RİTÜELLERİN İNŞA ETTİĞİ İNSAN: İRFAN, GELENEK VE AİLENİN PSİKOSOSYAL MİRASI

Prof. Dr. Ekmel GEÇER

Marmara Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi

İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Aksine anlam arayan, aidiyet hisseden, ilişkiler kuran, katkı sunan ve hayatını semboller aracılığıyla inşa eden bir varlıktır.

Günümüz yaşam biçimi, içinde bulunduğumuz modern çağ, aslında bize insanın yaşadığı en büyük paradokslarından birini gösteriyor. Birey, pek çok konuda her zamankinden daha fazla özgürlüğe sahip olmasına rağmen kendisini daha yalnız, kaygılı ve anlamsız hissediyor. Teknolojik gelişmelerle her şeyi daha hızlı yapıyor, bilgiye daha kolay ulaşıyor ve bir noktadan diğerine daha hızlı varabiliyoruz. Yalnızlığın, insanı yücelten derinlikli bir inziva olduğunu bilsek de iletişim araçları sayesinde onu da unutmuş durumdayız. Özellikle şehirli insanın yaşam standartları hayli yükselmiş durumda. Ne var ki bunlara rağmen insanlar psikolojik iyi oluşlarını korumakta, uzun süren mutluluklar yakalamakta ve gönüllerini huzurlu kılan kanaat ve tatmine varmakta giderek daha fazla zorlanıyorlar. Depresyon, kaygı bozuklukları, yalnızlık, geleceğe dair karamsarlık ve hassaten varoluşsal boşluk etrafımızı daha çok sarmalamış gibi.

Modern insan, hayatını anlamlandıran ritüelleri, gelenekleri ve irfan mirasını büyük ölçüde kaybetmiş görünmektedir. Koreli düşünür Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair adlı eserinde modern insanın en büyük kayıplarından birinin ritüeller olduğunu ifade eder. Ona göre ritüeller yalnızca tekrar edilen davranışlar değildir; onlar hayatı anlamlı kılan, zamanı düzenleyen ve insanı dünyaya bağlayan sembolik yapılardır. Daha ilginç ve çarpıcı bir vurgusu vardır Han’ın: Religion (din) kavramının Latince religare (yeniden bağlamak) ve relege (düzenlemek) köküne işaret ederek dinin, insanı aşkın olanın yanında zamana, topluma ve kendi varoluşuna bağlayan ve kişinin duygularını ve diğer insanlarla ilişkisini düzenleyen bir sistem kurduğunu vurgular. Bu bakımdan ritüeller, hayatın akışına anlam ve süreklilik kazandıran, duyguları yatıştıran, davranışları düzenleyen ve bireyin iç dünyası ile dış dünyası arasında uyum sağlayan psikososyal bağlardır. Bu çerçeveden baktığımızda bayramlardaki kahvaltı sofralarımızın, camilerdeki buluşmalarımızın, iftarlarımızın, aile aktivitelerimizin ve hatta bazen gereksiz gördüğümüz kutlamalarımızın aslında ne kadar kıymetli olduğunu görebiliriz. Ritüeller ortadan kalktığında birey, süreklilik hissini de kaybeder. Hayat, parçalanmış deneyimlerin toplamına dönüşür. Günler birbirine benzer; anlam bakımından birbirinden kopuk hâle gelir. Tam da bugünkü sosyal medyada gezinmelerimiz gibi zaman artık yaşanan değil tüketilen bir şeye dönüşür. Aidiyet duygusu zayıflar ve yalnızlık artar. Sorumluluk bilinci ve çevreye katkı sunarak iyileşme biçimi yerini bireysel haz arayışına bırakır. Böyle bir zeminde insan, yalnızca geçmişiyle ve çevresiyle değil kendi iç dünyasıyla da bağını kaybetmeye başlar. Oysa ritüeller, hayatın akışına düzen kazandıran görünmez iskelet gibidir; zamanı anlamlı bölümlere ayırır, duyguları yatıştırır ve insana “ait olduğu” hissini yeniden kazandırır.

Aslında bütün bunlar, İslam’daki irfan geleneğinin ve Anadolu’da yaşatılan toplumsal geleneklerin yüzyıllardır dile getirdiği hakikatin farklı bir ifadesidir. İslam, insanı toplumsal çevresiyle ilişki içerisinde ele alır. Hatta Fecr suresinde (29-30), “Böylece has kullarımın arasına katılarak cennetime gir.” buyrularak iyi insanlarla olmak şartıyla toplumsal ilişkinin insanı cennete götüreceğinden bahseder. Bu nedenle İslam'da insan yalnızca yaşayan değil; kulluk eden, anlam yükleyen ve arayan, irtibat içinde olan, katkı sunan, bireysel ve toplumsal iyileşme için çaba sarf eden, sorumluluk üstlenen ve en sonunda kendisini aşan bir varlıktır.

