MANEVİ GELİŞİMİN İKİ TEMEL DİNAMİĞİ

HAVF VE RECA

Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam düşüncesinde ve özellikle tasavvuf geleneğinde kulun manevi olgunlaşma süreci, hâllerin dengelenmesi üzerine kuruludur. Kulun Rabbi ile olan münasebetini şekillendiren havf (korku) ve reca (ümit) hâlleri de bu süreçte önemli bir yere sahiptir. Müminin manevi hayatını ayakta tutan bu iki kavram, bir arada ve dengeli bir şekilde tecrübe edildiğinde kulu istikamet üzere tutacak en etkili iki huy hâline gelir.

Havf, insanın gelecekte hoşnut olmayacağı bir durumla karşılaşma endişesinden veya arzuladığı bir hâlin elden kaçma ihtimalinden duyduğu kaygıdır. Dinî bağlamda bu korkunun temelinde, kulun Allah’ın rızasını kazanamama ihtimali ve O’nun katındaki akıbetini bilememekten doğan tedirginlik yatmaktadır. Reca ise kulun, Allah’ın sonsuz rahmetine ve cömertliğine güvenerek ümit içinde olması hâlidir. Tasavvufi bir yaklaşımla reca, kalplerini korku ve endişe kaplamış müminlerin gönüllerine lütfedilen bir ferahlık ve rahatlamadır.

İnsanın kulluk vazifelerini şevkle yerine getirebilmesi için bu iki güdüleyici duyguya aynı anda sahip olması gerekir. Recanın olmadığı bir hayat, insanı ümitsizlik ve bunalıma sürüklerken havfın olmadığı bir hayat ise rehavete ve gaflete yol açar.

Havf, insanı ibadetlere ve hayırlı amellere daha sıkı bağlanmaya teşvik eden manevi bir etkendir. Kulun dünyada veya ahirette ilahi cezaya çarptırılabileceği endişesi, kalbin gelecekteki olumsuz bir beklenti nedeniyle acı duymasına yol açar. Bu kaygıdan peygamberler dahi uzak kalmamışlardır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber Efendimizin bu hassasiyeti şöyle ifade edilir: “De ki: ‘Ben Rabbime isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyamet gününün) azabından korkarım.’” (Enam, 6/15)

Ahirette karşılaşılacak olumsuzluklara dair duyulan tedirginlik, kulun istikamet üzere kalmasını sağlayan temel bir saiktir. Dünyaya olan aşırı rağbet, yerini bu tedirginliğe bıraktığında kulun ahirete yönelmesi kolaylaşır. Bu durum, salih ameller işleyen müminlerin bile amellerinin kabul olmama ihtimalinden korkmasını beraberinde getirir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler...” (Müminun, 23/60) ayetini açıklarken bu kimselerin günahkârlar değil namaz kılan, oruç tutan ve sadaka veren fakat amellerinin kabul edilmemesinden endişe eden salih kullar olduğunu belirtmiştir (Tirmizi, Tefsir, 24). Bu yapıcı korku, mümini daha fazla iyilik yapmaya sevk eder ve ilahi korkudan dökülen gözyaşları ahirette kurtuluşa vesile olur.

Kulun hatalarından dolayı korkuya kapılması, onu samimi bir tevbeye yönlendirir. Ancak tevbe kapısına yönelebilmek için Allah’ın affediciliğine dair bir ümidin bulunması şarttır. Karamsarlığa düşmeden ilahi rahmete sığınmak müminin temel vasfıdır. Zira Kur’an’da ümitsizlik kesin bir dille yasaklanmıştır: “…Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87) Bununla birlikte içi boş bir beklenti gerçek bir reca sayılmaz. Kulun ilahi af ve mağfiret umabilmesi, öncelikle üzerine düşen kulluk vazifelerini yerine getirmesine ve günahlardan kaçınma gayretine bağlıdır. Gazali’nin de belirttiği gibi bu gayreti göstermeksizin yalnızca ümit beslemek, kurak bir araziye tohum ekip bakımını yapmadan mahsul beklemeye benzer. Dolayısıyla gerçek reca, kulun kulluk şuuruyla hareket edip hatalarından pişmanlıkla tevbe ettikten sonra Allah’ın affını ummasıdır. Allah’ın şirk dışındaki günahları dilediği kulları için bağışlayacağını müjdelemesi (Nisa, 4/116) ve kutsi hadiste kulun kendisine hiçbir şeyi ortak koşmadan gelmesi durumunda yeryüzü dolusu günahı bile bağışlayacağını bildirmesi (Tirmizi, Deavat, 96), reca hâlinin en büyük dayanağıdır.

