PROF. DR.

FATIMA BETÜL BAŞTÜRK    

İLE SÖYLEŞİ

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Ağız ve dişlerimizdeki bir problem, kalp krizinden şeker hastalığına kadar tüm vücudumuzu nasıl etkiliyor? Diş sağlığı ile genel sağlığımız arasındaki bu gizli bağı bize nasıl anlatırsınız?

Çok sevdiğim atasözlerinden biridir: “Can boğazdan gelir.” Ben bunu sadece yediğimiz yemek olarak algılamıyorum. Beraber şöyle bir senaryo düşünelim: Bir kişinin sağ tarafta bir veya daha fazla dişi eksik. Senelerdir de alışmış. Sürekli sol tarafıyla çiğniyor. Zaman içerisinde sol taraftaki çiğneme kasları güçlenerek boyları kısalıyor. Bunu dengelemek için boyun kasları devreye giriyor. Onu dengelemek içinse geri kalan sistemin hepsi normalin dışında çalışmaya başlıyor. Bu durum omurgaya kadar ilerliyor. Dolayısıyla aslında bir dişin bile eksikliği sistemde zamanla artan bir yük hâline geliyor.

Ayrıca, çürüklerin ilerlemesiyle oluşan çene kemiği enfeksiyonlarının ve ağız bakımının yetersiz olmasıyla ilerleyen diş eti hastalıklarının kalp krizi gibi pek çok sistemik durumu tetiklediği biliniyor. Bu konuda çok sayıda çalışma bulunmakta. Dişlerin hepsinin bağlandığı bir beden var. Onları bedenden ayrı düşünmek büyük bir hata olur.

Toplum olarak dişimiz ağrımadan doktora gitmiyoruz. Bu “son ana bırakma” alışkanlığını nasıl kırabiliriz? Düzenli kontrol ya da koruyucu diş hekimliği bilincinin yerleşmemesinin arkasında ne gibi sebepler yatmaktadır?

Sanırım bu iş ilk olarak ailede başlıyor.

Babam, ağız sağlığına son derece önem veren bir insandır. Çocukluğumda, diş fırçalarını koyduğumuz kabın yanında her daim bir diş ipi hatırlarım. Nitekim kendi çocuklarım da sadece diş fırçalamanın yetmediğini, diş ipi kullanımının da muhakkak gerektiğini tek haneli yaşlarından bu yana biliyor ve uyguluyorlar.

İnsan neyi düzenli olarak görüyorsa ona o denli alışıyor. Örnek teşkil etmek önemli. Ebeveynlerin çocuklarına “Namaz kıl!” demelerinden ziyade çocuklarının göreceği yerlerde namazlarını kılıyor olmaları gibi. Önce anne baba ağız bakımını iyi yapacak ki çocukları da onları taklit etsin.

Ben genel kanının aksine ümitvarım. Gördüğüm kadarıyla yeni nesil ebeveynler, kendi ağız sağlıklarına da çocuklarının ağız sağlıklarına da önem veriyorlar. Koruyucu diş hekimliği uygulamaları günümüzde daha yaygın uygulanıyor.

Hastalar için genellikle korkutucu olan kanal tedavisi alanında uzmansınız. Klinik pratiğinizde onların kaygılarını yönetirken ve onlarla o güven bağını kurarken nasıl bir metot izliyorsunuz?

Diş hekimliği ile ilgili korkuların arkasında yatan temel sebep “ağrı hissetme korkusu”. Bence çok da haklı bir sebep. Geçmişte yaşanan ağrılı tecrübeler ise buna tuz biber ekiyor. Günümüzde, hastalarımızın ağrı hissetmemeleri için elimizde çok sayıda ekipman mevcut.

Şahsen, hastalarıma herhangi bir işlem yaparken ne yapacağımı, hastamızın ne hissedip ne hissetmeyeceğini önden açıklıyorum. Misalen, “Şu anda kullandığım alet titreşim yapıyor. Ağrı yapmaz. Merak etmeyin.” şeklinde. Hatta bazen fazla fazla açıkladığım da oluyor. Bu durumda hastalarım diş hekimliğine giriş bilgisiyle donanarak koltuktan kalkabiliyor.