Çokça dile getirdiğimiz “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Rad, 13/28) ayeti de aynı şeye işaret eder. Ayetin bireysel zikri, yalnız olarak Allah’ı anmayı vurguladığını düşünebiliriz. Ancak burada dahi ritüele, sürekli ve birlikte yapılan anlamlı rutine bir vurgu var. Bu ayet bireysel huzurun yanında psikolojik regülasyonun temelini de ortaya koyuyor. Modern psikoloji, duygu düzenlenmesini (emotional regulation) psikolojik sağlamlığın önemli belirleyicilerinden biri olarak kabul ediyor. Kur’an ise yüzyıllar öncesinden insanın iç dünyasının düzenli ibadet, zikir ve manevi bağ sayesinde sükûnete kavuşacağını haber veriyor.

Ritüeller Neden İnsanı İnşa Eder?

Psikoloji literatüründe ritüeller; belirli aralıklarla tekrarlanan, sembolik anlam taşıyan ve çoğu zaman sosyal olarak paylaşılan davranış örüntüleri olarak tanımlanıyor. Bu noktada ritüel ile rutini birbirinden ayırmak gerekir. Her ikisi de yaşamı düzenleyen, belirsizliği azaltan ve bireye süreklilik hissi kazandıran “tekrar eden” davranışlar olsa da ritüeller rutinden farklı olarak daha güçlü bir anlam, niyet ve aidiyet boyutu taşır. Rutinler çoğunlukla günlük yaşamı kolaylaştıran işlevsel alışkanlıklardır. Ritüeller ise bireyin kendisiyle, ailesiyle, toplum ve aşkın değerlerle bağ kurmasını sağlayan sembolik pratiklerdir. Bu nedenle her ritüel belirli ölçüde bir rutin içerirken her rutin bir ritüel değildir. Ritüeli ritüel yapan şey, davranışın tekrarından ziyade ona yüklenen anlam, taşıdığı amaç ve kurduğu derin bağdır.

Her sabah ailesiyle kahvaltı yapan bir çocuk, yemeğin yanında aidiyet duygusunu öğreniyor. Akşam evine döndüğünde sıcak yemek ve kurulmuş sofra gören bir aile ferdi yalnızca karnının doyacağı heyecanına kapılmıyor; huzuru, samimiyeti ve tebessümü bularak dinleneceğine de inanıyor. Bayramda ya da herhangi bir günde dedesinin elini öpen genç yalnızca bir geleneği yerine getirmiyor; saygıyı, tevazuyu ve kuşaklar arası bağı içselleştiriyor. Birlikte çıkılan yürüyüşte sadece kaygı ve depresyon giderilmiyor; bağ kuruluyor ve güven tesis ediliyor. Ailece akşam namazı kılan insanlar yalnızca ibadet etmiyorlar; ortak bir anlam etrafında birleşerek iki cihana dair umut inşa ediyorlar. Ritüeller, kopmaya yüz tutan ya da görünmeyen psikolojik bağları yeniden sağlamlaştırıyor.

Pozitif psikoloji, psikolojik iyi oluşu yalnızca mutlu olmak olarak tanımlamıyor. Zira yalnızca hazza odaklanan mutluluk kalıcı değildir. İnsan, ancak kendisinden daha büyük bir amaca hizmet ettiğinde derin ve sürdürülebilir bir iyi oluş yaşayabiliyor. Gerçek iyi oluş; anlam sahibi olmak, güçlü ilişkiler kurmak, sorumluluk üstlenmek ve topluma katkıda bulunmakla ilişkilendiriliyor. Son yıllarda geliştirilen “sosyal iyi oluş” yaklaşımı da bireyin yalnızca kendisine değil; ailesine, toplumuna ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek iyi oluşunu sürdürülebilir hâle getirmesini savunuyor. Benzer şekilde, Alfred Adler’in “sosyal ilgi” kavramı da ruh sağlığının merkezine bireyin topluma katkısını yerleştirir. Burada sosyal ilgi, bireyin kendini insanlığın ve toplumun ayrılmaz bir parçası olarak görmesi, empati kurabilmesi ve diğer insanlarla iş birliği içinde topluma katkı sağlama kapasitesidir. Bu nedenle Adler’e göre gerçek olgunluk, bireysel başarının yanında başkalarının hayatına dokunabilmektir. Sosyal ilgi; insanın kendisini toplumun bir parçası olarak görebilmesi ve başkalarının iyiliğini önemseyebilmesidir. İnsan, başkalarıyla bağ kurabildiği ölçüde psikolojik olarak sağlıklıdır.

