NEBEVİ ZARAFETİN DÜNYEVİ HAYATA YANSIMASI

Prof. Dr. Soner DUMAN

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Yaşadığımız asırda insanlık, bilim ve teknolojide tarihte hiç sahip olmadığı imkânlara sahip oldu. Bugün artık Güneş sisteminin ötesine gönderilen uzay mekikleri, denizlerin altını dip bucak inceleyen kameralar, anında kıtalar arası iletişimin sağlandığı sosyal medya platformları, hayatımızı son derece kolaylaştıran yapay zekâ uygulamalarına sahibiz. Peki gökdelenlerin gölgesinde, bitmek bilmeyen bildirimlerin dijital gürültüsü arasında insanlık aradığı huzuru ve mutluluğu bulabiliyor mu? Maalesef bu soruya olumlu cevap vermemiz pek mümkün değil. Yapılan araştırmaların ortaya koyduğuna göre intiharlar, cinayetler, yasaklı madde kullanımı, soygunlar, cinnet nöbetleri tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar artmış durumda.

Bu keşmekeşlik içinde insanlar maddi olarak birtakım rahatlık ve kolaylıklara kavuşmuş olsa da geçmişte sahip olduğu pek çok değerini yitirdi. En başta Yüce Rabbimiz ile olan bağlantımız ciddi ölçüde yara aldı. Bugün ateizm, deizm, agnostisizm gibi birtakım inanç karşıtı akımların sosyal medyada kitlesel bir şekilde arz-ı endam etmesi, ahlaki erozyon ve yozlaşmanın hiçbir zaman olmadığı kadar ayyuka çıkışı bu durumu gözler önüne seriyor. Yara alan yalnızca inançlarımız ve ahlakımız değil. 21. yüzyılın insanı, tarihin hiç görmediği bir hız ve konfor çağında yaşıyor olsa da içsel bir daralmanın, kitlesel bir bunalımın pençesinde kıvranıyor. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan, metropol koşturmacasında ifadesiz yüzlerle birbirinin yanından geçip giden günümüz insanı, aslında en çok nezaketi ve ruhi zarafeti özlüyor.

Bu kötü gidişata dur diyebilecek yegâne reçeteye biz Müslümanlar sahibiz. Bir yandan Rabbimizin son kelamı olan, indirildiği andaki saflık ve tazeliğiyle elimizde bulunan Kur’an, diğer yandan ise Rabbimizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği Allah Resulü’nün (s.a.s.) örnekliği olan sünnet ve nebevi ahlak. Aslında Peygamberimizin nebevi ahlakı -Hz. Aişe (r.a.) validemizin de belirttiği üzere- Kur’an’ın pratiğe geçmiş hâli olduğundan Kur’an ve sünneti birbirinden ayrı düşünmek yerine etle tırnak gibi bir arada düşünmek gerekiyor.

Bugün şikâyetçi olduğumuz ne varsa hepsine karşı topyekûn bir bilinçlenme ve bir karşı duruş, tüm kopuşlara karşı yeniden bağlanmayı sağlayacak o kutlu iksir: Peygamberimizin sünneti. Ancak tam da burada yapmamız gereken en hayati hamle; sünneti sadece şekilsel kalıplara, belirli ritüellere sıkıştırmaktan kurtarıp trafikte, sosyal medyada, komşulukta ve aile içinde doğrudan yaşayan bir ahlaka dönüştürmektir. Çünkü sünnet, sadece geçmişe ait bir hatıra değil bugünün insanına da nefes aldıracak taze bir ihya çağrısıdır.

Metropolün ifadesiz yüzlerine nebevi bir hediye: Tebessüm

Bugün toplu taşıma araçlarında, iş yerlerinde, cadde ve sokaklarda insanların yüzlerine baktığımızda çoğunlukla donuk, yorgun ve asık çehrelerle karşılaşıyoruz. Oysa Allah Resulü (s.a.s.) insan ilişkilerinin merkezine samimi bir çehreyi yerleştirmişti. “Mümin kardeşinin yüzüne tebessüm etmen, senin için bir sadakadır.” (Tirmizi, Birr, 36)

Sahabeden Cerir b. Abdullah (r.a.) şöyle der: “Müslüman olduğum günden beri Resulullah (s.a.s.) beni her gördüğünde mutlaka yüzüme tebessüm ederdi.” (Buhari, Edeb, 68)

Güler yüz deyip geçmeyin! Bir öğretmenin öğrencisine göstereceği güler yüz, öğrencisinin okula, derslere daha çok bağlanmasını sağlar. Bir işverenin işçisine göstereceği güler yüz, onu işine daha çok bağlı kılar. Bir ebeveynin çocuklarına güler yüzlü davranması, oluşabilecek pek çok sorunu daha baştan çözer. Hatta bazen bir güler yüz, hayata tutunacak hiçbir şeyi kalmamış olan ve intiharı tek çare olarak gören bir insanı hayata bağlayabilir. Öyleyse insanlar arası ilişkilerin olmazsa olmazı mahiyetinde olan tebessüm sünnetine daha çok önem vermeliyiz.

