Modernleşme ile birlikte kadın ve erkeğin rollerinde ciddi değişimler görüldü. Bizim gibi ülkelerde hem modernleşmenin göstergesi olarak kadına yeni roller biçildi hem de kadınlar gönüllü biçimde yeni roller edindiler. Kamusal alanda, eğitim

hayatında, çalışma hayatındaki

bu rol değişimi aynı oranda

aile kurumuna yansımadı.

Söyleşi: Şule Tüzün

Modern hayat insana daha fazla hareket alanı, daha çok seçenek ve daha geniş bir görünürlük sunsa da aile bağlarını aynı ölçüde güçlendirmemektedir. Evler büyürken ortak zamanın daralması, dijital dünyanın mahremiyet sınırlarını zorlaması, kuşaklar arasındaki dil farkının açılması ve aile içi rollerin yeniden tartışılması aileyi çağımızın en önemli meselelerinden biri hâline getirmektedir. Aile; insanın sevmeyi, sorumluluk almayı, sınır bilmeyi ve başkasıyla yaşamayı öğrendiği ilk toplumsal deneyim alanıdır. Bugün aileyi korumak, onu değişen hayat şartları içinde hangi değerlerle ayakta kalabileceğini yeniden düşünmekle mümkündür. Din, toplum ve aile içi roller ekseninde günümüz ailesinin imkânlarını ve sorunlarını Prof. Dr. Vejdi Bilgin’e sorduk.

Kur’an’da aile, “sekînet”, “meveddet” ve “rahmet” üzerine kurulan bir birliktelik olarak tanımlanırken modern toplumda aile çoğu zaman hak, özgürlük ve bireysel beklentiler ekseninde konuşuluyor. Sizce bu iki yaklaşım gerçekten birbirinin alternatifi mi? İslam’ın aile tasavvuru modern insanın hak ve özgürlük arayışına nasıl bir yanıt sunuyor?

Aileye bakışımız, baktığımız noktaya göre değişir. Psikolojik açıdan bakarsak sekînet, rahmet, sevgi ön plana çıkar; toplumsal açıdan bakarsak iş bölümü ve rolleri konuşursunuz; hukuki açıdan bakarsak haklardan bahsedersiniz. Dolayısıyla bunlar birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olan hususlardır. İslam açısından da durum fark etmez. Ancak günümüz modern aile yapısıyla İslam’ın öngördüğü aile yapısı arasında bazı temel farklılıkların olduğunu söylemek gerekir. Modern anlayış bireyi ön plana çıkarır; birey-toplum ikileminde ibre bireyden yanadır. Toplumun çıkarı için birey feda edilemez. Dolayısıyla birey, örneğin, evlenmeye zorlanamaz. Hatta rasyonel seçim teorisine göre bireyler, hayatın diğer alanlarında olduğu gibi evlilik kararı verirken, evliliği sürdürürken, çocuk sahibi olurken bir fayda-zarar hesabı yaparlar ve kendi lehlerine olan durumla hayata devam ederler. Şüphesiz insan bir makine değildir; günümüzde de evlilikler sevgi üzerine kurulur, eş veya ebeveyn olmanın hem hukuki hem de vicdani sorumlulukları vardır. Fakat bireysel haz ve çıkar daha ön plandadır; birey bunun aksi için zorlanamaz veya suçlanamaz.

İslam bireysel hakları asla reddetmez, bireyi ailenin veya toplumun bir emir kulu gibi görmez ama toplumsal çıkarlara vurgu yapar. Birey, hayatını benmerkezli kuramaz. Kendi bedenine karşı Allah tarafından belirlenmiş sorumlulukları olduğu gibi ailesine, topluma, hayvanlara, çevreye karşı da sorumlulukları vardır. Bu genel anlayış içerisinde İslam insanları evlenmeye zorlamaz ama teşvik eder; evlilik dışı ilişkileri de yasaklar. Evlilik temelde sevgiye, anlayış ve fedakârlığa dayanır. Bu fedakârlık boyutu insanın kişiliğinde ve temel haklarında bir erozyona sebebiyet verebilir mi, bunu ayrıca konuşmak gerekir tabii.

İslam’da aile, yalnızca neslin devamını sağlayan bir kurum değil imanın, ahlakın ve medeniyet tasavvurunun kuşaktan kuşağa aktarıldığı ilk mektep olarak görülüyor. Buna rağmen bugün dinî bilgiye erişim büyük ölçüde dijital mecralara taşınmış durumda. Sizce aile, dinî ve ahlaki terbiyedeki kurucu rolünü hâlâ koruyor mu? Yoksa aile içi dinî otorite, fark edilmeden yeni toplumsal aktörlere mi devrediliyor?

