OSMANLI MODERNLEŞME SÜRECİNDE BİR DÖNEM VE İKİLEM TANZİMAT
Doç. Dr. Mustafa SALEP
Kayseri Üniversitesi Develi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi
Osmanlı Devleti, gaza ve cihat anlayışı ile sınırlarını genişlettiği gibi oluşturmuş olduğu kurumsal ve toplumsal yapısı ile de hızla güçlenmiştir. Fethedilen topraklarda imar ve bayındırlık faaliyetlerine ağırlık verilmiş, şehirler yeni bir anlayışla inşa ve ihya edilmiştir. Bu yaklaşım, farklı etnik ve dinî unsurların Osmanlı Devleti’ne bakışını doğrudan etkilemiştir. Yükselme Dönemi sonrasında savaşların uzun sürmesi, isyanlar, ekonomik sorunlar gibi sosyal hastalıkların yayılmaya başlaması çözülme sürecini hızlandırmıştır. Devletin yapısındaki çözülmenin fark edilmesi ve bu sürecin kabullenilmesi, belirli bir zaman diliminde gerçekleşmiştir. Koçi Bey’in hazırlamış olduğu raporda, 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin yapısal sorunlarından, devlet kurumlarındaki çözülmeden ve devlet görevlileri arasındaki sosyal hastalıklardan bahsedilmiştir. Koçi Bey, sorunların çözümü konusunda merkezî otoritenin güçlendirilmesini ve tımar sisteminin yeniden canlandırılmasını önermiştir. Koçi Bey’den sonra Kâtip Çelebi tarafından hazırlanmış olan risalede de siyasal ve toplumsal sorunlara kalıcı çözüm bulunması gerektiği vurgulanmış, yönetimde otoritenin sağlanması gerekliliğine işaret edilmiştir (Kunt, 2011: 30-33).
Devlet yöneticileri açısından 18. yüzyıl, Batı’nın yakından tanınmak istendiği bir dönem olarak değerlendirilebilir. 1720’de Paris’e gönderilmiş olan Yirmisekiz Çelebi Mehmet, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki ilk geçici elçisi olmuştur. Avrupa’daki gelişmeleri yakından takip etmek amacıyla oluşturulmuş olan geçici elçilikler, yüzyılın sonlarında Sultan III. Selim tarafından daimi elçiliklere dönüştürülmüştür. Avrupa şehirlerini gören ve bilen devlet görevlilerinin hazırlamış oldukları raporlar, ıslahatlar için önemli birer rehber olmuştur. Askerî alandaki başarısızlıklar, ıslahatların bu alana yoğunlaşmasını sağlamıştır. Avrupa ülkelerinden askerî uzmanlar getirilmiş, Batı tarzı askerî eğitim uygulanmaya başlanmıştır. Aynı dönemde Batı eğitim usullerine göre subaylar ve mühendisler yetiştirmek amacıyla Hendesehane, Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ve Mühendishane-i Berr-i Hümayun gibi kurumlar kurulmuştur.
Sultan III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde askerî, idari, eğitim, sosyal ve iktisadi alanlarda gerçekleştirilmiş olan yenileşme hareketlerinin önceki dönemlerden daha geniş ve köklü girişimler olduğu söylenebilir. 19. yüzyılın başlarında Sırp isyanı ile başlayan Yunan isyanı ile devam eden süreç, yabancı devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmalarına neden olmuş; gayrimüslim unsurlar çıkarları doğrultusunda yabancılar tarafından sıkça kullanılmıştır. İngiliz, Fransız ve Rus desteği ile Yunanistan’ın bağımsızlığını elde etmesi, diğer etnik unsurların da benzer bir metodu uygulamalarına aracılık etmiştir. Osmanlı tebaası olan gayrimüslimlerin haklarını koruma bahanesiyle Babıali’ye sürekli baskı uygulanmaya başlanmıştır. Devlet yöneticileri ise mevcut kanunlarla sorunun çözülemeyeceğini düşünmeye başlamışlardır (Ülken, 2023: 26-27).
Batı’nın ulaşmış olduğu teknik seviyeye ulaşma konusunda genel bir fikir birliği oluşmuş olsa da Batı’ya ait zihniyet, düşünce, fikir ve kültürle ilgili gelişmelerin ne olacağı konusunda tam bir fikir birliğinin oluşmadığı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda, Tanzimat’la ilgili sürecin değerlendirilmesinde yöneticiler ve aydınlar arasında farklı görüşlerin ortaya çıktığı söylenebilir. 1831’den itibaren Osmanlı Devleti’ni meşgul eden Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesi, kısa sürede devletler arası bir sorun hâline gelmiştir. Mısır kuvvetlerinin en son Nizip’te Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratmış olması, Kaptanıderya Ahmet Paşa’nın da Osmanlı Donanmasını Mehmet Ali Paşa’ya teslim etmesi üzerine Sultan Abdülmecit, sorunun çözülmesi amacıyla Avrupa devletleri ile teması bulunan Mustafa Reşit Paşa’yı görevlendirmiştir (Karal, 2017: 169).
