OKUL ZİLİ ÇALARKEN: ÇOCUKLARDA AYRILIK KAYGISI VE EBEVEYN DESTEĞİ

Hatice Kübra AKŞİT

Psikolojik Danışman

“Çocuk, bir ağacın dalı gibidir; rüzgârda esner ama kökleri sağlamsa kırılmaz.”

Eylül ayının serin rüzgarları esmeye başladığında sadece mevsim değil evlerdeki o yaz havası da değişir. Aileleri tatlı bir telaş sarar. Bir tarafta renk rek kaplanan, etiketlerle bezenen defterler; pırıl pırıl formalar, neşeyle tamamlanan hazırlıklar... Diğer tarafta küçük bir kalbin içinde güm güm atan o soru işaretleri. Yeni bir okula başlamak, yepyeni bir hikâyeye başlamaktır. Henüz görülmeyen koca bir dünyaya yelken açmaktır. Bu değişim minik kalplerde heyecan kadar endişe de yaratır. Çünkü bazen okula başlamak ya da kademe değiştirmek, bir çocuğun hayatındaki en büyük göç dalgalarından biri hâline gelir. Gelin, bu yolculuğu birlikte kolaylaştıralım, beraber ilerleyelim.

Öncelikle ebeveynler olarak kendimize şefkatli bir ayna tutarak başlayalım. Evlatlarımız için en iyisini istemek, onlar adına kaygılanmak insan biyolojisinin ve koruma güdümüzün en doğal sonucudur. Ancak unutmamamız gereken bilimsel bir gerçek daha var: Çocuklar, çevrelerindeki tehditleri algılamak için âdeta birer “duygu dedektörü” gibi çalışırlar. Nörobilimde buna “ayna nöronlar” diyoruz; yani çocuklar bizim kelimelerimizden önce beden dilimizi, ses tonumuzu ve mikro mimiklerimizi kopyalarlar. Eğer siz okul kapısında çocuğunuzu uğurlarken gözleri dolan, elleri titreyen bir ebeveyn olarak “Korkma yavrum, burada korkacak hiçbir şey yok.” diyorsanız çocuğunuz, kelimelerinize değil bedeninize bakar. O an zihninde şu alarm çalar: “Annem/babam korkacak bir şey yok diyor ama kendisi endişeden titriyor. Demek ki burası gerçekten tehlikeli bir yer!” Unutmayın, kaygı bulaşıcı bir virüs gibidir ama ne mutlu ki sakinlik de öyle. Çocuğunuzun okulda sakin kalmasını istiyorsanız kapıdaki vedaları kısa, net ve kararlı tutmalısınız. Uzayan vedalar, çocuğun kafasındaki “Acaba gitmesem mi?” sorusunu ve kaygısını katlayarak büyütür.

