örnek alma” gibi anlamlara gelen özdeşim kavramı, özellikle kimlik gelişimi döneminde bireyin hayranlık duyduğu, değer verdiği veya güçlü bulduğu bir kişinin bazı özelliklerini taklit etmesi, benimsemesi ve kendi kişiliğine katmasıdır. Bu süreç çoğu zaman bilinçli değildir ve taklitle sınırlı kalmaz; kişi zamanla onun gibi düşünmeye, hissetmeye ve davranmaya başlar.

İlk çocukluk döneminde yürüme, konuşma, gülme gibi temel davranışlar özdeşim yoluyla öğrenilir. Benlik inşasının yoğunlaştığı ergenlik döneminde ise özdeşim daha derin bir hâl alır. Çocuk, anne babadan ruhsal olarak ayrışırken boşlukta kalmaz; yeni modeller aramaya başlar. Artık mesele sadece davranış değil, kimliktir. Gencin zihnine “Nasıl biri olmalıyım? Hayatımın amacı ne? Başarı nedir? Güç nedir? Değerli olmak ne demektir?” gibi sorular sökün eder. Bu soruların cevapları hazır olmadığı için genç, çevresindeki insanları gözlemlemeye başlar. Bir öğretmen, sporcu, sanatçı, dinî şahsiyet, sosyal medya fenomeni, aile büyüğünün yanında kurgu bir karakter bile rol model hâline gelebilir.

Rol Model Değil Vitrin Modeli

Eskiden bu modeller daha çok; aile büyükleri, öğretmenler, mahallede saygı duyulan kişiler, tarihî şahsiyetler iken bugün bu boşluğu çoğu zaman sosyal medya dolduruyor. Yani algoritmalar, farkında olmadan gençlerin özdeşim kuracağı kişileri belirliyor. Genç, her gün saatlerce aynı kişileri izlediğinde onların konuşma biçimlerini, hayata bakışlarını, başarı anlayışlarını, tüketim alışkanlıklarını, mizahlarını, değer algılarını ve ahlaki sınırlarını içselleştirmeye başlıyor. İşte özdeşim tam da burada gerçekleşiyor. Bu yüzden rol model seçimi, aslında “değer” seçmektir. Yani bir bakıma özdeşim, görünmez bir terzidir; insan farkına varmadan karakterini diker. Her hayranlık, kişiliğimizin kumaşına atılmış yeni bir ilmek gibidir. Rol model seçmek, aynı zamanda onun temsil ettiği değerleri kendi karakterine davet etmektir.

Evet, kalbimiz kimi hayranlıkla seyrediyorsa zamanla ona doğru şekillenmeye başlar. “Kimi takip ediyorum?” sorusu, “Bu takip beni nasıl bir insana dönüştürüyor?” sorusunu da içerir. Bu yüzden algoritmaların sürekli sorduğu “Kimi izlemek istiyorsun?” sorusunu ”Kime dönüşmek istiyorsun?” şeklinde düşünmek gerekir.

Peki bugünün rol modelleri neden futbolcular, influencerlar, oyuncular veya şarkıcılar? Çünkü sistem artık başarıyı ve değeri; takipçi sayısı ve etkileşim, izlenme ve görünürlük, para ve lüks yaşam üzerinden okuyor. Hâl böyle olunca bir genç, takip ettiği insanları gerçek anlamda tanımıyor; sadece başarı anlarını, filtrelenmiş fotoğraflarını, ödül törenlerini, tatillerini, arabalarını görüyor. Yani kişiyi değil “hayatının vitrini”ni model alıyor. Bu yüzden de başarının bedelini veya kazanırken kaybettiklerini görmüyor. Başarı yalnızca sonuç değildir. Neyi elde ettiğin kadar onu nasıl elde ettiğin; hedefe varmak kadar hedefe hangi insan olarak vardığın da önemlidir. Başarı ve değeri; ahlak, niyet, sabır, ilim ve hizmet ile birlikte değerlendirir.

İslam’ın Özdeşim Anlayışı

Gerçek şu ki özdeşim fıtri ve kaçınılmazdır; mesele, kiminle özdeşim kurduğumuzdur. Dikkatle takip ettiğimiz, merak ve muhabbet beslediğimiz kişiler, zamanla karakterimizin mimarlarından biri hâline gelir. Bu yüzden gençlere yalnızca “Kötü örneklerden uzak durun.” demek yeterli değildir. Onları, hayranlık duyabilecekleri “gerçek” şahsiyetlerle tanıştırmak gerekir.

Yapılan araştırmalar gençlerin tarihî ve ahlaki şahsiyetlerle doğru özdeşim kurmalarının kimlik gelişiminde önemli bir rol oynadığını; Kur’an’da sunulan örnek şahsiyetlerin ise inanç, cesaret, iffet ve kararlılık gibi nice değerlerin somut temsilleri olarak ele alındığını göstermektedir.

