ÇAKIR, N. “Kur’ân’ın Kerîm Sıfatı” Diyanet İlmî Dergi 58 (2022): 409-452

Araştırma makalesi /
Research article

KUR’ÂN’IN KERÎM SIFATI

THE ATTRIBUTE “KARĪM” OF THE QUR’ĀN

Geliş Tarihi: 18.02.2022 Kabul Tarihi: 00.00.2022

NUMAN ÇAKIR

DR. ÖĞR. ÜYESİ

BAYBURT ÜNİVERSİTESİ

İLAHİYAT FAKÜLTESİ

orcid.org/0000-0002-4729-6721

numancakir@bayburt.edu.tr

ÖZ

Kur’ân’ın sahip olduğu özellikler Kur’ân’da bazen birkaç kelimeyle, bazen de geniş biçimde açıklanmıştır. Çeşitli âyetlerde Kur’ân kelimesinin sıfatı olarak “ʿaceb”, “ʿarabî”, “ʿazîm”, “hakîm”, “kerîm”, “mecîd”, “mübîn” ve “zi’z-zikr” kelimeleri varit olmuştur. Vâkıa Sûresinin 75-77. âyetlerinde yıldızların mevkilerine yemin edilerek Kur’ân’ın kerîm olduğu söylenmiş, böylece bir kitabın “kerîm” olarak nitelenmesi ilk defa Kur’ân’la başlamıştır. “Kerîm”, zamanla Kur’ân’ın en fazla kullanılan sıfatı olmuştur. Zira müslümanlar Kur’ân’dan söz ederken ona saygı ve hürmet göstererek çoğunlukla “Kur’ân-ı Kerîm” derler. Kur’ân’ın “kerîm” sıfatının hangi anlama geldiği hususunda pek çok yorum yapılmıştır. Çünkü “kerîm” lafzının Arap dilinde birçok anlamı olup müfessirler onun anlamında fikir birliği edememişlerdir. Bu makalede Kur’ân’ın “kerîm” sıfatının onun hangi özelliğini ifade ettiği tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu maksatla önce “kerîm” lafzının Arap dilindeki anlamları gösterilmiş, ardından “kerîm” sıfatının Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığı incelenmiş, son olarak da Kur’ân’ın “kerîm” sıfatının anlamı hakkında müfessirler tarafından yapılan yorumlar ele alınıp değerlendirilerek bir neticeye varılmaya gayret edilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Tefsir, Kur’ân, Sıfat, Kerîm, Cömert, Değerli, Şerefli, Yüce.

ABSTRACT

The characteristics of the Qurʾān are explained in the verses, sometimes in a few words, sometimes in detail. In different verses, the words “ʿajab”, “ʿarabī”, “ʿadhīm”, “hakim”, “karīm”, “majīd”, “mubīn”, and “dhi’dh-dhikr” are used as attributes of the word Qurʾān itself. In verses 75-77 of Sūrat al-Wāqiʿa, Allah swore by the places of the stars and stated that the Qurʾān was the karīm, so that the characterization of a book as karīm is began with the Qurʾān for the first time. Muslims often say “Qurʾān Karīm” when they talk about the Qurʾān as an expression of respect and reverence. The commentators have said different things about the meaning of the attribute “karīm” of the Qurʾān. Because the word “karīm” has many meanings in Arabic. In this article, we tried to determine the meaning of the attribute “karīm” of the Qurʾān. For this purpose, we first explained the meanings of the word “karīm” in Arabic, then we dwelt on the meanings of the attribute “karīm” in the Qurʾān, and finally, we tried to decide by evaluating the comments of the commentators about the meaning of the attribute “karīm” of the Qurʾān.

Keywords: Tafsīr, Qur’ān, Attribute, Karīm, Generous, Precious, Glorious, Noble.

