ÖZGÜRLÜK SANDIĞIMIZ ŞEY BAĞIMLILIK MI?

Tuba KAPLAN

Modern insanın özgür olma arayışı kendi içinde çözülmesi zor bir düğüme dönüşüyor. Günümüz insanı teknoloji ve reklamlar kanalıyla tüketim bombardımanına maruz kalıyor. Dikkati çalınıyor. Her şeyi yapma arzusu güdüleniyor. Dikkat dağıtıcı uyarıcılarla kuşatılmak, bağımlılıklara yatkın bireylerde bir yandan odaklanma sorunlarına yol açarken diğer yandan yeni bağımlılık türlerinin oluşmasına zemin hazırlıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve psikososyal araştırmacılar, yaptıkları bağımlılık analizlerinde son yıllarda bağımlılık türlerinin değişkenliğine dikkat çekiyorlar. Artık sadece o bilindik zararlı alışkanlıklar değil insanları bağımlı hâle getiren sosyal medya, alışveriş, işkoliklik, “aşırı bağlılık” geliştirdiğimiz türler içine girmiş durumda. Bu saydıklarımız da kompülsif davranış bozukluğuna sebep oluyor. Her biri haz merkezli, tekrarlayıcı, kişinin günlük rutinini ele geçiren bağımlılıklara dönüşmüş durumda. (Sağlık Bilimleri Enstitüsü Dergisi, “Davranış Bağımlılığı ve Sosyal Hizmet Uygulamaları Üzerine Bir İnceleme”, Melek Zubaroğlu Yanardağ, Mehmet Bilge, Umut Yanardağ, Araştırma Makalesi, 2020, 7(4): 551-560)

Başka bir deyişle alışveriş sepetinizdeki ürünler, sürekli oyalanan ve çalınan dikkatiniz, belki sıradan bir ilişki bile aşırılığı ve haz odaklılığı sebebiyle modern bağımlılık kapsamına girebiliyor. Klinik psikolog Jim Orford tarafından ortaya atılan bu yaklaşım, bağımlılığı sadece madde kullanımıyla sınırlı tutmuyor. “Aşırı iştah/arzu” modeli olarak bilinen bu teori, bağımlılığı kontrol altına alınması güç olan, bireye zarar vermesine rağmen haz veren veya rahatlama sağlayan her türlü alışkanlığı kapsayacak şekilde genişlemiştir. (“Yiyecek Bağımlılığı: Aşırı Yeme Tanısı ve Tedavisi Açısından Etkileri”, Rachel C. Adams, Jemma Sedgmond, Leah Maizey, Christopher D. Chambers ve Natalia S. Lawrence. https://www.mdpi.com/2072-6643/11/9/2086)

Bağımlılıklar kişiye kısa vadede bir rahatlama sunarken uzun vadede onu esarete mahkûm edebiliyor. Öyleyse bir insan gerçekten ne zaman özgürdür? Sürekli cebindeki telefona odaklıysa, hayatı gelen bildirimlerle kurgulanıyorsa, sosyal medyanın güdümünde bir yaşam sürüyorsa, bir beğeni eksikliği tüm gününü karartıyorsa o insanın nasıl özgür olduğunu söyleyebiliriz? Modern hayatın sunduğu o büyük lütuf, teknoloji vasıtasıyla 7/24 çevrim içi kalma imkânı özgürlükten ziyade zorunluluğa dönüşüyor. Zira dayatılmış seçenekler, bilinçaltını biçimlendiren telkinler söz konusu olduğunda seçme hürriyetinden bahsedilebilir mi? Bu da bir tür kısıtlanma, özgürlüğe set çekilmesi değil mi? Kimileri bir yaratıcıya inanmayı, bir dine bağlanmayı, özgürlüğünü elinden alan, hayatını kısıtlayan bir şey olarak görürken modern prangaları es geçiyor. 