Yüz yüze temas:

Muhataba değer vermek

Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte son derece önemli bir hasletimizi kaybettik: Muhatabımızla yüz yüze konuşma, ona değer verme, onun söyledikleri ile ilgilenme. Şimdilerde pek çoğumuz, fiziksel olarak bir arada bulunsak bile bir elimizde telefon, bir yandan muhatabımızla konuşurken diğer yandan sürekli kaydırma işi ile meşgulüz. Karşınızdakinin sizi dinlememesi, söylediklerinize kulak asmaması, yüzünüze bakmaması kadar sinir bozucu, nezaketsiz ve kaba bir şey olamaz.

Allah Resulü’nün insan ilişkilerindeki nezaketi, yalnızca güler yüzlülüğünde değil karşısındaki kişiye önem ve değer verdiğini gösteren yaklaşım tarzında da görülür. Sahabenin aktardığına göre birisi Peygamberimizle konuşmak istediğinde Allah Resulü (s.a.s) sadece başını o tarafa çevirmez, bütün vücuduyla o kişiye döner ve onu can kulağıyla dinlerdi. Biriyle tokalaştığında karşıdaki kişi elini bırakmadan Efendimiz kendi elini çekmezdi. Konuştuğu kişi, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe Efendimiz de yüzünü ondan çevirmezdi. Bu davranış, karşısındaki insana, “Sen benim için değerlisin ve şu an tamamen seni dinliyorum.” mesajını veren muazzam bir sosyal nezaket örneğidir.

Trafikte göz önünde bulundurulması gereken nebevi hasletler:

Sabır ve hilm

Günümüzün en büyük nezaket krizlerinden biri şüphesiz trafikte yaşanıyor. En ufak bir gecikmede çalınan kornalar, hakaretler ve şiddete varan öfke patlamaları... Öyle ki insanlar araçlarından inerek birbirine zarar vermesinler diye bu konuda caydırıcılık düzeyi yüksek cezalar konulmasına rağmen hemen her gün haber bültenlerinde trafikte yaşanan kavgalara şahit olmaya devam ediyoruz.

“Hız ve haz çağı” şeklinde tanımlanan modern yaşam tarzı bize sürekli acele etmeyi ve bencilliği dayatırken Efendimiz (s.a.s.), bize hakiki gücün tanımını yapıyordu: “Güçlü kimse, güreşte üstün gelen değil öfke anında kendine hâkim kalabilendir.” (Buhari, Edeb, 76)

Bir gün bir bedevi, Efendimiz’in hırkasını arkadan öyle sertçe çekmişti ki boynunda hırkanın izi kalmıştı. Bedevi kaba bir üslupla mal istemesine rağmen Rahmet Peygamberi ona sadece dönüp tebessüm etmiş ve istediğinin verilmesini emretmişti. (Buhari, Edeb, 68)

Demek ki bazen kural tanımaz, hâlden anlamaz birisine karşı tartışmaya girmek yerine tebessüm etmek, ona yol vermek doğabilecek pek çok soruna engel olabilir.

Nobranlığa karşı nebevi duruş: Alttan almak

Nezaketin sınandığı en zor anlar, kural tanımaz ve kaba insanlarla karşılaştığımız anlardır. Bir yerde sıra beklerken birilerinin gelip sizin önünüze geçmeye çalışması, trafikte kuyruk hâlinde iken birilerinin araya kaynamaya çalışması, marketlerde kampanyalı ürünler söz konusu olduğunda insanların itiş kakış bir yarış içine girmesi gibi durumlar nezaketin yokluğunu en çok hissettiğimiz durumlardır.

Böyle bir durumda ne yapmalı, nasıl davranmalı? Fevri şekilde hareket edip hak ettiği karşılığı mı vermeli yoksa nezaketi elden bırakmamalı mı? Konuya ilişkin bir örnek şudur: Sahabeden Muaviye b. Hakem, namaz esnasında aksıran birine, “Yerhamukallah” (Allah sana merhamet etsin) der. Namazda konuşulmayacağını henüz bilmediği için diğer sahabiler ona bakışlarıyla tepki gösterir. Muaviye de şaşkınlıkla “Neden bana öyle bakıyorsunuz?” deyince sahabiler uyluklarına vurarak onu sustururlar. Namaz bittikten sonrasını Muaviye şöyle anlatır: “Anam, babam ona feda olsun! Ne ondan önce ne de sonra daha güzel eğiten bir öğretmen görmedim. Vallahi beni ne azarladı ne vurdu ne de ayıpladı. Sadece şöyle buyurdu: ‘Bu namazda insani kelam konuşulmaz. Namaz ancak tesbih, tekbir ve Kur’an okumaktır.’” (Müslim, Mesacid, 33)

Hataları yüzüne vurarak değil kişinin izzet-i nefsini koruyarak öğretmek, nebevi iletişimin en zarif kuralıdır.