İslam irfanı da aynı hakikati asırlar önce farklı kavramlarla dile getirmiştir. Kur’an-ı Kerim, “…İyilik ve takva üzere yardımlaşın…” (Maide, 5/2) buyurarak bireyi kendi mutluluğunun yanında toplumsal iyiliğin inşasından da sorumlu tutar. Bir başka ayette ise “…Kim bir canı yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur…” (Maide, 5/32) ifadesiyle, bireyin başkasının hayatına dokunmasının, ona yardım etmesinin taşıdığı büyük değere işaret edilir. Hz. Peygamber de “İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır.”, “Kim bir müminin dünya sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir.” ve “Sizden biri, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” hadisleriyle insanın olgunluğunu yalnızca bireysel ibadetleriyle değil başkalarının hayatına kattığı iyilikle ölçmüştür. Psikolojinin bugün “sosyal ilgi” ya da “sosyal iyi oluş” olarak kavramsallaştırdığı yaklaşım, İslam irfanında merhamet, diğerkâmlık, infak, komşuluk ve kardeşlik ahlakı içerisinde çok daha kapsamlı bir hayat anlayışı olarak yüzyıllardır yaşatılmaktadır.

Bu anlayış, mümini yalnızca kendi kurtuluşunu düşünen bir varlık olmaktan çıkarır. Müslüman; komşusunun açlığından, akrabasının yalnızlığından, yetimin gözyaşından, yaşlının duasından, kırılan bir kalpten, susuz bırakılan bir canlıdan ve bir gencin umudundan da kendisini sorumlu hisseder. Nitekim Hz. Peygamber, “Güler yüz sadakadır.”, “İki kişinin arasını bulman sadakadır.”, “Yoldan eziyet veren bir şeyi kaldırman sadakadır.” ve “Din kardeşine yardım etmen sadakadır.” buyurarak insanın başkasının hayatına dokunan her iyiliğini ibadet olarak değerlendirmiştir. Böylece ibadet, yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen dinî ritüellerle sınırlı kalmaz; merhamet, yardımlaşma, nezaket ve sorumlulukla örülmüş bütün bir hayat tarzına dönüşür. Cuma namazında aynı safta omuz omuza durmak, ramazan sofralarında aynı lokmayı paylaşmak, bayramlarda komşu ve akrabalarla buluşmak, hastaları ziyaret ederek hâllerini sormak ve ihtiyaç sahiplerinin elinden tutmak; bireyi hem Allah’a hem de topluma bağlayan anlamlı ritüellerdir. Bu ritüeller, bireysel iyi oluşu sosyal iyi oluşla buluşturur. İnsanı yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık olmaktan çıkarıp başkalarının iyiliğiyle de huzur bulan bir şahsiyete dönüştürür.

İrfan Geleneği: Bilgiden Önce Hikmet, Davranıştan Önce Karakter

Modern eğitim, zihinleri bilgiyle doldururken ruhları kurutuyor; hayata dair becerileri, nezaketi ve doğaya saygıyı öksüz bırakıyor. Unutulmamalıdır ki insan, salt bilgiyle değil ahlak ve beceriyle harmanlandıkça kemale erer. Bilginin hikmete dönüşebilmesi için yaşanması, tecrübe edilmesi ve karaktere sirayet etmesi gerekir. İrfan, tam da bu noktada devreye girer. İrfan, bilen insan değil bildiğiyle yaşayan insan yetiştirmeyi hedefler.

İslam medeniyetinde aile, yalnızca neslin değil irfanın, ahlakın ve hikmetin de aktarıldığı ilk mektep olarak görülmüştür. Çünkü insanın karakteri, öğütlerden ziyade tekrar eden yaşantılarla şekillenir. Bugün, gelişim psikolojisi de aile içi ritüellerin çocukların psikolojik gelişimindeki belirleyici rolünü ortaya koymaktadır. Araştırmalar, düzenli aile ritüellerine sahip çocukların stresle daha sağlıklı başa çıktıklarını, daha yüksek benlik saygısı geliştirdiklerini, daha güçlü aidiyet duygusuna sahip olduklarını ve sosyal ilişkilerde daha başarılı olduklarını göstermektedir. Bunun temel nedeni, çocukların değerleri işiterek değil yaşayarak öğrenmeleridir. Anne babasının yemeğe besmeleyle başladığını gören çocuk, şükrü yalnızca bir kavram olarak değil hayatın doğal bir parçası olarak benimser. Büyüklerine hürmet edildiğine şahit olan çocuk, saygının teorisini değil gündelik hayattaki karşılığını öğrenir. Misafirin tebessümle karşılandığı, ihtiyaç sahibinin elinin boş çevrilmediği bir evde büyüyen çocuk cömertliği ve paylaşmayı nasihatler yoluyla değil hayatın olağan akışı içinde içselleştirir.

Bu nedenle ailede sürdürülen her anlamlı ritüel, tekrar edilen bir davranış olmasının yanında çocuğun kimliğini, değer dünyasını ve hayata bakışını sessizce inşa eden görünmez bir eğitim sürecidir. İrfan geleneği ise bunu asırlar önce “Hâl ilmi kâl ilminden tesirlidir.” sözüyle ifade etmiştir. Çünkü insan, anlatılan kadar değil yaşanılan kadar öğrenir. Bu nedenle irfan ve gelenek, geçmişten kalan donmuş davranışlar bütünü değildir. İrfan, nesiller boyunca sınanmış psikolojik bilgeliğin bugüne taşınmasıdır. Her ritüel, aslında görünmeyen bir eğiticidir.