Bütün bunlara ilave olarak günümüzde bilhassa gençleri etkileyen bir bağımlılık türü daha var: Dijital oyunlar. WHO’nun güncel sınıflandırmalarında gaming disorder (oyun bağımlılığı) gibi yeni tanılar ekleyerek bağımlılığın dijital boyutu resmileştirildi. (https://www.who.int/classifications/classification-of-diseases) Ciddi şekilde vaktini oyun konsollarında geçiren bireyler var. Nitekim bağımlılık, bahsettiğimiz gibi “haz verici, kompulsif ve tekrarlayıcı nitelikte kişiye zarar veren her türlü madde veya davranış”tır. Burada da sanal bir özgürlük hissi söz konudur. Oyunlarda reel dünyanın kuralları geçerli değildir. O hâlde sorumuzu yenileyelim. Bir oyuna bağımlı olan birey ne kadar özgürdür?

Yeni çağın kurgusu

Telefon veya sosyal medya kirliliğiyle insanlar sürekli olarak vakit öldürür, çünkü sosyal medya gibi çeldiriciler temel ihtiyaçları gölgeleyecek kadar dikkati kendinde toplar. Bu kuşatmanın altında kişi sağlıklı iletişim kuramaz hâle gelerek yalnızlık, boşluk ve anlamsızlık duygusuyla dolar. Bu sebeple kurulan modern ilişki bağlantılarında bağlanma (kaygılı bağlanma) sık sık görülür: Kişi beklediği ilgiyi göremeyince büyük bir boşluğa kapılır, psikolojik sağlığı bozulur. Güvenli bağlanmanın insana verdiği huzurun yerini kaygılı bağlanma almıştır. Kaygı korkuya dönüşür ve birey kendini “oyalamaya” başlar. Sabah kahvesinden akşam yemeklerine, internette geçirilen zamandan uykuya kadar her ritüel bir “zorunluluk” hâline gelebilir. Telefon elden düşmez, sosyal medya bitmez, e-postalar kontrol edilmeden uykuya geçilmez, oyunlar sınırsızca oynanır. Anlamlı aralığa artık yer yoktur. Tüketemeyen birey bir çırpıda boşluğa düşebilir. Zaman yönetimi öylesine zayıflar ki insan ya amok koşucusuna dönüşür ya da o boşluk hissiyle tamamen pasifize olur. Zira dengeli bir zaman yönetimi yoktur, kişi iki uç yola sapma eğilimindedir. Her iki uçta da sonuç hüsrandır.

Bu durum, “Andolsun zamana ki insan gerçekten ziyan içindedir.” (Asr, 103/1-2) ayetini akla getirir. Zaman sınırlıdır, insana bir ömür sermayesi verilmiştir. Bu sermayeyi özgürlük adı altında modern bağımlılıklarla heba etmek de çağımızın hüsranıdır. Zamanın kıymetini idrak etmek ve modern insanın kaybetmeye başladığı değerleri yeniden hatırlamak bu noktada önemli. Takva ve onunla birlikte hayatı tanzim edecek diğer önemli değerler de ölçülü ve dengeli olma hâli.

Her şeye sahip olmak mümkün değil. Her şey alınabilir, izlenebilir değil. Arzu ve ihtirasla doyurulabilir değil. Bu anlamda dinin koyduğu denge insanı savrukluktan uzaklaştırır ve sürüklenmeyi engeller. Gazali’nin temel meselelerinden biri, insanın ömrünü nasıl tükettiğidir. Zaman insanın sahip olduğu en değerli sermaye olarak ele alınır ve geçen vaktin geri gelmeyeceği bu nedenle kıymetli olduğu hatırlatılır. Modern insan, maalesef hesapsızca ömrünü tüketmektedir. İşte bu hüsrandır. Ziyana sebep olan şey, dengeden ve ölçüden uzak tercihlerdir.