Tasavvuf geleneğinde havf, günahların cezalandırılması korkusundan ibaret olmayıp aynı zamanda Allah’ı tanımanın da doğal bir neticesidir. Ebu Nasr es-Serrac’ın belirttiğine göre, kimi insanlar Allah’a korkuyla kimileri ise sevgiyle yakınlaşır. Kul, ibadetle Allah’a yakınlaştıkça kalbi ilahi azamet, heybet ve kudreti müşahede eder. Bu hâl onda derin bir ürperti ve hayâ doğurur. İlahi lütuf ve şefkati müşahede edenleri ise muhabbet ve şevk kaplar. Mükâfat ve ceza endişesinin ötesinde, Allah’ı tanımaktan kaynaklanan bu yüce korkuya tasavvufta heybet denir. Heybet, “...Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır...” (Âl-i İmran, 3/28) ayetiyle ilişkilendirilir. Kâmil insanın fıtratındaki en büyük korku, Allah’tan uzaklaşma ve hicran korkusudur. Buna mukabil, Allah’a kavuşmayı arzulamak da insanı güzel kulluğa sevk eder. Zünnun-ı Mısri’nin şu duası bu ruh hâlini özetler: “Allah’ım! Kendi amellerimizden çok senin rahmetinin genişliğinden ümitvarız. Senin affediciliğine dair güvenimiz ve ümidimiz, azabına olan korkumuzdan daha çoktur.”

Korku ve ümidin Allah ile ilişkili olması, kişinin imanının da bir göstergesidir. Bunun tersi olan Allah’tan başkasından korkmak ise iman eksikliğinin işaretidir. Kul, mutlak güç sahibinin yalnızca Allah olduğunu idrak ettiğinde O dilemedikçe hiçbir varlığın kendisine zarar veya fayda veremeyeceğini bilir. Ayette, “O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun!” (Âl-i İmran, 3/175) buyrularak korkaklığın şeytani bir vasıf olduğu vurgulanır. Aynı şekilde reca da kulun masivadan ümidini kesip yalnızca Allah’a güvenmesidir.

Ebu Ali Ruzbari bu iki duygunun dengesini mükemmel bir metaforla açıklar: “Havf ve reca, kuşun iki kanadı gibidir. Onlar eşit olduğunda kuş düz durur ve güzel bir şekilde uçabilir. Bunlardan biri bile eksilse bu noksanlık onu düşürür. İkisini birden kaybetse kuş hayatını idame ettiremeyecek bir hâle gelir. Bunun için müminin havfı ile recası birbirine denktir.”

Muhaddis Şu’be de “Müminin havfı ile recası tartılsa ne havfı recasına ne de recası havfına üstün gelir.” diyerek bu dengeye vurgu yapmıştır. Havfta aşırılık insanı ümitsizliğe ve psikolojik bunalımlara sürüklerken recada aşırılık ise gevşekliğe ve dinî duyarsızlığa yol açar. Kul, ibadetleri terk edecek kadar ümide daldığında korku; ümitsizliğe düşecek kadar korktuğunda ise ilahi rahmet düşüncesi devreye girmelidir. Kulun ideal hâli, “Onlar, korkarak ve ümit ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar…” (Secde, 32/16) ayetinde tasvir edilen dengedir.

Hz. Peygamber de (s.a.s.) bu dengeyi bizzat yaşatmıştır. Cehennemliklerin çokluğunu haber vererek ashabını havf hâline yönlendirmiş, hemen ardından ümmetinin cennetliklerin yarısını oluşturacağını müjdeleyerek onları reca ile rahatlatmıştır. (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 22) Ölüm döşeğindeki bir gencin, “Ey Allah’ın Resulü! Allah’a ümit besliyor, günahlarımdan dolayı da korkuyorum.” demesi üzerine Efendimiz, bu iki duygunun bir arada bulunduğu kulun; korktuğundan emin, umduğuna nail olacağını müjdelemiştir.

(Tirmizi, Cenaiz, 11)