SUMMARY

The Almighty has introduced the Qurʾān by mentioning many names and attributes of his book in various verses. The words “ʿajab”, “ʿarabī”, “ʿadhīm”, “hakim”, “karīm”, “majīd”, “mubīn”, and “dhi’dh-dhikr” were used as attributes of the word Qurʾān itself in the Qurʾān. Karīm is the most remarkable of these attributes. In verses 75-80 of Sūrat al-Wāqiʿa, the Almighty has said, “Nay, I swear by the places of the stars. That certainly is a tremendous oath if you but knew. Most surely, it is Qurʾān karīm, in a well-guarded book, which none but the purified can touch it. A revelation from the Lord of all the worlds.” In these verses, Almighty Allah has described the Qurʾān as karīm. With time, karīm has become the most favored attribute of the Qurʾān. Because Muslims often say “Qurʾān karīm” when they talk about the Qurʾān as an expression of respect and reverence. The commentators have said many things about the meaning of the attribute karīm of the Qurʾān or why this attribute was given to it. Because the word karīm has many meanings in Arabic and the commentators have not been able to get a consensus about its meaning. In this article, we tried to determine the meaning of the attribute karīm of the Qurʾān. For this purpose, we first explained the meanings of the word karīm in Arabic, then we dwelt on the meanings of the attribute karīm in the Qurʾān, and finally, we tried to decide by evaluating the comments of the commentators about the meaning of the attribute karīm of the Qurʾān.

In Arabic, the word karīm means generous, the one who benefits without waiting for any response, precious, honorable and glorious, good and beautiful, gracious and forgiving, merciful, and most famous. Linguistic scholars have said that the attribute karīm can characterize everything precious in its genus. The opposite of karīm is laʾīm (i.e., low and highly stingy) or khasīs (i.e., vulgar and stingy).

The attribute karīm occurs in the Qurʾān in twenty-seven places, and its plural kirām occurs in three places. In the Qurʾān; Allah, the Qurʾān itself, al-ʿarsh, the angels, the entrance of the believers to paradise, the provision and reward to be given to them in heaven, the word to be said to the elderly parents, the letter sent by Hazrat Solomon to the queen of Sabāʾ, the plants, etc. many things are characterized as karīm. Scholars have said that the attribute karīm is used in the Qurʾān in such meanings as valuable in the sight of God, the most virtuous, the great and the sublime, the beautified, the forgiving, and the acceptor repentances, according to its context.

Commentators have interpreted the meaning of the attribute karīm of the Qurʾān. Some of them have explained it by considering the primary sense of the word karīm, some of them have presented it by considering the superior features of the Qurʾān, and some of them have defined it based on momentous issues found in the Qurʾān. However, it is not very accurate to explain the attribute karīm by linking it to superior features of the Qurʾān or momentous issues found in the Qurʾān. Because Sūrat al-Wāqiʿa, in which this verse is included, was revealed in the fifth or sixth year of the Prophet’s mission in Mecca and the 46th place. Therefore, at that time, two-thirds of the Qurʾān had not yet been revealed; hence, it was not yet known precisely what features the Qurʾān had and what topics found in it. In addition, the commentators did not take into account the context of verse 77 of Sūrat al-Wāqiʿa when they explain the meaning of the attribute karīm. Accordingly, to determine the meaning of the word karīm correctly, one should take the time to reveal these verses and their context. If these issues are taken into account, it can say that the Qurʾān is karīm in the sense of being precious and glorious in the sight of God. Many commentators have also expressed this in different ways. The context of these verses also supports this meaning. Because in the following verses, it is stated that the Qurʾān is in kitāb maknūn, that no one but the angels can touch it, and that it has been sent down from the Lord of the worlds, they denote that the Qurʾān is precious in the sight God. The fact that God called the night when he began to reveal the Qurʾān laylat al-Qadr also denotes that the Qurʾān is precious and glorious in the sight of God.