Örneğin Hz. Yusuf, insanın hayatın farklı sınavları karşısında nasıl bir ahlak geliştirmesi gerektiğini gösteren kapsamlı bir modeldir. En yakınları tarafından kötülüğe uğrar, kuyuya atılır, köle olarak satılır, iftiraya uğrar, hapse girer. Tüm bunlara rağmen hiçbir aşamada Allah’a isyan etmez, umudunu kaybetmez. Günahın cazibesine rağmen iradesini korur. Ahlakı, dış baskıyla değil iç denetimle sürdürür. Öyle ki Mısır’a sultan oluşundan ziyade sabrıyla, iffetiyle, tevekkülüyle anlatılır ve övülür. Asıl başarısı, yalnız kaldığında bile ahlakını koruması, intikam alma fırsatı elindeyken affetmeyi seçmesidir. Özellikle genç yaşta ağır sınavlarla karşılaşıp ahlaki duruşunu koruması, onu Kur’an’daki dikkat çekici rol modellerden biri hâline getirir.

Hz. İbrahim de pek çok açıdan mükemmel bir rol modeldir. O, hakikati arayan, sorgulayan, teslim olan ve bu uğurda fedakârlık gösteren bir kişiliği temsil eder. Hz. İbrahim, toplumunun inançlarını körü körüne kabul etmez. Ona göre inanç taklitten değil bilinçten doğmalıdır; insan aklını kullanarak hakikati araştırmalıdır. Hayatının merkezinde Allah’ın birliğini savunmak vardır. Putperest toplumuna karşı çıkar, zalim bir kral karşısında inancını cesaretle savunur. Kur’an’ın çizdiği Hz. İbrahim profili, “korkusuz ama saldırgan olmayan; kararlı ama hikmetli bir mücadele”yi temsil eder. Bu yönüyle, çoğunluğun yanlışına karşı tek başına durabilmenin sembolüdür. Aynı zamanda cömertliği ve misafirperverliğiyle tanınan Hz. İbrahim, paylaşma kültürünün en güçlü sembollerinden biridir. Dilimizdeki herkese açık, bol, bereketli misafir sofrası anlamındaki “Halil İbrahim sofrası” tabiri de buradan gelmektedir.

Mekke’nin en zengin ve en itibarlı gençlerinden biri olan Musab b. Umeyr’in hayatı da imanın insanı nasıl dönüştürdüğünün güçlü örneklerinden biridir; iman uğruna fedakârlık, temsil kabiliyeti, eğitimcilik ve dava bilinci açısından dikkat çekicidir. Musab, İslam’ı kabul ettikten sonra ailesinin desteğini kaybeder, her şeyden mahrum bırakılır, işkence ve baskı görür. Buna rağmen inancından vazgeçmez. Davası uğruna kişisel konfor ve ikbalinden memnuniyetle feragat eder. Hz. Peygamber, onu genç yaşta Medine’ye öğretmen ve davetçi olarak gönderir. Musab insanlarla “kavl-i leyyin” suretinde iletişim kurar, sertlik yerine hikmeti tercih eder. Onun çalışmaları sayesinde Medine’de İslam kısa sürede geniş bir kabul görür. Sadece tebliğ etmez; insan yetiştirir, toplumsal dönüşüme öncülük eder. Tebliğ ve temsil konusundaki örnekliği dolayısıyla İslam tarihindeki ilk öğretmenlerden biri olarak anılır.

Hz. Peygamber’in Seyfullah (Allah’ın kılıcı) ünvanı verdiği meşhur kumandan Halid bin Velid, İslam tarihinde kararlılık, cesaret ve tevazu ile öne çıkan sahabilerdendir.

Hz. Aişe validemiz, İslam tarihinde sadece Hz. Peygamber’in eşi olarak değil; ilim, eğitim, muhakeme, ibadet ve toplumsal sorumluluk bakımından örnek kabul edilen önemli şahsiyetlerden biridir. Onun örnekliği, özellikle bilgiye verdiği değer ve dini doğru anlama çabası etrafında şekillenir. Dinî meseleleri dikkatle araştırmayı, ezbercilik yerine anlamayı, merak etmeyi teşvik eden bir örneklik sunar. Hz. Peygamber’in vefatından sonra birçok sahabi ve tabiin ondan ders alır, evi âdeta bir ilim merkezi hâline gelir. Bu yönüyle İslam tarihinin ilk büyük kadın eğitimcileri arasında kabul edilir.

