MODERN HAYATIN AİLEYİ DÖNÜŞTÜRMESİNİ BİR ROMAN ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRMEK: KİRALIK KONAK
Selma MAŞLAK
Gündelik hayat rutinin alanıdır. Tekrarlardan, sıradan işlerden, alışkanlıklardan, zevklerden oluşur. Her gün sabah kalkar, işimize ya da okulumuza gideriz. Kahvaltılarımız, akşam yemeklerimiz, aile yaşamımız, eğlencelerimiz, güldüğümüz ya da ağladığımız şeyler birbirine benzer. Bütün bu sıradanlığın içinde biz farkında olmasak da aslında gündelik hayat iş, eğitim, doğum, ölüm, evlilik, boşanma gibi her türlü toplumsal ve ekonomik durumu anlamada ve tespit etmede başvurulan en önemli çalışma alanıdır. Özellikle modern hayatın birey ve aile üzerindeki tesirini görmenin en kestirme yolu gündelik hayata bakmaktır.
Modern hayat çoğu zaman bir girdaba benzetilir. Sanayileşmeyle birlikte yaşanan değişim ve dönüşümler âdeta domino etkisi meydana getirmiş, döne döne toplumun en küçük yapı taşı dediğimiz aileye kadar dayanmıştır. Sanayileşme neticesinde insan tüketebileceğinden çok daha fazlasını üretmeye başlamıştır. Bunun neticesinde yeni bir iktisadi hayat; bunun neticesinde kentleşen şehirler, kalabalıklar; bunun neticesinde yeni ihtiyaçlar, dünyevileşme; bunun neticesinde bireyselleşme, yabancılaşma… Ve tabii ki ailenin dönüşümü…
Modern dünyanın belirgin özelliklerinden olan dünyevileşme ve rekabet ailenin de içine sızdı. Eşler birbirini sığınılacak, zor zamanda yaslanılacak güvenli alanlar olarak değil yarışılacak rekabet edilecek sürekli iddialaşacak kişiler olarak görmeye başladı. Bu rekabet öyle bir hâl aldı ki ailenin içinden taşıp diğer ailelerle rekabete; alınan eşyaların, gidilen tatillerin hatta neredeyse “başarı projesi” olarak yetiştirilen çocukların birbiriyle kıyaslanmasına kadar dayandı. Diyebiliriz ki modern aile modeli, insana değer üretmeyi değil rekabet üretmeyi öğretti. Oysa bunların aksine bildiğimiz şöyle bir gerçek var; aile, peygamber ocağıdır. İslam medeniyetinin kuruluşunda vahiy, önce bir “hane”ye inmiştir. İlk iman, bir aile içinde kök salmıştır. İlk dayanışma bir evde başlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) omuzlarındaki ağır yükle Hira Mağarası’ndan indiğinde onu ilk karşılayan, sakinleştiren, ona güven veren eşi Hz. Hatice’dir. Ayrıca peygamber ocağındaki aile modeli, ekonomik açıdan refah merkezli bir aile modeli de değildir. Tam tersine, çoğunlukla maddi yoksunluk içindedir. Fakat bu evlerde bir anlam, bir değer arayışı vardır. Bugün, modern toplumun kaçırdığı nokta budur.
Bu bahsettiğimiz kaçırılan “anlam”ı görmenin en kestirme yolu, daha önce de belirttiğimiz gibi gündelik hayata bakmaktır. Modern hayatın aile üzerindeki olumsuz sonuçlarını ortaya koymada gündelik hayat, âdeta bir fotoğraf makinesi görevi görür. Bu manada gündelik hayatın maskesini düşüren; en iyi, en net resimleri çeken fotoğraf makineleri romanlardır. Romanlar, modern hayatla birlikte bireyin tabiattan, gelenekten, anlamdan nasıl uzaklaştığını, çoğu zaman sosyolojik bir inceleme alanı olduğunun farkına bile varmadan yapar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak adlı romanı bu konuya verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Roman 1920 yılında yayımlanır. Tam bir geçiş dönemidir bu yıllar. Köklü bir gelenek üzerine kurulu olan Osmanlı Devleti’nden ulus devlete geçiş arifesidir. O nedenle diyebiliriz ki Kiralık Konak “modern”in gündelik hayatı etkilemeye başladığı en erken anlatılardan biridir.