Bir şeyi tanımanın ilk adımı, onun isimlerini ve sıfatlarını bilmektir. Yüce Allah, Kur’ân’da kitabının isimlerini ve sıfatlarını açıklayarak onu tanıtmıştır. Kur’ân’da onun hangi isimlerinin geçtiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Taberî (ö. 310/922), Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’e indirdiği vahyini “Kur’ân, kitâb, furkān ve zikr” diye isimlendirdiğini söylemiştir.[1] Mâverdî (ö. 450/1058) ve İbn Atıyye el-Endelüsî (ö. 541/1147), Taberî’nin bu görüşünü kabul etmiştir.[2] Zürkānî (ö. 1367/1948), nazm-ı kerîmin en meşhur isimlerinin “Kur’ân ve furkān” olduğunu, bazı müfessirlerin Allah’ın sıfatları çok olduğu halde celâl ve cemâl manasına dönmesi gibi Kur’ân’ın bütün isimlerinin bu iki isme döndüğünü söylediklerini, onun “kitâb, zikr ve tenzîl” diye meşhur üç isminin daha olduğunu belirtmiştir.[3] İbn Âşûr (ö. 1393/1973) da, Kur’ân’ın en meşhur isimlerinin “Kur’ân, tenzîl, kitâb, furkān, zikr, vahiy ve kelâmullah” olduğunu kaydetmiştir.[4] Ancak bazıları Kur’ân’ın isimlerini sayarken isim vermenin sınırlarını aşmış ve aşırı gitmişlerdir. Nitekim Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1209), Kur’ân’ın otuz iki ismi;[5] İbn Teymiyye (ö. 728/1328), kırk yedi;[6] Şeyzele (ö. 494/1100), elli beş;[7] Harâllî (ö. 637/1240), doksan küsur[8] ve Necmeddin en-Nesefî (ö. 537/1142), yüz ismi olduğunu söylemiştir.[9] Fîrûzâbâdî (ö. 817/1415) de, bir şeyin isimlerinin fazla olmasının müsemmânın şeref ve kemâline delâlet ettiğini, Kur’ân’ın isimlerinin çok olmasının onun şeref ve faziletini gösterdiğini, Allah’ın Kur’ân’ın yüz ismini zikrettiğini söylemiş; fakat onun Kur’ân’da geçen doksan üç ismini saymış ve hadislerde on altı isminin geçtiğini tespit etmiştir.[10] Ancak Kur’ân’ın isimlerini sayarken aşırı gidenlerin onun isimleri diye zikrettikleri şeylerin çoğunun isim değil de, bir şekilde Kur’ân’a işaret eden kelimeler olduğu görülmektedir. Ayrıca onlar Kur’ân’da kelimelerin isim veya sıfat olarak kullanılması arasındaki farkı da dikkate almamışlardır. Mesela إِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ “Muhakkak ki, o kerîm Kur’ân’dır.”[11] âyetinden “Kur’ân” ve “kerîm” kelimelerini, وَهٰذَا ذِكْرٌ مُبَارَكٌ اَنْزَلْنَاهُ “Bu, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir.”[12] âyetinden “zikr” ve “mübârek” kelimelerini alarak Kur’ân’ın isimlerinden saymışlardır. Bu âyetlerde “Kur’ân” ve “zikr” kelimeleri isim olduğu halde “kerîm” ve “mübârek” kelimelerinin sıfat olduğunda şüphe yoktur.[13] Buna göre Kur’ân’ın sıfatlarını da, onun isimleri olarak zikretmişlerdir. Oysa isim ve sıfat, birbirinden farklı türler olup ayrı ele alınmaları gerekir.

Kur’ân’ın haiz olduğu özellikler farklı âyetlerde bazen birkaç kelimeyle, bazen de geniş ve detaylı biçimde açıklanmıştır. Çeşitli âyetlerde bizzat Kur’ân kelimesinin sıfatı olarak “ʿaceb”[14] (acayip, hayrete düşüren, benzeri görülmemiş), “ʿarabî”[15] (Arapça), “ʿazîm”[16] (büyük, yüce, azametli), “hakîm”[17] (hikmetli, hikmeti açıklayan, muhkem), “kerîm”[18], “mecîd”[19] (şanlı, şerefli, üstün), “mübîn”[20] (açıklayan, apaçık) ve “zi’z-zikr”[21] (şanlı ve şerefli, öğüt ve uyarı dolu, hatırlatan) kelimeleri zikredilmiştir. Daha başka birçok âyette Kur’ân’ın pek çok özelliği anlatılmıştır, hatta onun özelliklerinden bahsedilmeyen sûre oldukça azdır.