Marmara Üniversitesinde doktoraya kabul ile başlayan ve Türkiye’nin ilk başörtülü endodonti profesörü olmaya uzanan bu tarihî başarı yolculuğunda neler yaşadınız? Karşılaştığınız engellere karşı motivasyon kaynağınız neydi?

Birinci sınıfı bitirdiğim sene Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinin dönem üçüncüsü olan başörtülü büyüğümüz sadece başörtülü olduğu için doktoraya kabul edilmemişti. O yıllarda henüz uzmanlık yasası olmadığı için merkezî bir sınava değil oldukça subjektif olan doktora mülakatlarına giriliyordu. Ertesi sene preklinik derslerinde asistanlarla konuşurken “okul üçüncüsü neden doktoraya alınmadı?” sorumuza asistanımızın doğrudan “Ama o başörtülüydü” demesi gibi bir durum maalesef kanıksanmış bir gerçeklikti.

Kısacası, benim öğrenciliğimin geçtiği 2000’li yılların başlarında akademik yolculuk, başörtülü pek çok başarılı diş hekimi için hayal olarak kaldı. 2000’lerin son yarısında ise toplumsal ve siyasal yenilenmeler sayesinde bizlerin önü nispeten açıldı.

Kendi adıma, bu akademik yolculuğa çıkmış başörtülü gençlerin “Hocam sizin yapabildiğinizi görmek bizi cesaretlendirdi.” demeleri benim için yeterli mutluluk vesilesi.

Cardiff Üniversitesinde Avrupa Endodonti Derneği Başkanı'nın asistanlığını yaptınız ve uluslararası alanda güçlü bağlar kurdunuz. Türkiye ile yurt dışındaki akademik vizyonu kıyasladığınızda genç diş hekimlerine küresel bir vizyon kazanmaları için neler önerirsiniz?

Ortaokulu Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinde okudum. 28 Şubat sürecinde ortaokul kısmı kapatılan okulumun şimdilerde tekrar bu kısmını açtıklarını keyifle öğrendim. Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinde bizlere çok iyi bir İngilizce eğitim verildi. Sadece İngilizce branş derslerini değil; matematik ve fen derslerini de İngilizce işliyorduk. Ta ki 28 Şubat postmodern darbesiyle beraber o emektar ve vizyoner hocalarımız farklı okullara sürgün edilene kadar.

İngilizce konusunda kendime hep güvendim. Mizaç olarak da dışa dönük bir insanım ve sohbet etmeyi severim. Akademiye meraklı her genç gibi ben de yurt dışında, bütçemin el verebildiği kongrelere, kendi imkânlarım dâhilinde katılmaya çalışıyordum. Katıldığım kongrelerde dil bariyerine de takılmadığım için hocalarla tanışabildim.

Yine böyle bir kongre öncesi yazıştığım Avrupa Endodonti Derneği başkanı beni kongre sonrasında mülakata çağırdı. Mülakat öncesi bizzat fakülteyi gezdirdi, sonrasında da çeşitli sorularla hedeflerimi öğrendi. Ardından benim orada geçinebilmem için ihtiyaç duyacağım bütçeyi hesaplamaya başladı. Benim açımdan ilk olarak gözlemlediğim fark buydu. Bir profesörün bir öğrenciye bizzat fakülteyi gezdirmesi ve onunla bütçe hesabı yapması benim için o sıralar tahayyül edilemez bir şeydi.

Akademik vizyon, bence sadece bilimsel olarak değil aynı zamanda bu gibi gündelik detaylarla da gelişiyor. Akademik yolculuğa çıkmış herkese tavsiyem, konfor alanlarından çıkıp muhakkak başka ekolleri de deneyimlemeleri olacak.

Namaz için “Benim hayattaki sabitim” diyorsunuz. Yoğun akademik kariyeriniz ve koşturmacalı iş hayatınız içinde namazın manevi dünyanıza ve günlük yaşamınıza kattığı anlamı bize nasıl anlatırsınız?

Hem lisans hem doktora öğrenciliğim boyunca kampüsümüzde mescit yoktu. Lisanstayken öğle arasında en yakın camiye gidip geliyorduk ama öğle arasının olmadığı doktora döneminde bu durum iyice zorlaşmıştı.