İnsanı bağımlıklara sürükleyen o boşluk hissini ve anlam arayışını dindirecek, kaygılarını teskin edecek, onu dengede tutacak şey inançtır, hayat meşgaleleri ve acizlik hissi karşısında aşkın bir varlığa duyulan güvendir. Aslolan, arzuyu tamamen ortadan kaldırmak değil onu kontrol altına almaktır. Sınırları korumak, haddini bilmek ve Yaradan’a teslim olmaktır. Dünyada hiçbir zaman yalnız olmadığını bilen, dünyaya geliş amacını idrak eden bir insan öyle kolay kolay boşluk hissine düşmeyecek, dolayısıyla geçici hazlar peşinde koşmak yerine ebedî saadeti arayacaktır. Allah’a sığınacak, davranışlarında ve alışkanlarında ölçülü olacak, hazzı önceleyen bencil duygulara set çekecek, kendi nefsi kadar kardeşini de düşünecek, fıtratına uygun bir yaşam sürecek ve özgürlük adı altında ömür sermayesini heba etmeyecektir.

Özgürlük nerede başlar?

Tasavvuf geleneğinde özgürlük, dışsal baskılardan bağımsız olmak değil nefsin ve şeytanın hükmünden kurtulmaktır. Tasavvufi kaynaklar, insanın kendi nefsine köle olmasını en büyük zillet olarak görür. Tasavvuf dilinde özgürlük, “nefsin köleliğinden kurtulmak” demektir. Heva ve hevese uyarak hareket etmek özgürlüğü baltalar. Gerçekten özgür olan insan yalnızca Allah’a bağlı kalarak birçok putu, bağımlılıkları yıkar. Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” şiirindeki o çarpıcı dizedeki gibi: “İbrahim, içimdeki putları devir...”

Tasavvufta nefis terbiyesi bir süreçtir; bir tekamül sürecidir, kişiyi manevi olarak dönüştürür. Başlangıçta her arzusuna kapılmış, nefsinin esiri olmuş durumdaki kişi “nefs-i emmare” mertebesindedir. Sonra işlediği yanlışlara üzülür, kendini yargılar, vicdan azabı çeker ve tövbeye yönelir. Bu nefs-i levvamedir. Arkasından içinden gelen seslere kulak verir, doğruyu yanlışı görmeye başlar (nefs-i mülhime); kalbi dünya heveslerinden arınır, ilahi aşka yakınlaşır. Bu yakınlıktan sekinet doğar, her türlü şüphe bertaraf edilir. Kişinin arzuları teskin, kalbi mutmain olur: Nefs-i mutmainnede hakiki huzura ulaşılır.

Bu mertebeleri tek tek ele alırken bir iç gözlemi düşünelim: Nefis önce tutkularının girdabında savrulur, sonra pişmanlıkla titrer, ardından içindeki ilahi rehberden nasihat alır ve sonunda günün telaşını bırakarak dingin bir kalbe kavuşur. Nitekim Aliya İzzetbegoviç’e göre insanı varlıklar arasında farklı kılan asıl özgürlük bilinci, kişinin tercihlerinin sorumluluğunu omuzlamasıdır. İnsan, özgür olduğu için seçimler yapar; yaptığı her seçimin hesabını veren, vermeyi göze alan bir varlıktır.

İslam, dünya hayatına nizam getiren bir din olarak hakiki özgürlüğün yolunu gösterir. Asıl özgürlük, nefsin emirlerine “dur!” diyebilmektir. Takva, Allah’a karşı sorumluluk bilincidir. Yani kalpte Allah’ın varlığının hep canlı tutulması demektir. Nefsin ve şeytanın esaretinden kurtulanlar bu sayede gerçek huzuru bulur. Nitekim Allah’ın “takva sahipleri”yle dost olduğu (Casiye, 45/19), onların hem dünyada hem ahirette özgürlüğe kavuşturulacağı bildirilir. İslam’da izzet ve onur, insanın biricik Yaradan’a kulluğundan gelir. İnsan “içindeki putları” yıkmayı başardığında, onu Rabbi ile buluşturacak hakiki özgürlüğe kavuşur. Gerçek özgürlük, nefsin zincirlerini kırmakla ve Rabbe güvenmekle mümkündür. Zamanın hükmünü idrak etmek, İslam’ı idrakle gerçekleşecektir.