3 Kasım 1839’da Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane’de okunan Sultan Abdülmecit’in fermanına Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat Fermanı denilmiştir (Sertoğlu, 1986: 126-127). Hattın okunması esnasında Sultan Abdülmecit’le birlikte nazırlar, ulema, devlet görevlileri, Rum ve Ermeni patrikleri, Yahudi hahamı, esnaf temsilcileri ve çeşitli devletlerin elçileri hazır bulunmuşlardır (Karal, 2017: 170). Tanzimat ayrıca valiliklere, sancaklara ve kadılıklara tebliğ edilmiştir (BOA, C.DH/291-14543/04-10-1255). Tanzimat Paşası olarak da tanınan Mustafa Reşit Paşa, Paris ve Londra’da elçilik görevlerinde bulunmuş, Avrupa şehirlerini yakından bilen, Batı medeniyeti ile bütünleşmenin gerekliliğine inanan birisidir (Tanör, 2022: 78; Ortaylı, 1999: 231). Tanzim kelimesi; dizmek, dizilmek, yapıp yakıştırmak, yoluna koymak gibi anlamlara gelmekte olup kelimenin çoğulu tanzimattır (Naci, 2009: 661). Tanzimat ise; düzeltmeler, düzenlemeler ve yoluna koymalar şeklinde tanımlanabilir. Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlatılan ve 1876-1877 yılına kadar devam eden ıslahatlar dönemine genel olarak Tanzimat Dönemi denilmektedir (Devellioğlu, 2006: 1032). Tanzimat’ın ilanına karar veren yöneticiler, hukuki ve iktisadi tedbirlerle bir Osmanlılık ruhu oluşturabileceklerini ve devleti toparlayabileceklerini düşünmüşlerdir (Mardin, 2021: 12). Fenerli Rumlar dışındaki Hristiyan tebaanın Tanzimat’ın ilanından mutluluk duyduğu anlaşılmaktadır. İngiltere ve Fransa Tanzimat’ı sempati ile karşılarken Avusturya’nın ve Rusya’nın Tanzimat’ın uygulanmaması yönünde bir isteğinin olduğu bilinmektedir. Ancak Rusya, Ortodoks tebaadan dolayı Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmaya devam etmiştir.
Batı dillerini bilen ve Avrupa şehirlerini görmüş olan Osmanlı bürokratları, 19. yüzyılın etkili şahsiyetleri olmuşlardır. Hükûmet merkezi olan Babıali; Mustafa Reşit Paşa, Âli Paşa ve Fuat Paşa gibi isimlerle gücünü artırmış ve modernleşme tartışmalarının merkezinde yer almıştır. İngiltere ve Fransa gibi Batılı devletlerin desteğini sağlamanın önemli olduğunu düşünen Mustafa Reşit Paşa, bunun ancak “Tanzimat-ı Hayriye” ile mümkün olabileceğine inanmıştır. Hatt-ı Hümayun’un birinci bölümünde; Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren Kur’an’ın hükümlerine ve şer’i kanunlara riayet edilmesi nedeniyle devletin güçlü, halkın da refah içinde yaşadığına vurgu yapılmıştır. İkinci bölümünde; 150 yıldan beri çeşitli sebeplerle şeriata ve faydalı kanunlara saygı gösterilmediği, bu nedenle devletin eski gücünü kaybettiği, halkın refahının yerini ise fakirliğin aldığı belirtilmiştir. Üçüncü bölümünde; Allah’ın yardımı ile devletin daha iyi idare edilmesini sağlamak amacıyla yeni kanunların hazırlanması gerektiğine işaret edilmiştir (İnalcık, 2019: 135-136; Karal, 2017: 170). Dördüncü bölümünde; yeni kanunların özellikleri şu şekilde açıklanmıştır: a) Müslüman ve Hristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması, b) Verginin düzenli bir usule göre ayarlanması ve toplanması, c) Askerlik vazifesinin düzenli bir kurala bağlanması. Beşinci bölümünde ise yeni kanunların dayandırılacağı genel prensiplerin gereği belirtilmiştir (Karal, 2017: 171; İnalcık, 2019: 136).
