RABBİNİN ADIYLA ÖĞRENMEK
Dr. Halil KILIÇ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ
“İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır.”
(İbn Mace, Mukaddime, 17 [224])
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri, öğrenme kabiliyetidir. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi (Bakara, 2/31), insanın bilgiyle değer kazanan bir varlık olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insan kendisini, çevresini ve Rabbini ancak öğrenerek tanıyabilir; yeryüzünü imar etme sorumluluğunu da ancak ilimle yerine getirebilir. Bu sebeple İslam, ilme büyük değer vermiş; onu yalnızca bilgi edinmenin değil bilinçli kulluğun ve insanlığa faydalı olmanın da temel vasıtası kabul etmiştir. Bu sebeple Allah Resulü (s.a.s.), “İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır.” buyurarak ilmi sadece teşvik edilen bir fazilet olarak değil yerine getirilmesi gereken dinî bir sorumluluk olarak nitelendirmiştir. Ancak burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus vardır: Her Müslüman’ın öğrenmesi gereken ilim nedir?
Bu sorunun cevabı, insanın yaratılış gayesinde saklıdır. Yüce Allah, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56) buyurmaktadır. Demek ki insanın bu dünyadaki en temel vazifesi Rabbini tanımak ve O’na kulluk etmektir. Fakat bilmeden tanımak, öğrenmeden kulluk etmek mümkün değildir. Kime, niçin ve nasıl ibadet edeceğini bilmeyen bir kimsenin kulluğunu hakkıyla yerine getirmesi düşünülemez. İşte bu sebeple her Müslüman’ın iman esaslarını, ibadetleri ve günlük hayatında karşılaşacağı dinî hükümleri öğrenecek kadar ilim tahsil etmesi farz-ı ayndır. Yani her bir Müslüman’ın bizzat yapmakla mükellef olduğu bir vazifedir. Namaz kılan kimsenin namazın hükümlerini, ticaret yapanın helal ve haramı, aile kuranın aile hukukunu öğrenmesi bir tercih değil dinî bir yükümlülüktür.
Öte yandan yeryüzünün sadece bir ibadethane değil aynı zamanda Müslümanlar tarafından imar edilmesi gereken bir yaşam alanı olduğu gerçeği, karşımıza farz-ı kifaye olan ilimleri çıkarır. Yüce Allah, insanı yeryüzünün halifesi kılmış ve orayı imar etme görevini (Hud, 11/61) insana yüklemiştir. Dünyanın yaşanabilir, adil ve müreffeh bir yer olması için tıp, mühendislik, astronomi, matematik, hukuk, ziraat vb. dünyevi ilimlerin de öğrenilmesi şarttır. Toplumun ihtiyacını karşılayacak oranda doktorun, mühendisin, bilim insanının, tüccarın ve sanatkârın yetişmesi farz-ı kifayedir. Eğer bir toplumda bu alanlarda yetkin insanlar yetişmezse o toplumun tamamı dinen sorumlu olur. Dolayısıyla Müslüman için tıp fakültesinde anatomi çalışmakla medresede fıkıh okumak arasında, niyet Allah rızası olduğu müddetçe ibadet değeri açısından bir fark yoktur.
Ne var ki İslam’ın ilme bakışı, modern dünyanın seküler ve maddeci yaklaşımından kökten ayrılır. Bugün modern dünya, ilmi ve bilimi salt bir güç devşirme, daha çok tüketme ve tabiata hükmetme aracı olarak görmektedir. Oysa her bir öğrenme faaliyetinin arkasında yüce bir amaç olmalıdır: O da yalnızca Rabbin rızasıdır. Allah’ı bilmeden, O’nun rızasını hedeflemeden, sadece dünyevi kaygılarla, makam, şöhret ya da servet arzusuyla yapılan bir öğrenme yolculuğu, kişiyi aydınlığa değil helake sürükleyecektir. İşte bu problemin çözümü Kur’an’ın ilk inen ayetinde saklıdır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak, 96/1) Bu ilahi emir, ilmin yönünü de belirlemiştir: Müslüman; okurken, araştırırken, üretirken ve keşfederken Rabbini unutmayan insandır. Onun öğrendiği her bilgi, Allah’ın kudretini ve hikmetini daha yakından tanımasına vesile olmalıdır. Unutulmamalıdır ki gerçek ilim, insanı kibre değil tevazuya, inkâra değil yakine, gaflete değil kulluğa götüren ilimdir.
Bilginin arttığı çağımızda insanlığın aynı ölçüde huzuru yakalayamadığını da görmekteyiz. Savaşlar, çevre felaketleri, ahlaki yozlaşma ve en önemlisi de kulluktan uzaklaşma giderek artmaktadır. Bu tablo bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Bilgi tek başına insanı kurtarmaya yetmez. Bilginin ahlakla, vicdanla ve Allah bilinciyle birleşmesi gerekir. Aksi takdirde sadece daha fazla kazanmayı hedefleyen bir mühendis, insan hayatını tehlikeye atan binalar inşa edebilir. Mesleğini yalnızca kazanç kapısı olarak gören bir doktor, merhametini kaybedebilir. Bilgisini güç elde etmek için kullanan bir bilim insanı, insanlığa fayda yerine zarar verebilir. Mikroskop altında bir hücreyi inceleyen biyolog, oradaki akıl almaz işleyişi, moleküler makineleri ve ilahi mucizeleri görüp secdeye kapanacağı yerde, “Bunlar tesadüfen, kendiliğinden oluştu.” diyerek ateist bir düşünceye saplanabilir. İşte bunun için Kur’an’ın ilk emri, ilmi Allah’tan bağımsız bir faaliyet hâline getirmemiş; onu Rabbin adıyla başlaması gereken bir yolculuk olarak tanımlamıştır.
Netice itibarıyla “İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır.” nebevi fermanı, sıradan bir tavsiye değil Müslüman’ın hayatını şekillendiren temel ilkelerden biridir. Dinî ilimlerle ruhumuzu sarsan gafletten uyanırken dünyevi ilimlerle de ümmetin ve insanlığın dertlerine derman üretmekle mükellefiz. Ancak unutmamalıyız ki fıtratına yabancılaşmış, yaratıcısını inkâr eden ya da O’nu hayatın dışına iten bir bilgi, insanlığı huzura kavuşturamaz. İlk vahyin öğrettiği gibi okumaya “Rabbinin adıyla” başlayanlar, öğrendikleri her bilgiyi hem dünyalarına hem de ahiretlerine değer katan bir amele dönüştüreceklerdir.
Bu vesileyle yeni bir eğitim ve öğretim yılının başladığı şu günlerde; Rabbinin adıyla okumayı ve öğrendiği her bilgiyi O’nun rızasına ulaştıran bir vesile kılmayı başarabilen öğrencilerden, ilmi sadece zihinlere değil gönüllere de nakşeden öğretmenlerden ve evlatlarını ilimle, hikmetle ve güzel ahlakla yetiştirmeye çalışan anne babalardan olmayı Yüce Rabbimizden niyaz ediyoruz.