İslam düşünce tarihinin en etkili âlimlerinden biri olan İmam Gazali’nin örnekliği, hakikati arama cesareti, ilim-amel bütünlüğü, nefis muhasebesi ve ihlas arayışında yatar. Gazali; taklit yerine tahkik, ezber yerine kavrayış, şöhret yerine hakikat arar.

Görünür Olmak Değerli Olmakla Eşitlendi

İnsan zihni tanınmaya, görülmeye, fark edilmeye duyarlı yaratılmıştır. Dolayısıyla “görülmek istemek” patolojik değildir. Sorun, bunun “Var olmak için görülmek gerekir.” inancına dönüşmesidir. Hiç şüphesiz modern çağın en güçlü psikolojik yanılsamalarından biri de görünür olmayı değerli olmakla eşitlemesidir. Tarih boyunca insanlar değerlerini aileleri, meslekleri, karakterleri ve ilişkileri üzerinden kuruyorlardı. Bugün ise sosyal medya ve dijital kültür, görünürlüğü başlı başına bir sermayeye dönüştürdü. Bu sermayeden pay alamadığını düşünenler ise sahte bir ihtiyacın ızdırabını çekiyorlar. Ayrıca, sosyal medya insanın referans grubunu olağanüstü genişletti. Eskiden kişi, kendini mahallesindeki elli kişiyle kıyaslıyordu, şimdi ise binlerce insanın özenle seçilmiş hayat kesitleriyle kıyaslıyor. Bu çarpıtılmış “sosyal mukayese” ise sıradanlığın artık normal hayatın doğal hâli olmaktan çıkıp başarısızlık gibi algılanmasına sebep oluyor. Oysa insanlığın büyük kısmı tarih boyunca görünmeden yaşadı ama görünmeden yaşamak değersiz yaşamak anlamına gelmedi. Bir öğretmen, bir baba, bir anne, bir marangoz, bir imam, bir hemşire... Çoğu tarihe geçmese bile yüzlerce insanın hayatına dokunurlar. Etkileri görünür değildir ama gerçektir. Yani bir bakıma dünyanın en değerli insanlarının önemli bir kısmını hiç tanımıyoruz. Bir annenin çocuğuna gösterdiği sabır, bir babanın helal yolda ailesinin geçimi için sessizce çalışması, yaşlı bir komşuya kimseye söylemeden yapılan iyilikler... Bunların hiçbiri algoritmalara düşmez, milyonlarca görüntülenmez. Ama medeniyet ve irfan bunlarla inşa edilir, bunların üzerinde yükselir.

Yaptığım görüşmelerde “sıradan biri” olmaktan, “sıradan hayatlar” yaşamaktan dert yanan insanlarla karşılaşıyorum. Bu “sıradan” kelimesi çoğu zaman nesnel bir tanımlamadan ziyade -maalesef- aşağılayıcı bir öz değerlendirmeyi içeriyor. Bir insanın düzenli çalışması, ailesine emek vermesi, dürüst olması, arkadaşına sadık olması dışarıdan sıradan görünebilir. Fakat bunlar psikolojik ve ahlaki açıdan oldukça emek ve irade isteyen davranışlardır. Bu anlamda sıradanlığı kendi hâlinde, gösterişten uzak sade bir hayat sürmeye çalışmak olarak anlamayı tercih edersek buradan kendimize ve hayatımıza dair kıymetli bir memnuniyet ve şükran duygusu çıkarabiliriz.

Ayrıca insanlar, görünür olmayı değil de “şahit olunmayı” arıyor olabilirler. Bu ikisi aynı şey değil. Görünür olmak kalabalıkların seni izlemesidir. Şahit olunmak ise en az bir kişinin seni gerçekten anlamasıdır. İnsan ruhu bu ikinciye çok daha fazla ihtiyaç duyar. Yüz binlerce takipçisi olup yalnız hisseden insanlar bunun örneklerinden biridir. Buna karşılık küçük bir çevresi olan ama gerçekten ilişki kuran insanlar çok daha sağlam bir benlik duygusu geliştirebilirler. Ayrıca görünürlük arttıkça kişi bir süre sonra daha fazla beğeniye, daha fazla takdire, daha fazla tanınmaya ihtiyaç duyar. Buna karşılık değer duygusu karakter, ilişkiler, üretkenlik ve anlam üzerine kurulduğunda daha sağlıklı ve istikrarlı bir zemin kazanır.

Son olarak, bana göre modern çağın en sessiz ama en önemli erdemlerinden biri “kendi hâlinde” görülmeden de iyi kalabilmektir. Başkalarının alkışına ihtiyaç duymadan dürüst olmak, emek vermek, iyilik yapmak ve anlamlı bir hayat sürdürmek kolay değildir. Fakat ruhsal olgunluk biraz da burada başlar: Değerini vitrinden değil yaşamının özünden alabilmek.