MODERN ÇAĞIN NİHİLİST DÜŞÜNCESİNDE

SONLULUK, NEFİS

VE İMAN

Dr. Zübeyir USTABAŞI

Modern insanın temel trajedilerinden biri, ölümsüzlük arzusuyla yaşadığına inanmasına rağmen gerçekte mutlak bir sonsuzluğu taşıyabilecek ontolojik bir yapıya sahip olmamasıdır. İnsan çoğu zaman ölümsüzlüğü değil yalnızca sonlu yaşamının kesintiye uğramadan devam etmesini ister. Özellikle iman fikrinden ve aşkın bir anlam ufkundan kopmuş bilinç için “sonsuzluk”, metafizik bir hakikatten ziyade mevcut yaşamın süreklileştirilmiş bir uzantısı hâline gelir. Böyle bir insan için sonsuzluk, başka bir varoluş kipine geçiş değil mevcut arzuların, hazların, yönelimlerin ve benliğin sonsuza kadar sürdürülmesi talebidir.

Fakat tam da burada derin bir ontolojik çelişki ortaya çıkar. Çünkü insan, bir taraftan sonluluğun ürettiği gerilim sayesinde arzu eden bir varlık olarak kalabilmekte; diğer taraftan ise bu gerilimi ortadan kaldıracak bir sonsuzluğu talep etmektedir. Dolayısıyla modern insanın sonsuzluk arzusu, kendi iç mantığını taşıyamayan paradoksal bir isteme biçimine dönüşebilmektedir. Çünkü arzu ancak eksiklik, mesafe, ertelenme ve kaybetme ihtimali bulunan bir zamansallık içinde mümkündür. Ölüm, yalnızca biyolojik son değil aynı zamanda anlamı yoğunlaştıran asli sınırdır. Bekleyişi, özlemi, tutkuyu, riski ve yönelimi mümkün kılan şey, tam da sonluluğun oluşturduğu kırılganlıktır.

Bu nedenle ölüm ihtimalinin tamamen ortadan kalktığı bir varoluşta yalnızca yaşamın sonu değil arzunun kendisini mümkün kılan ontolojik gerilim de çözülmeye başlar. Çünkü insan, zamansallığın gerilimi içinde anlam üreten bir varlıktır. Sürenin sonsuz biçimde homojenleştiği bir yerde ise herhangi bir şey gerçek anlamda “acil”, “değerli” ya da “kaçırılabilir” olmaktan çıkar. Böylece sonsuzluk, ilk bakışta özgürleşme gibi görünse de gerçekte anlamı taşıyan farklılıkların ve yoğunlukların silinmesine yol açar.

Ancak burada daha da önemli olan nokta şudur: İnsan, varoluşu söz konusu olduğunda, “sonsuzluk” ile “sonluluk” arasındaki mantıksal dikotomi bütünüyle işlemez hâle gelir. Çünkü insan, salt mantıksal kategorilerle kavranabilecek bir varlık değildir. Klasik mantık açısından bakıldığında sonlu olan ile sonsuz olan birbirini dışlayan karşıtlıklar olarak düşünülebilir ancak insani tecrübe düzleminde bu ayrım çökmeye başlar. Zira insan, aynı anda hem sonluluğunun bilincinde olan hem de sonsuzu arzulayan tek varlıktır. Onun trajedisi tam da burada ortaya çıkar: Sonlu bir yapı içinde sonsuzluğu talep etmek.

Dolayısıyla mesele yalnızca “ölümlü bir varlığın ölümsüz olmak istemesi” değildir. Daha derin düzeyde mesele, insanın sonluluğu aşmak isterken anlamını da tam o sonluluk geriliminden alıyor olmasıdır. Başka bir ifadeyle insan, sonluluğun yükünden kaçmak isterken aynı anda kendi anlam koşullarını da ortadan kaldırmaya yönelmektedir. Bu nedenle insan varoluşunda sonluluk ile sonsuzluk arasındaki ilişki, basit bir karşıtlık ilişkisi değildir; birbirini hem dışlayan hem de birbirini zorunlu olarak taşıyan trajik bir düğümdür. İnsan, sonluluğu nedeniyle acı çeker fakat aynı sonluluk olmaksızın da insan olarak kalamaz.

Bu noktada modern insanın nefsî yapısı belirleyici hâle gelir. Çünkü nefis, doğası gereği doyuma ulaşan değil sürekli yeni nesneler, yeni hazlar ve yeni yönelimler üreten bir devinim alanıdır. Özellikle modern hümanistik çağda nefis, aşkın bir hakikat fikrinden koparak kendi arzularını mutlaklaştırma eğilimine girer. Ancak paradoks tam da burada ortaya çıkar: Nefis, sınırsız tatmin talep ederken tatmin edildiği ölçüde yeni eksiklikler üretir. Dolayısıyla modern insanın krizinin merkezinde arzunun bastırılması değil aksine sonsuz biçimde dolaşıma sokulması bulunmaktadır.