Ailenin psikolojik ve toplumsal işlevlerinin yanında bir de eğitsel işlevi söz konusu. Aile, bireyin toplumun ortalama bir üyesi olmasının, toplumsal norm ve rolleri içselleştirme sürecinin -ki biz buna sosyalleşme diyoruz- en temel aracıdır. Ailede edinilen bilgi ve görgü geniş bir alana yayılır, kalıcıdır, kolay kolay unutulmaz. Bu yüzden ailedeki sosyalleşme, “asli sosyalleşme” diye isimlendirilir. Doğal olarak çocuk ilk dinî bilgisini ailesinden alır, ilk dinî yaşantıları aile içinde geçer. Bu dinî bilgiler çoğu zaman okullarda ya da kitaplarda yazıldığı kadar derin değildir ama çocuğun zihin dünyasının açıldığı ilk evreye denk geldiği için çok yoğun duygular uyandırır. Kanaatimce aile, çocuğun ilk dinî bilgisini aldığı yer olma özelliğini koruyor. İleriki yaşlarda bu rol okullara, hocalara veya kitaplara devredilirken günümüzde dijital kanallara devrediliyor. Ailenin her yaşta çocuk üzerinde dinî bilgi açısından yönlendirici olması zaten beklenemez. Mesele, çocukluk ve ilk gençlik evresinde ailenin rolüdür. Eskiden dinî bilgisi zayıf olan ailelerde yetişen çocuklar, ilkokul çağlarında yaz Kur’an kurslarında biraz dinî eğitim görürlerdi. Şimdi ise anaokulu çağında çocuk dinî bilgiyle karşılaşabiliyor. Fakat dışarıdaki din eğitimi, faydalı yönleri yanında formasyonsuz ellerde yanlış bilgilendirme, çocuğun psikolojik gelişim evrelerini bilememe, çocuklar arası rekabet gibi hususlarla olumsuz da olabilir. Bilgili ve bilinçli bir ebeveyn gözetiminde evdeki dinî yaşantı rakipsizdir. Anne babalar sağlıkla, beslenmeyle ilgili konularda bilgilendikleri, bu bilgilerini ev hayatlarında uyguladıkları gibi dinî konularda da bilgilenmeli, din eğitimini sadece okullara bırakmamalıdır.

Din sosyolojisi ve İslam ahlakı açısından “aileyi korumak” ne anlama gelir? Sadece nikâh akdinin ve evliliğin biçimsel devamlılığını sağlamak, aile içindeki bireylerin haysiyet, güvenlik ve haklarından bağımsız düşünülebilir mi?

Eskiden kitaplarımızda “Aile toplumun temel taşıdır.” şeklinde ifadeler yer alırdı. Sosyolojik açıdan bu doğrudur zira toplumsal roller, normlar en temelde aile aracılığı ile aktarılır. Bundan dolayı 1960’larda Frankfurt Ekolü kuramcıları, mevcut toplumda köklü bir değişim, bir devrim yaşanması için önce geleneksel aile yapısının çözülmesi gerektiğini savunuyorlardı. Travmatik olmadıktan sonra, özellikle çocuk için en sağlıklı ortam aile ortamıdır. Fakat aile marazi ilişkiler üzerine kurulmuşsa, bir taraf bu ilişki içerisinde bedenî ve psikolojik olarak zarar görüyorsa bazen de doğrusu ayrılmaktır. İslam, orta yolu benimseyen bir din olarak boşanmanın olabileceğini kabul etmiştir. Bunu özellikle vurguluyorum; örneğin, Katoliklikte boşanmaya cevaz verilmez. Evet, ilişki artık bireylere zarar vermeye başlamışsa “aileyi korumak” adına insanların zulüm görmesine göz yumamazsınız. Aileyi korumak, en başta aile bütünlüğünü korumaktır ama aynı zamanda aile içindeki ilişkinin sağlıklı olması için çaba göstermek şeklinde de bir yorum yapabiliriz. Annelerimizden, ninelerimizden hareketle konuya baktığımızda geçmiş ailelerin çok da sağlıklı bir yapıda olduğunu söylemek kolay değil. Günümüzde ise çok kırılgan, ben-merkezli, kolay vazgeçilen evlilikleri sosyolojik açıdan faydalı görmek mümkün değil. Artan eğitim seviyesi ve dinî bilince bağlı olarak ailelerin daha sağlam daha dengeli olması gerekirken aksi bir durumla karşılaştık. Bunun temel sebebinin de doğrudan eğitim veya ekonomik seviye değil; benmerkezci, hazcı dünya görüşü ve zayıf kişilikler olduğu kanaatindeyim.

Boşanma, yeniden evlenme, tek ebeveynlik veya evlenmemeyi tercih etme gibi deneyimler, dinî ve toplumsal çevrelerde çoğu zaman yalnızca bireysel kararlar olarak görülmüyor; kişinin ahlakı ve dindarlığı hakkında da bir hükme dönüşebiliyor. Aile biçimleri üzerinden ahlaki bir hiyerarşi kurulmasının dinî ve toplumsal sonuçları nelerdir?