Evet, ortada kurala aykırı bir davranış söz konusu olduğunda bunu hatırlatmak gerekir. Ama kırıp dökmeden, bağırıp çağırmadan, karşı tarafın onurunu zedelemeden... İşte o zaman nezaket, kabalığın veremeyeceği güzel sonuçları verecektir.

Dijital dünyada “klavye ahlakı” ve dilin muhafazası

Sosyal medya mecraları, bugün insan onurunun en çok zedelendiği, gıybetin, iftiranın ve alayın sıradanlaştığı birer “dijital gürültü” alanına dönüştü. Profil resimlerinin ardına gizlenerek yapılan siber zorbalıklar, nebevi ahlakın getirdiği “emanet” bilinciyle tamamen çelişmektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!” (Hümeze, 104/1)

Efendimiz (s.a.s.) ise Müslümanı tanımlarken sınırları çok net çizer: “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhari, İman, 4)

Bu çağda sünneti ihya etmek; bir gönderinin altına yorum yazarken, bir paylaşım yaparken ya da sosyal medya grubunda konuşurken nebevi zarafeti elden bırakmamaktır. Doğruluğundan emin olunmayan bilgiyi yaymamak, kimseyi dijital ortamda linç etmemek ve klavye başında da “kul hakkı” bilinciyle hareket etmek günümüzün en önemli davranış kalıpları ve nezaket örneklerindendir.

İstişare ahlakı

Nezaketin en güzel yansımalarından birisi de bir konuda insana fikrinin sorulmasıdır. Bu, ona değer verildiğini, onun yok sayılmadığını gösterir. Gelgelelim modern yaşam; egoların çarpıştığı, mobbingin arttığı ve iletişimin tıkandığı kurumsal krizlerle dolu bir hâle evrilmiştir. Oysa İslam, yönetim ve iletişim modelinin merkezine “ortak aklı” yani istişareyi koymuştur. Allah Teâlâ, Peygamberine hitaben şöyle buyurur: “…İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven)…” (Âl-i İmran, 3/159)

Uhud Savaşı öncesinde Efendimiz (s.a.s.) şehirde kalarak müdafaa savaşı yapmayı uygun gördüğü hâlde, genç sahabilerin çoğunluğunun isteğine uyarak Uhud Ovası’na çıkmıştır. Bir peygamber olduğu hâlde ashabının fikrine değer veren bu nebevi zarafet, bugün plazalarda, şirketlerde ve kurumlarda alt kademenin fikrine değer veren, kriz anlarında “Ben yaptım, oldu.” demeyip ortak akla başvuran bir yönetim ahlakına dönüşmelidir.

Komşuluk hukuku

Modern insan, evinin dışını “başkasına ait” görerek çevreyi kirletmekten çekinmiyor; apartman dairesindeki komşusunun varlığından dahi haberdar olmuyor. Komşuluk ilişkilerinde Hz. Aişe’nin (r.a.) rivayet ettiği şu hadis, apartman hayatının getirdiği yalnızlaşmaya en güzel cevaptır: “Cebrail bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” (Buhari, Edeb, 28) Çöpünü,komşusunu rahatsız edecek şekilde bırakmayan, gece yarısı yüksek sesle müzik dinlemeyen, yediğinden komşusuna da ikram eden bir mümin, nebevi zarafeti binasına taşımış demektir.

Sonuç yerine

Mevlid Kandilinin manevi gölgesini üzerimizde hissettiğimiz bu günlerde şu hakikati birkez daha hatırlamakta fayda var: Peygamber ahlakı sadece tarih sahnesinde kalmış, bugün iç çekerek ve geçmişe öykünerek okuyacağımız bir tarih tablosu değildir. O aynı zamanda; bunalan, sıkışan ve anlam arayan günümüz insanına sunulmuş canlı, taze ve pratik bir reçetedir.

Sünneti, hayatın kılcal damarlarına ulaştırdığımızda; evlerimizde eşlerimize karşı gösterdiğimiz tatlı dilde, trafikte verdiğimiz yol hakkı nezaketinde, sosyal medyada koruduğumuz üslupta nebevi zarafet yeniden hayat bulacaktır. Yaşadığımız dünyanın, günden güne daha çok hissettiğimiz anlamsız, mekanik ve dijital soğukluğunu ancak sünnetin o yaşayan, ısıtan ve iyileştiren nezaketiyle eritebiliriz. Bugün insanlığa nefes aldıracak olan şey, şekilden ruha yürümek ve onun (s.a.s.) zarafetini hayatımızın tam merkezine yerleştirmektir.