Kur’ân’ın sıfatlarını özel olarak ele alıp inceleyen müstakil eser son zamanlara kadar yoktu. Bu konuda yakın zamanlarda makale ve tezler hazırlanmaya başlanmıştır.[22] Kur’ân’ın sıfatları, ulûmü’l-Kur’ân eserlerinde[23] ve Kur’ân’ın isimleriyle ilgili eserlerde onun isimleri arasında ele alınmıştır.[24] Tefsir eserlerinde ise, Kur’ân’ın çeşitli sıfatlarla nitelendirildiği âyetler izah edilirken bu sıfatların hangi anlamda kullanıldığı açıklanmıştır. Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Fahreddin er-Râzî gibi müfessirler, Kur’ân’ın sıfatları üzerinde genişçe durmuş ve bazı hususları dile getirmişlerdir. Nitekim Mâtürîdî, Kur’ân’ın “kerîm, mecîd ve hakîm” gibi sıfatlarla nitelendirilemeyeceğini, çünkü Kur’ân lafzının zaten sıfat olup sıfatın başka bir sıfatla nitelendirilmesinin doğru olmadığını söylemiştir.[25] Ancak Kur’ân lafzının sıfat olduğu kesin değildir. Zira Kur’ân lafzının türü tam olarak vuzuha kavuşturulamamış; onun isim olduğu veya mastar olup ism-i mef‘ûl anlamında olduğu ya da mastar olup sıfat manasında olduğu söylenmiştir.[26] O halde Kur’ân lafzının başka bir sıfatla nitelendirilmesinin bir problem teşkil ettiği söylenemez. Yine Mâtürîdî, şehâdet âleminde “kerîm, mecîd ve hakîm” gibi sıfatlarla nitelenecek kimsede bulunan bir fiil sebebiyle bunlarla nitelenmeyi hak ettiğini, Kur’ân’ın ise bu sıfatlarla nitelenmeyi hak edeceği bir fiilinin olmadığını, bu nedenle bu sıfatların Kur’ân hakkında hangi anlamda kullanıldığının açıklandığını söylemiştir.[27] Onun söylediği bu husus doğrudur. Zira Kur’ân gelmeden önce Araplar’ın genelde insanlar için kullandıkları bu sıfatlar istiare yoluyla Kur’ân hakkında kullanılmıştır. Bu yüzden bu sıfatların Kur’ân hakkında kullanılınca hangi anlama geldiği ona uygun şekilde açıklanmıştır.

Müfessirler, Kur’ân’ın “kerîm, mecîd ve hakîm” gibi sıfatlarla nitelendirildiği âyetlerde geçen Kur’ân lafzının özel bir isim olduğunu, dolayısıyla Allah’ın kitabının tamamının bu sıfatlarla nitelendirildiğini düşünerek bu sıfatları yorumlamışlardır. M. Öztürk ise, Kur’ân’ın değişik sıfatlarla nitelendirildiği âyetlerdeki Kur’ân lafzının Hz. Peygamber’in şifâhî olarak tebliğ ettiği ilâhî kelâm (hitap) manasında olduğunu söylemiştir.[28] Ancak onun bu görüşünden Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği ilâhî kelâmın sadece o kısmının bu sıfatlara sahip olup diğer kısımlarının söz konusu sıfatlara sahip olmadığı gibi bir netice çıkarılmamalıdır.