Tasavvufi gelenekte nefsin mertebeleri tam da bu nedenle önemlidir. Nefs-i emmare, arzuyu mutlaklaştıran ve insanı sürekli dışsal nesnelere yönelten dağınık bir yapıyı temsil ederken daha üst mertebelerde nefis, kendi sınırsız talebinin imkânsızlığını fark etmeye başlar. Çünkü nefsin nihai problemi, sınırlı olanla yetinememesi değil sınırsızlığı yanlış yerde aramasıdır. Modern insan ise çoğu zaman bu ilk mertebede kalmakta; tüketim, haz, görünürlük, başarı ve sürekli kendini yeniden üretme zorunluluğu içinde varoluşunu sürdürmeye çalışmaktadır.

Fakat burada daha derin bir kırılma ortaya çıkar: Nihilizm yalnızca metafizik anlamda aşkın hakikatin kaybı değildir; aynı zamanda değerin ontolojik zeminini kaybetmesidir. Çünkü bir referans noktasının yitimi, yalnızca yön kaybı anlamına gelmez; neyin değerli, neyin değersiz olduğuna ilişkin ölçünün de çözülmesi anlamına gelir. Aşkın, sabit veya kurucu bir hakikat ufku ortadan kalktığında değerler giderek geçici tercihlere, psikolojik eğilimlere ve toplumsal dolaşıma indirgenmeye başlar. Böylece değer, hakikate yaslanan bir ağırlık olmaktan çıkar; tüketilebilir, değiştirilebilir ve yeniden üretilebilir bir simülasyona dönüşür.

Tam da bu nedenle modern insan, sürekli yeni referans noktaları üretmek zorunda kalır. Ancak bu referanslar artık kökensel bir anlam taşımaz; yalnızca geçici yönelimler üretir. Bugün kimlikler, ideolojiler, haz biçimleri, tüketim kalıpları ve hatta ahlaki yönelimler bile hızla değişebilen akışkan yapılara dönüşmektedir. Bunun sonucunda insan, özgürleşmek yerine sürekli yeni anlam enjeksiyonlarına ihtiyaç duyan kırılgan bir varlığa dönüşür. Çünkü değerin kaybı, yalnızca dışsal normların kaybı değildir; insanın kendi varoluşunu taşıyabilecek içsel merkezini de kaybetmesidir.

İşte bu sürekli değersizlik duygusu, insanı giderek daha radikal savrulmalara ve daha uç sapkınlıklara sürükleme eğilimi taşır. Çünkü anlamını kaybeden nefis, yoğunluğu artırarak boşluğu aşmaya çalışır. Haz yetmeyince daha aşırısı aranır; görünürlük yetmeyince daha radikali talep edilir; sıradanlık dayanılmaz hâle geldikçe insan, kendisini sınır ihlalleri üzerinden hissetmeye yönelir. Böylece modern insanın krizi yalnızca ahlaki bir çözülme değil ontolojik bir dağılma biçimi hâline gelir.

Bu süreçte “insan” kavramının kendisi de problematikleşmeye başlar. Çünkü insan sıfatı, yalnızca biyolojik bir türe işaret etmez; aynı zamanda belirli bir anlam, sınır, yönelim ve sorumluluk ufkuna işaret eder. Eğer bütün aşkın referanslar çözülür, değer bütünüyle görecelileşir ve nefis sınırsız arzunun merkezine yerleşirse insanı “insan” yapan ontolojik zemin de çözülmeye başlar. Böyle bir noktada artık mesele yalnızca değer kaybı değildir; insani olanın kendisinin sürdürülebilir olup olmadığı meselesidir.

Tam da bu nedenle arzuları için yaşayan ve bütün nihilistik çözülmesine rağmen sürekli değişen göreli referans noktalarına tutunarak varlığını sürdürmeye çalışan hümanistik çağın insanı için hakiki anlamda bir sonsuzluk, sanıldığı gibi bir kurtuluş değil aksine derin bir varoluşsal felaket ihtimalidir. Çünkü doyumsuz nefis, sonlu dünya içinde bile tatmine ulaşamazken zamansal sınırların tamamen ortadan kalktığı bir sonsuzlukta kendi boşluğunu sonsuza kadar yeniden üretmeye mahkûm hâle gelir.

Sonluluk ortadan kalktığında yalnızca ölüm değil insanı insan yapan gerilim de kaybolur. Böylece insan, zamansal bir varlık olmaktan çıkarak yönünü yitirmiş bir sürekliliğin içine düşer. Nihayetinde mesele, insanın ölümsüzlüğe dayanabilecek bir varlık olup olmaması değil anlamın kendisinin ancak sonluluk, eksiklik, değer, sınır ve nefsin terbiyesi için de mümkün olup olmadığı meselesidir.