Fakültedeki koltukların teknik servisini yapan ekip mütedeyyin kişilerden oluşuyordu. Ve kendilerine ait bir teknisyen odaları vardı. Bu odada, bir el yıkama lavabosu ve yerde de bir namaz tahtası bulunuyordu. Namaz tahtasını pek çokları bilmeyebilir. Küçük atölyelerde temiz bir zemin oluşturarak namaz kılmayı sağlayan taşınabilir bir tahtadır.

Bana kendi odalarının bir anahtarını yaptırmışlardı. Bu sayede ben hızlıca oraya gidip abdestimi alıp namazımı kılabiliyordum. İşte namaz böyle bir sabitimdi. Fakültenin, hastaların, hocaların, öğrencilerin süregelen hızlı akışında bir mola demekti. Tüm o sıkılmış ve bunalmışlıkların içinde yüzüne su çarpıp kendine geldikten sonra secdeye kapanıp, neyi kimin rızası için yaptığımızı hatırlamak demekti.

Gerek akademik mücadeleleriniz gerekse hayata bakışınızla pek çok insana rol model oluyorsunuz. Bugünün dünyasında yolunu bulmaya çalışan, engellerle karşılaşan öncelikle gençlere ve genel olarak tüm okurlarımıza hayata dair tavsiyeleriniz nelerdir?

Belki geçmişten gelen alışkanlık diyebilirsiniz ama not almayı çok severim. Kâğıdın sağ üst köşesine tarihi atıp altına yazarım; kısa dönem hedeflerim neler? Uzun dönem hedeflerim neler? Hayatımda mutsuz olduğum yönler nereler? Nelerimi değiştirip düzeltebilirim? Bu şekilde kendime irili ufaklı hedefler belirliyorum. Ufak hedeflere bazen ulaşıyorum bazen ulaşamıyorum. Bunları hemen anlayabiliyorum. Ama bazı hedeflerim var ki 6-7 sene önce yazmışım ve anca o yazdıklarıma döndüğümde fark ediyorum o hedeflere bir aşamada ulaşmış olduğumu. Hedefiniz varsa ve bu hedef üzere kendinize bir rota çizerseniz ulaşma ihtimaliniz daha yüksek. Bulunduğunuz noktada hiçbir şey yapmadan beklemek tevekkül değildir.

Bugünün dünyasında yolunu bulmaya çalışan gençlerimiz; ben de oradaydım ve oradayım. Müslüman, korku ile ümit arasındadır. Hâlâ daha çabamız, yolumuzu şaşırmadan yol bulmaya devam etmek. Elimizde bir haritamız var çok şükür, tüm Müslümanların elinde var. Yeteri kadar okumuyoruz, bunu kendime de söylüyorum. Hepimize de daha çok okumak, okuduğumuzu anlamak ve hayata geçirmek nasip olsun inşallah.

Öz Geçmiş

Prof. Dr. Fatıma Betül Baştürk, 1985 yılında doğdu. Ortaöğrenimini ve liseyi İstanbul’da, yükseköğrenimini ise 2007’de Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde İngilizce olarak tamamlayarak aynı yıl Diş Hastalıkları ve Tedavisi Anabilim Dalında doktora eğitimine başladı. Doktora eğitimi sürecinde TÜBİTAK bursiyeri olmaya hak kazandı ve tez çalışmaları kapsamında 2010 yılında İngiltere’deki Cardiff Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde araştırmalarda bulundu. 2011 yılında doktor ünvanını alan Baştürk, Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Endodonti Anabilim Dalında akademik kariyerine devam ederek sırasıyla yardımcı doçent ve doçent ünvanlarını kazandı. 2021 yılında İstanbul Gelişim Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi kadrosuna katıldı ve 2023’te profesör oldu. Bu ünvanla, Türk diş hekimliği tarihinde endodonti alanındaki ilk başörtülü kadın profesör oldu. Fatıma Betül Baştürk, akademik çalışmalarının yanı sıra Üsküdar’daki özel muayenehanesinde hastalarına klinik hizmeti vermeyi sürdürmektedir.