Yüce Allah Vâkıa Sûresinin 75-77. âyetlerinde yıldızların mevkilerine yemin ederek Kur’ân’ın kerîm olduğunu belirtmiş, böylece bir kitabın kerîm olarak nitelendirilmesi ilk defa Kur’ân’la başlamıştır. İnsanlar beğendikleri kitapları çok güzel, çok üstün ve çok faydalı gibi çeşitli sıfatlarla nitelendirerek övseler de, Kur’ân’dan önce bir kitabın kerîm sıfatıyla nitelendirildiği duyulmamıştır. Kerîm, zamanla Kur’ân’ın en meşhur ve en yaygın kullanılan sıfatı haline gelmiştir. Zira müslümanlar, Kur’ân’dan söz ederken ona saygı ve hürmet göstererek “Kur’ân-ı Azîm”, “Kur’ân-ı Azîz”, “Kur’ân-ı Hakîm”, “Kur’ân-ı Mecîd” ve “Kur’ân-ı Mübîn” gibi onu değişik sıfatlarla nitelendirseler de çoğunlukla “Kur’ân-ı Kerîm” derler.

Kerîm sıfatının Kur’ân’ın hangi özelliğini ifade ettiği veya onun niçin bu sıfatla nitelendirildiği konusunda tespit edebildiğimiz kadarıyla müstakil bir çalışma yoktur.[29] Tefsirlerde Vâkıa Sûresinin 77. âyeti izah edilirken Kur’ân’ın kerîm sıfatının hangi anlama geldiği konusunda birçok yorum yapılmıştır. Zira kerîm lafzı Arapça’da pek çok anlamda kullanılmakta olup müfessirler onun hangi anlama geldiğinde ittifak edememişlerdir. Bu nedenle müfessirlerin kerîm sıfatıyla ilgili yorumlarını ele almadan önce kerîm kelimesinin Arap dilindeki anlamlarını göstereceğiz ve kerîm lafzının Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığını inceleyeceğiz.

1. “Kerîm” Lafzının Arap Dilindeki Anlamları

كَرُمَ، يَكْرُمُ fiilinin mastarı; كَرَمًا, كَرَامَةً ve كَرَمَةً şeklinde gelir.[30] “Kerem”; cömert olmak,[31] kolaylıkla vermek,[32] hiçbir menfaat gözetmeden gerekeni vermek,[33] değerli olmak,[34] izzetli olmak,[35] şerefli olmak[36] ve suçlunun hatasını bağışlamak[37] anlamlarına gelir. Bulut bol ve faydalı yağmur getirdiği zaman كَرُمَ السَّحَابُ;[38] birinin tarlasının bitkisi büyüyüp geliştiği zaman كَرُمَتْ اَرْضُ فُلَانٍ denilir.[39] “Kerem” ile asaletli olmak anlamı kastedilirse, onun aslı insanda bulunduğu halde at, deve, ağaç ve başka şeyler hakkında da kullanılabilir. Lugat âlimi İbnü’l-Arabî (ö. 231/846), atın “kerem”inin derisinin ince, tüylerinin yumuşak ve kokusunun hoş olması olduğunu belirtmiştir.[40] “Kerem”in zıddının ise, “لُؤْم”[41] (aşağılık ve aşırı cimrilik) veya “خَسَاسَة”[42] (cimrilik ve bayağılık) olduğu söylenmiştir.

Nehhâs (ö. 338/950), keremin aslının şeref ve fazilet olup meyvesi çok olan hurma ağacına “nahletün kerîmetün”; faziletli, şerefli ve bağışlayan adama “racülün kerîmün” denildiğini zikretmiştir.[43] İbn Fâris (ö. 395/1004), keremin bir şeyin kendisindeki ve ahlakî huylardaki şeref olmak üzere iki aslı olduğunu kaydetmiştir.[44] Arap dili âlimi Kazzâz (ö. 412/1021) ise, onun aslının fazilet ve rif‘at olduğunu söylemiştir.[45] Semîn el-Halebî (ö. 756/1355) ise, keremin aslının cömert olmak olduğunu, ayrıca güzel ahlaklı olmak olduğunun söylendiğini de belirtmiştir.[46]