Ahlak, bir toplumda insanların uymak zorunda oldukları eylemler ve kurallardır. Bu kuralların temelinde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin şeklindeki değer yargıları yatar. Şüphesiz bu değer yargıları ve kurallar toplumdan topluma, dönemden döneme farklılık gösterir. Ülkemizde yakın geçmişte boşanma da özellikle dul kadınların yeniden evlenmesi de toplumca kötü karşılanırdı. Şimdi bu konuda bir değişim görüyoruz, belki yakın gelecekte tek ebeveynlik ve evlenmemek de olağan görülecek. Fakat burada bir tehlikeye dikkat çekmek lazımdır. Eskiden farklı kültürler bağlamında ahlaki kurallar görecelik gösterirdi; şimdi ise aynı kültür içerisinde görecelik yaşanıyor ve bu durum gittikçe derinleşiyor. Din, gelenek veya ideolojiler gibi meta-anlatıların etkisinin zayıfladığı dönemde bir merkez veya mihenk taşından yoksun olan ahlak, insanlığın bilinen tarihinden itibaren var olan aynı ahlak olabilir mi? Bugün artık “ahlaksızlık”tan söz etmiyoruz zira ahlaksızlık da bir ahlakın varlığına atıfta bulunur, esas ahlakın ortadan kalkması sürecine şahitlik ediyoruz. Din ise kendisine inananlara bir ahlak dayatıyor. “Dayatma” kelimesini bilinçli olarak kullanıyorum. Çok bireysel durumlar hariç “evlenmemek” dinî açıdan tasvip edilmezken anlayabildiğimiz kadarıyla bugün bireysel bir tercih olarak daha nötr bir yaklaşım görülüyor. Peki, yarın eşcinsel evlilikler de bireysel bir tercih olarak görülecek ve ahlakın kapsamından çıkacak mıdır? Hasılı, toplumda bir ahlak olmak zorundadır, bu meyanda aileye yönelik telkinler normal görülmelidir. Bugün bunlar zaten telkinin ötesine geçmiyor; evlenmediği için veya çocuğuyla yaşadığı için kimseye kötü gözle bakılmıyor.

İslam evliliği teşvik ediyor ama evlilik farzdır demiyor; evlenmemek bir günah değil. Nitekim hiç evlenmeyen âlimlerin olduğunu biliyoruz. Ancak bu durum yani evliliğin terki, yaygınlık kazanmaya başlarsa toplumsal açıdan sonuçları vahim olacaktır. Evlilikler azalınca çocuk sayısı da azalır; doğan çocuklar ise normal bir aile ortamında büyümez. Bu da psikolojik gelişim, toplumsal normların kabulü, nüfus ve iktisadi açıdan bir nevi kıyamet demek.

Kadının eğitim ve çalışma hayatındaki konumu değişirken erkeklik ve babalık anlayışı aynı hızla değişemiyor. Böyle durumlarda geleneksel görev dağılımı fiilen çözülse bile onun dinî meşruiyeti devam edebiliyor. Bugünkü ailelerde yaşanan rol çatışmalarının ne kadarı dinin asıl mesajından, ne kadarı din adına sürdürülen kültürel kabullerden kaynaklanıyor?

Evet, modernleşme ile birlikte kadın ve erkeğin rollerinde ciddi değişimler görüldü. Bizim gibi ülkelerde hem modernleşmenin göstergesi olarak kadına yeni roller biçildi hem de kadınlar aldıkları eğitim, geliştirdikleri istidatları ve kazandıkları ekonomik özgürlük ile gönüllü biçimde yeni roller edindiler. Burada rolü, sosyolojik anlamda yani toplumun bireylerden beklediği veya yasakladığı davranışlar bütünü anlamında kullanıyoruz. Kamusal alanda, eğitim hayatında, çalışma hayatındaki bu rol değişimi aynı oranda aile kurumuna yansımadı. Şüphesiz kadın, aile içinde artık daha fazla söz hakkına sahip çünkü daha eğitimli ve gelir sahibi ama özellikle çocuk bakımı ve ev işleri söz konusu olduğunda yine ağır yükü üstlenen taraf. Buna “ikinci vardiya” deniyor; günümüz kadını gündüz bir işte, akşam ise evde çalışıyor ve çamaşır, bulaşık makinesi gibi ne kadar araca sahip olursa olsun geleneksel kadınlardan hem mental hem de bedensel anlamda daha fazla yoruluyor. Peki, “Yuvayı dişi kuş yapar.” şeklindeki kültürel kabul dine mal edilebilir mi? Yüksek din eğitimi almamış birisi bu kabulü dine yükleyebilir ancak ilmihaller ve onları okutan hocalar aynı şeyi söylemiyor hatta bizim toplumumuz ile hiçbir şekilde uyuşmayacak biçimde ev işlerinin kadının temel görevi olmadığını söylüyorlar. Buradaki mesele, artık dinin yanlış anlaşılması veya dinin kültürle karıştırılması değil; hızlı toplumsal değişim içerisinde ortaya çıkan anomidir. İster dinî ister kültürel olsun, toplumsal değerlerimiz, normlarımız ve davranışlarımız değişim içerisinde ama yeni normlar ve roller tam olarak oluşmadı. Anomi yani kuralsızlık dediğimiz durumu tam olarak yaşıyoruz. Bu problem, yeni bir anlam dünyasının, eğitim felsefesinin, çalışma hayatı ve hukuki alandaki düzenlemelerin ahenkli uyumu ile aşılabilir. Dinî yorumlar ve içtihatlar bu anomik durumun aşılmasına katkıda bulunabilir ama tek başına çözüm olamaz.