Roman şöyle başlar: “Naim Efendiler bu yaz Kanlıca’ya taşınmadılar. Zamanlar artık eski zamanlar değil, iki sene içinde pek çok âdetler değişti.” Yaz gelmiş, havalar ısınmış, her zaman serinlemek için taşınılan Kanlıca’ya o yaz gidilmemiştir. Bunun ekonomik nedenleri de vardır fakat en önemli neden artık Boğaziçi ve Kanlıca semt olarak eski yaşayışı, geleneği temsil etmektedir. Ve özellikle torun Seniha ona eskiyi hatırlatan her şeyden imtina ediyordur.
Kiralık Konak’ta, toplumsal değişimi bir konak ve onun sakinleri üzerinden okuruz. Konakta Naim Efendi; kızı Sekine Hanım, damadı Servet Bey, torunları Seniha ve Cemil ile birlikte yaşamaktadır. Roman, aileyi, aynı konakta yaşayan fakat gündelik rutinlerinde derin uçurumlar olan, hayata karşı farklı itiyatlar geliştiren üç nesil üzerinden anlatır. Naim Efendi geleneği, Sekine Hanım ve Servet Bey arada fakat yeni yaşayışa meyilli bir geçiş evresini, Seniha ve Cemil ise her türlü düşkünlükleriyle modern hayatı temsil eder.
Ailenin genç kızı Seniha, hayatta bir değer üretmeyip yalnızca tüketen, tükettiği nispette akranlarıyla rekabet eden ve bundan mutlu olacağını zanneden modern insan prototipidir. Konağa ve ailesine karşı duygusal bağı, aidiyeti zayıftır. Evini bir hapishane, ailesini de kendine ayak bağı olarak görür. En büyük hayali ise bir fırsatını yakalayıp özgürlükler diyarı Avrupa’ya kendini atmaktır. Yakup Kadri, Seniha’nın bu durumunu şu cümlelerle ifade eder: “Avrupa’nın şenlik ve aydınlık şehirleri onu büyülü bir surette kendine doğru çekiyordu. Çölde yürüyene serap neyse Seniha’ya Avrupa oydu.”
Özgürlük, aileleri parçalayan ve zaman zaman ebeveyn ile çocuğu karşı karşıya getiren modern dünyanın en başarılı masallarından biridir. Hepimiz tekiz, biriciğiz, duygumuz, düşüncemiz yalnız bize ait o ayrı. Fakat köksüz, kendi kendine yetişmiş bireyler de değiliz. Aileden hem maddi hem manevi anlamda kopmayı ifade eden Seniha’nın istediği gibi bir özgürlük gerçek özgürlük değildir. Şöyle düşünelim, bir uçurtmanın iplerinden kopması onu özgür yapmaz. Uçurtma kısacık bir süre gökyüzünün keyfini çıkarır, sonra yönünü kaybeder, oradan oraya savrulduktan sonra ya yere düşer ya bir telde takılı kalır. Uçurtmayı tutan o bağ yani bir aileye bir şehre bir millete bir kültüre ait olma hissi fıtridir. Ekşi bir şey yediğinizde dişi kamaşan bir annenizin ve her durumda sizi bağrına basacak dinleyecek sevecek sarıp sarmalayacak bir yuvanızın olması insana güven verir, güç verir, mensup olunan o geniş aile (vatan) ise size hayatta bir istikamet kazandırır. “Ağaç yaprağıyla gürler.” meselesi böyle bir şeydir. Kiralık Konak’ta, ne Seniha ne de Seniha’nın ana babası bunun farkındadır. Hatta Seniha kopardığı her bağın yerine görünmeyen başka zincirler takıyordur, bundan da habersizdir.
Romanda dikkati çeken diğer bir durum ise Naim Efendi dışında bütün ev halkının kendi rutinlerine dokunulmadığı sürece her şeye karşı kayıtsız kalmalarıdır. Roman Trablusgarp Savaşı, Balkan Harbi ve ardından gelen Birinci Dünya Savaşı yıllarını kapsamaktadır. Devletin en zorlu zamanlarıdır. Altı yüz sene ayakta duran bir medeniyet ölüm kalım savaşı vermektedir. Gelin görün ki dışarıda yaşanan bu hengâmeden ne Servet Bey ne Seniha ne kardeşi Cemil etkilenir. İşgal altındaki İstanbul’da partiler düzenleyip balolara katılmaya devam ederler. Hatta bu süreçte Naim Efendi torunlarının aşırı masrafları, “maymun iştahları” neticesinde konak dışındaki tüm mal varlığını elinden çıkarmak zorunda bile kalır. Burada özellikle Seniha’nın savaşa karşı kayıtsızlığı hat safhadadır. Yakın akrabaları Hakkı Celis’in şehadet haberi bile onu “süsünden, güzelliğinden” alıkoymaz.