Okulun ilk günlerinde okul bahçesinde ağlayan, ebeveyninin eteğini bırakmak istemeyen ya da birden karnı ağrımaya başlayan çocuklar görmek son derece doğaldır, lütfen kendinizi suçlamayın. Bağlanma Teorisi bize gösterir ki insan canlısı, bilmediği, yabancı bir ortama girdiğinde fıtri bir savunma mekanizmasıyla güvenli üssüne, yani anne babasına sığınmak ister. Burada yaşanan şey aslında okul korkusu değil ayrılık kaygısıdır. Çocuk okulda otururken arkasından, “Ben buradayken anneme bir şey olur mu?” ya da “Beni burada unutup giderler mi?” endişesi yaşar. Bu endişeyi evladımızın dünyasında somutlaştırıp dindirmenin yolu, kalpten kalbe giden yolları görünür kılmaktır. Patrice Karst’ın o çok sevilen Görünmez İp kitabındaki gibi düşünebiliriz. Birbirini seven insanların kalpleri arasında, gözle görülmeyen ama sevgiyle örülmüş mucizevi bir ip vardır. Çocuğunuzun elini tutup ona şu sıcak cümleleri kurabilirsiniz: “Sen okuldayken ben iş yerinde ya da evde olsam bile aramızdaki o görünmez sevgi ipi hiç kopmaz. Ben ipin bir ucunu kalbimde tutuyorum, sen de diğer ucunu okulda tutuyorsun. Ne zaman beni özlersen ipi hafifçe çek, ben onu kalbimde hissedeceğim.” Göreceksiniz, bu somut metafor onun minik kalbini çok rahatlatacak. Bununla birlikte unutulmaması gereken bir husus daha var. Çocuğunuzu okul sonrası, zamanında almanız ve gecikeceğiniz durumlarda ona haber ulaştırmanız. Çocuk için dış dünya, belirsizliklerle dolu büyük bir okyanustur. Rutinler ise bu okyanustaki deniz fenerleridir. Nerede, ne zaman, ne olacağını önceden bilen çocuk kendini güvende hisseder ve sakinleşir. Küçük Prens kitabında Tilki, Küçük Prens’e ne kadar güzel söyler: “Eğer öğleden sonra saat dörtte geleceksen ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman geçtikçe mutluluğum artar... Ama eğer herhangi bir zamanda gelirsen kalbimi hangi saate hazırlayacağımı asla bilemem. Rutinler gereklidir.” İşte çocuklarımızın kalplerini ve zihinlerini okul saatine hazırlamak için bu bilgilendirmelere ve zamanında yanlarında olmaya büyük ihtiyaç vardır. Öngörülebilirlik, kaygının en büyük panzehridir.

Okul ile aile arasındaki ilişki, bir tahterevalliye benzer. İki tarafın da birbirine güvenmesi ve dengede kalması gerekir. Eğer biz ebeveyn olarak okula karşı güvensiz veya aşırı eleştirel yaklaşırsak çocuk o tahterevalliden düşer ve okuluna aidiyet hissedemez. Dengede kalmak için şu küçük adımları hayatımıza katabiliriz:

• Okulu hiçbir zaman “Yaramazlık yaparsan seni öğretmenine şikâyet ederim.”, “Okula git de biraz kafam dinlensin.” gibi tehdit veya bıkkınlık cümleleriyle bağdaştırmayın. Okul bir sürgün yeri değil heyecan verici bir keşif alanıdır.

• Çocuk okuldan eve döndüğünde ona “Bugün ne yedin?”, “Öğretmen bir şey dedi mi?”, “Ödevin var mı?” gibi polisiye sorular sormak yerine daha duygu odaklı yaklaşın. “Bugün seni en çok ne güldürdü?”, “Bugün okulda ilgini çeken en garip şey neydi?” gibi sorular aranızdaki sohbeti çok daha samimi kılacaktır.

• Çocuğun yanında asla okulu, sistemi veya öğretmeni eleştirmeyin. Çocuk, anne ve babasının saygı duymadığı bir otoriteye güvenemez ve ondan bir şey öğrenmek istemez.

Son olarak gelişim psikoloğu Gordon Neufeld’in kulaklarımıza küpe olması gereken harika bir sözü var: “Çocuklarımızın bize bağımlı olmasını değil bizden aldıkları güçle bağımsız olmalarını isteriz.”

Sevgili anne ve babalar; okul zili çaldığında çocuğunuzun elini bırakmak, onu terk etmek ya da yalnız bırakmak demek değildir. Aksine, onun kendi kanatlarıyla uçabileceğine, bu hayatta tek başına da güvenle durabileceğine duyduğunuz inancın en büyük kanıtıdır. Evlerinizi çocukların fırtınalı günlerde sığınacağı şefkatli bir yuva, güneş açtığında ise dünyayı keşfetmek için uçup gideceği güvenli bir liman olarak tasarlayın.

Bu eylül ayında, her okul sabahı çocuğunuzun çantasına defter ve kalemle birlikte bolca sabır, sevgi ve “Ben sana güveniyorum.” inancını da koymayı unutmayın. Yeni eğitim yılı tüm çocuklara ve ailelerine güzellikler getirsin!