Tanzimat’la birlikte liyakatin esas alınacağı, memurların maaşlarının düzenleneceği ve uygun bir maaş ölçütünün oluşturulacağı, mahkeme kararı olmadan hiç kimsenin mahkûm edilmeyeceği, tebaanın aynı kanuni haklara sahip olacağı vurgulanmıştır. Suçların şahsiliği ilkesine işaret edilmiş, suçlunun mirasçılarına intikal eden malların müsadere edilmeyeceği belirtilmiştir (Sertoğlu, 1986: 126-127; İnalcık, 2019: 137-138). Diğer taraftan Sultan Abdülmecit, Hatt-ı Hümayun’a ve hazırlanacak olan kanunlara saygı göstereceğine dair yemin etmiştir (BOA, TS.MA.e/569-59/29-12-1139; Karal, 2017: 171). Bu durum, kamu düzeninin sağlanmasında kanunun önemli bir unsur olarak görüldüğünü göstermektedir. Hükümdarın yasalara bağlılığına dair yemin etmesi meselesi, 1830’lu yıllar Avrupası’ndaki meşruti yönetimlerde uygulanan bir yöntemdir. Bu yönüyle Tanzimat’ın Avrupa yönetim anlayışından etkilendiği söylenebilir (İnalcık, 2019: 142). Diğer taraftan, Osmanlı padişahlarının tebaasına adil bir yönetim vaadinin gereği olarak adâletname ile ilanlar yaptırdıkları bilinmektedir. Hükümleri itibarıyla Tanzimat, geleneksel yönetim usullerine de aykırılık oluşturmamaktadır (İnalcık, 2019: 135).
Tanzimatla öngörülen kamu düzeninin oluşturulmasında bir başkan, dokuz üye ve iki sekreterden oluşan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye görevlendirilmiştir. Burada bir komisyon oluşturulmuş ve patrikhane vasıtasıyla Babıali’ye bildirilen şikâyetler incelenmiştir. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye; haklar, mal, askerlik, maarif ve idare alanlarında önemli görevler yürütmüştür. Meclis’te serbestçe tartışmaların yapılacağı belirtilmiştir. Tanzimatla birlikte Batı’nın haklar sistemi, mevcut din esaslı haklar sistemi yanına ilave edilmiştir. Ceza Kanunu, İdare Kanunu ve Ticaret Kanunu gibi kanunlaştırma faaliyetleri haklar sisteminde bir kısım değişikliklere neden olmuştur. Mevcut mahkemelere ilave olarak karma ticaret ve asliye mahkemeleri oluşturulmuştur. Sözlü deliller yanında belgelerin de delil olarak kabul edilmesi gibi Batı tarzı hukuki usuller uygulanmaya başlanmış, Hristiyan tebaanın şahitliği kabul edilmiştir (İnalcık, 2019: 137; Karal, 2017: 172-175).
İltizam ile aşar toplama usulü terk edilmiş, bunun yerine maliye memurları ile aşarlar toplanmaya başlanmıştır. Hristiyan tebaadan alınan cizyelerin ayarlanması ve toplanması da patrikhanelere bırakılmıştır. Ancak, bu usulle istenilen sonuca ulaşılamaması üzerine, eski usule dönülmüştür. Halkın herhangi bir haksızlığa uğramaması amacıyla vilayetlerdeki mali işler defterdarlara verilmiş, vergilerin toplanmasında maliye memurları ve tahsildarlar görevlendirilmiş, vergilerin ayarlanmasında ve toplanmasında yetkili olan belediye meclislerinin yetkilerinin genişletilmesi ve vilayet meclislerinin kurulması sağlanmıştır. Ayrıca, devlet memurlarının mültezimlik yapması engellenmiştir (Karal, 2017: 176-177).
İmparatorluğun asker ihtiyacını karşılamak amacıyla bir kısım düzenlemeler yapılmıştır. Kura usulü ile her aileden bir kişinin askere alınması, tek çocuklu ailelerden çocuk alınmaması ve askerlik görevinin beş yıl süreyle yapılması esasları belirlenmiştir. Askerlik hizmetinde eşitlik kararı uygulanmak istenmiş, ancak yeterince başarılı olunamamıştır. Hristiyan tebaanın bu konudaki isteksizliği, Müslümanlarla askerlik yapmama eğilimi, uygulamanın sürdürülemeyeceğini göstermiştir (Karal, 2017: 179-180). Yeniliklerin kabulü konusunda millî eğitime ağırlık verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Sultan Abdülmecit’in talimatı ile bir komisyon kurulmuş, millî eğitimle hedeflenen özellikler bir kanuna bağlanmıştır. Maarif işlerini yürütmek üzere Meclis-i Daimî-i Maarif-i Umumiye kurulmuş, ilköğretimden yükseköğretime eğitimin medresenin nüfuz alanından çıkarılarak devletin otoritesi altına alınması hedeflenmiştir (Karal, 2017: 182). Böylece Batı tarzı eğitim usullerinin güçlendirilmesi hedeflenmiş, edebiyatta da Batılılaşma konusu yoğun bir şekilde işlenmeye başlanmıştır (Ülken, 2023: 27).