Bencilleşen, hem ailesine hem vatanına böylesine kayıtsız kalan Seniha evlenmek de istemez. Naim Efendi ile Seniha’nın bu konudaki fikirleri tamamen birbirine zıttır. Naim Efendi torununun şu cümlelerinden sonra üzüntüsünden hıçkırık nöbetlerine tutulur, günlerce hasta yatar: “… ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum. İşte bunun içindir ki sevdiğim bir adamı kendime hayat yoldaşı yapmaktan çekiniyorum; zira bütün zevklerimde, keder ve heyecanlarımda tamamıyla yalnız kalmak, tamamıyla benliğimi muhafaza etmek istiyorum.” Seniha kitapta her şeyin çok hızlı yaşandığı, tüketildiği modern hayatın bir neferidir. Doğaldır ki yuva kurmak istemez çünkü evlilik sorumluluk almaktır; sabır, fedakârlık gerektirir. Bizim kültürümüzde, “pişmek” aile açısından değerli bir kelimedir. Yalnızca mutfak için kullanılmaz. Pişmek aynı zamanda olgunlaşmaktır. O nedenle aile, “ocak”tır. İnsan aile ocağında pişer, fazlalıklarını törpüler, kaba ve katı yanlarını esnetir. Seniha bu “Hamdım, piştim, yandım.” geleneğinden çok çok uzaktır.
Kiralık Konak, ailenin dönüşümünü mekân üzerinden de ele alır. Bu en somut en görünür değişimdir. Üç neslin bir arada yaşadığı geniş konak hayatından çekirdek aileyi temsil eden apartman hayatına geçilir. Naim Efendi konağını bırakmaz, koca konakta odaların sessizliğiyle bir başına kalır. Damadı Servet Bey Şişli’de bir apartman dairesi kiralar, karısı ve çocuklarıyla buraya taşınır. Servet Bey, dairenin içini tamamen kendi Avrupai zevkine göre döşer. Yemek odasını Fransız tarzına uygun mobilyalarla doldurur, kütüphaneye İngiliz üslubunda kanepeler, masalar alır. Böylelikle gelenekseli temsil eden o konaktan kurtulmuş, kendi evini, kendi yaşayışını (!) bulmuştur. Ev kadar evin semti de önemlidir Servet Bey için. Tuttuğu apartmanın bulunduğu cadde onun gözünde “genişliği, gürültüsü, telgraf, telefon, tramvay telleri, otomobilleri, ortasından geçen rayları ile tamamıyla bir Avrupa manzarası”nı canlandırmaktadır. Bu teknolojik gelişmeleri gözünün önünde, ulaşılabilir kılmak Servet Bey için bir statü belirtisidir. Ancak bunların hiçbiri ailesinin dağılışını önlemeyecektir.
Türk ailesi tarih boyunca farklı kültürlere temas etmesine rağmen büyük ölçüde güçlü yapısını günümüze kadar devam ettirmiştir. Hatta Türk ailesinin bu durumu Batılıların da takdirini kazanmış, onlara; “Batı’da aile kurumundan başlayarak diğer sosyal müesseselere sirayet eden çözülme sürecini ancak Türkler değiştirebilir. Bu itibarla Türk aile yapısı Batı’da emsal alınmalı ve takdir edilmelidir.” dedirtmiştir (Değişen Toplum ve Aile, Necmettin Turinay, Akçağ Yayınları, 2020).
Son olarak şunu belirtelim: Burada bir roman üzerinden modern hayatın gündelik aile yaşantısını nasıl dönüştürdüğü üzerinde durduk, olumsuz durumlardan bahsettik fakat bu olumsuz durumlar bizi ümitsizliğe sevk edecek genel bir görüntünün resmi değildir. Çünkü bizde Batılılaşma, parçalı bir görüntü vermektedir yani ülkenin doğusuyla batısı, kentiyle kırsalı, alt sınıfıyla üst sınıfı bu durumdan aynı ölçüde etkilenmemektedir. Aile hâlâ çok büyük ölçüde kutsal kabul edilir. Son yapılan araştırmalarda “Aileyi kutsal bir müessese olarak görüyorum.” cümlesine “katılıyorum” cevabı verenlerin oranı yüzde doksandır (Türkiye’de Ailenin Dönüşümü, Sinan Yılmaz, Divan Kitap, 2012).