Buradan itibaren mesele, yalnızca modern insanın sonsuzluk arzusunun niçin problemli olduğu sorusuyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda dinin ve imanın bu krize nasıl bir varoluşsal imkân sunduğu sorusuna da açılır. Çünkü iman, insanın sonluluğunu inkâr eden değil onu anlamlı bir ufka yerleştiren asli bir bilinç dönüşümüdür. Dinî perspektifte ölüm, arzunun mutlak sonu yahut varoluşun anlamsız kesintisi değildir; insanı kendi nefsinin sınırsız taleplerinden çıkararak daha yüksek bir anlam düzenine yönelten kurucu bir sınırdır.

Bu bakımdan iman, modern insanın içine düştüğü nihilistik değersizlik duygusuna karşı yalnızca teselli edici bir psikoloji sunmaz; daha derin düzeyde, değerin ontolojik zeminini yeniden kurar. Aşkın bir hakikat fikri olmaksızın değer, çoğu zaman bireysel tercih, toplumsal uzlaşım ya da geçici arzu biçimlerine indirgenir. Oysa iman, değeri insanın keyfî yönelimlerine değil insanı aşan mutlak bir anlam ufkuna bağlar. Böylece iyi, doğru, güzel, sorumluluk, sabır, merhamet ve adalet gibi kavramlar, yalnızca değişken beşerî kabuller olmaktan çıkar; insanın varoluşunu taşıyan istikamet ilkelerine dönüşür.

Dinin insana kazandırdığı en önemli imkânlardan biri, sonluluğu anlamsızlık sebebi olmaktan çıkarıp kulluk bilinci içinde yeniden yorumlamasıdır. İman eden insan için ölüm, yalnızca yok oluş tehdidi değil dünya hayatının geçiciliğini hatırlatan, arzuyu terbiye eden ve insanı hakikat karşısında sorumlu kılan bir sınırdır. Bu nedenle iman, sonluluğu ortadan kaldırmaz fakat sonluluğun insan üzerindeki yıkıcı etkisini dönüştürür. Ölüm bilinci, nihilist bilinçte panik, hazcılık ve değersizlik üretirken imani bilinçte sorumluluk, istikamet ve ahlaki derinlik üretir.

Bu noktada dinin nefis terbiyesi açısından sunduğu imkân özellikle belirleyicidir. Modern insan, nefsin taleplerini özgürlük zannederken din bu taleplerin sınırsızca takip edilmesinin insanı özgürleştirmediğini, aksine onu kendi içsel doyumsuzluğuna mahkûm ettiğini gösterir. İman, nefsi yok etmeyi değil onu arındırmayı, yönlendirmeyi ve daha yüksek bir varoluş düzenine bağlamayı hedefler. Böylece arzu, bütünüyle reddedilmez fakat kendi başına mutlaklaştırılmasına da izin verilmez. Arzu, ahlaki sınır, ibadet, sabır, kanaat ve teslimiyet içinde terbiye edilerek insanı dağıtan değil olgunlaştıran bir enerjiye dönüşür.

Dolayısıyla dinin insana kazandırdığı şey, yalnızca ölümden sonra bir hayat inancı değildir; aynı zamanda dünya hayatını anlamlı biçimde taşıma kudretidir. İman, insana sonsuzluğu, sonlu arzuların sınırsız devamı olarak değil hakikatle, rahmetle ve mutlak anlamla irtibat kurma imkânı olarak kavratır. Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü imansız bilinç için sonsuzluk, çoğu zaman mevcut benliğin ve mevcut arzuların bitimsiz devamı olarak tasarlanır. Oysa iman, sonsuzluğu nefsin doyumsuzluğuna eklemlenen sınırsız bir süreklilik olarak değil insanın kendi sınırlılığını aşan ilahi anlam ufkuna açılması olarak düşünür.

Bu nedenle din, insanın sonluluk ile sonsuzluk arasındaki trajik gerilimini basitçe ortadan kaldırmaz; onu daha yüksek bir anlam düzeyinde yeniden düzenler. Sonluluk, artık mutlak bir kapanış değil imtihan, sorumluluk ve kemal imkânı hâline gelir. Sonsuzluk ise nefsin bitmeyen arzularının uzatılması değil insanın hakikatle buluşma imkânıdır. Böylece iman, modern insanın içinde sıkıştığı iki uçtan da kurtarıcı bir imkân sunar: Ne sonluluğu anlamsız yok oluşa indirger ne de sonsuzluğu arzuların sınırsız tüketimine dönüştürür.

Sonuçta din ve iman, insanı nihilistik değersizlikten, nefsin doyumsuzluğundan ve yönsüz bir sonsuzluk tahayyülünden koruyan kurucu bir anlam ufku sunar. İman sayesinde insan, hem sonlu olduğunu bilir hem de bu sonluluğun mutlak anlamsızlık olmadığını idrak eder. Hem arzulara sahip olduğunu kabul eder hem de arzularının kendisini yönetmesine izin vermez. Hem ölümü hatırlar hem de ölümün ötesinde ilahi adalet, rahmet ve hesap bilinciyle yaşar. Böylece insan, yalnızca yaşayan bir varlık olmaktan çıkar; anlam taşıyan, değer üreten, sorumluluk üstlenen ve kendi nefsini aşma imkânına sahip ahlaki bir varlık hâline gelir.