Tanzimat paşaları, aynı dönemde oluşan muhalif gruplarda eleştirilmişlerdir. Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa gibi isimler, toplumsal benliğin kaybedilmesinde rol aldıkları ve Batı taklitçisi oldukları, gayrimüslim tebaa lehine Müslümanların hâkimiyetlerinin kaybedilmesine neden oldukları için Tanzimatçıları eleştirmişlerdir (İnalcık, 2019: 145). Tanzimat, geleneksel devlet anlayışına ve şeriata bağlılığı vurgulamış olsa da kanun ve devlet anlayışı ile yönetim prensiplerinde Batı’ya ait bazı kavramları getirmiş; anayasal dönüşümün laik bir yönetim anlayışının temellerini oluşturmuştur (İnalcık, 2019: 146). Tanzimatla birlikte Avrupai tarz bir yaşam ve kültür de yoğun şekilde Osmanlı Devleti’ne girmeye başlamıştır. 1860’lı yıllarda Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Şinasi gibi isimlerin oluşturmuş olduğu Yeni Osmanlılar’a göre Tanzimatçılar, yüzeysel bir şekilde Batı’yı taklit etmişlerdir. Ayrıca, Batı’nın hürriyetçi ve parlamenter eğilimlerini Tanzimatçıların anlamadıklarını vurgulamışlardır (Mardin, 2021: 13). Tanzimatla bütün tebaanın Osmanlılık şuuru ve anlayışı etrafında birleşmesi, yabancıların ise Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalede bulunmaması amaçlanmıştı. Her iki amaca da ulaşılamamış, dönemin yöneticileri ve aydınları ise Avrupai tarz bir yaşamın ve kültürün tesirinde modernleşme sürecinin ortaya çıkarmış olduğu ikilemlerle meşgul olmak durumunda kalmışlardır.
Kaynakça
• BOA, Kurum: TS.MA.e, Yer Bilgisi: 569-59, Belge Tarihi: 29-12-1139.
• BOA, Kurum: C.DH, Yer Bilgisi: 291-14543, Belge Tarihi: 04-10-1255.
• Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 23. Baskı, Aydın Kitabevi, Ankara 2006.
• İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye (Âyânlar, Tanzimat, Meşrutiyet), IV. Cilt, 6. Baskı, Türkiye İş Bankası Yayını, İstanbul 2019.
• Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856), 10. Baskı, V. Cilt, TTK Yayınları, Ankara 2017.
• Kunt, Metin, “Siyasi Tarih (1600-1789)”, Türkiye Tarihi, Cilt: 3, Cem Yayınları, İstanbul 2011, ss. 19-73.
• Mardin, Şerif, Türk Modernleşmesi, 28. Basım, İletişim Yayınları, İstanbul 2021.
• Muallim Nâcî, Lügat-ı Nâcî, Hazırlayan: Prof. Dr. Ahmet Kartal, Türk Dil Kurumu Yayını, Ankara 2009.
• Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İletişim Yayınları, İstanbul 1999.
• Sertoğlu, Midhat, Osmanlı Tarih Lügatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1986.
• Tanör, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 36. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2022.
• Ülken, Hilmi Ziya, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, 19. Basım, Türkiye İş Bankası Yayını, İstanbul 2023.
Tarihte bu ay neler oldu?
Hiroşima kentine atom bombası atıldı.
(6 Ağustos 1945)
Sevr Antlaşması imzalandı.
(10 Ağustos 1920)
Büyük Marmara Depremi oldu.
(17 Ağustos 1999)
Evliya Çelebi 50 yıl sürecek seyahatine başladı.
(19 Ağustos 1630)
Çanakkale anıtı törenle açıldı.
(21 Ağustos 1960)
Malazgirt Zaferi gerçekleşti.
(26 Ağustos 1071)
Kocatepe Camii ibadete açıldı.
(28 Ağustos 1987)
Büyük Taarruz zaferle sonuçlandı.
(30 Ağustos 1922)