Râgıb el-İsfahânî (ö. V/XI. yüzyılın ilk çeyreği), bazı âlimlerin keremin hürriyete benzediğini, ancak hürriyetin hem küçük hem büyük iyilikler için kullanıldığını, keremin ise Allah yolunda bir orduyu donatmak için para harcamak ve bir topluluğun kanının akmasını önleyecek diyeti üstlenmek gibi büyük iyiliklere mahsus olduğunu söylediklerini aktarmıştır.[47]

“Kerem” kökünden türeyen “ikrâm” ve “tekrîm” kelimeleri, aynı anlamda olup hürmet etmek, yüceltmek[48] ve peşinden kusur gelmeyen bir faydayı insana ulaştırmak demektir.[49] Aynı kökten türeyen “tekerrüm” kelimesi, cömert gibi görünmek ve beri olmak anlamında olup birisi kusur ve noksanlığa sebep olan hallerden sakınıp uzaklaşmakla sanki nefsine ikram edip saygın oldu anlamında تكرَّم فُلانٌ عَمَّا يَشِينُه denilir.[50]

“Kerem” kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehe olan “kerîm” ise; eli açık ve cömert olan,[51] karşılık beklemeden fayda veren,[52] hayır ve şeref ile faziletin her çeşidini bir araya getiren,[53] iyi ve güzel,[54] bağışlayan,[55] müşfik ve merhametli[56] ve iyi namlı[57] anlamındadır. Ezherî (ö. 370/981), “kerîm”in övülen her şeyi içine alan bir isim olduğunu söylemiştir.[58] Râgıb el-İsfahânî, kendi alanında şerefli olan her şeyin “kerîm” diye nitelendiğini belirtmiştir.[59] Zemahşerî (ö. 538/1144) de, “kerîm”in bir konuda beğenilen ve övülen her şeyin sıfatı olabileceğini; birinin iyiliği ve güzelliği beğenildiği zaman “vechün kerîmün”; bir kitabın manaları ve faydaları beğenildiği zaman “kitâbün kerîmün”; faydaları beğenilen bitkiye “nebâtün kerîmün” denildiğini zikretmiştir.[60] “Kerîm”in çoğulu ise “كِرَام” ve “كُرَمَاء” şeklinde gelir.[61]

Zeccâc (ö. 311/923), Muhammed b. Hasen el-Ahvel’den (ö. 287/900) naklederek kolay ve hızlı kırılan cevize “cevzetün kerîmetün” denildiğini, ona benzetilerek iyilik yapmakta hızlı olan kimsenin kerîm diye nitelendiğini, kerîmin asıl anlamının bu olduğunu söylemiştir.[62]

Halîmî (ö. 403/1012) ise, kerîmin çok faydalı anlamında olduğunu; bu mananın Araplar’ın sütü çok olan, sağıcısına fazla süt veren, memelerini çekmeyen ve sütünü tutmayan koyuna “şâtün kerîmetün” demelerinden alındığını belirtmiştir.[63]

Lugat âlimleri ise, kerîmin aslının sütü bol olduğu için kendisinden sağılan süte aldırmıyormuş gibi sağılırken cömert görünen deveye “nâḳatün kerîmetün” denilmesinden alındığını, ona benzetilerek hataları bağışlayan anlamında kullanıldığını söylemişlerdir.[64]

Kerîm, hem Allah hem de insan ve eşya hakkında kullanılır. Ebû Hilâl el-Askerî (ö. 400/1009’dan sonra), Allah hakkında kerîm denildiğinde azîz anlamında zâtî sıfat, cömert ve ihsan eden anlamında fiilî sıfat olduğunu söylemiştir.[65] Râgıb el-İsfahânî de, kerem Allah’ın sıfatı olduğunda açıkça görünen ihsanı ve nimet vermesi; insanın sıfatı olduğunda ise onda görünen güzel ahlak ve övülen davranışlar anlamına geldiğini ve bunlar açıkça görünmedikçe ona kerîm denilmeyeceğini belirtmiştir.[66] Kurtubî (ö. 671/1273) de, Araplar’ın keremi insan ve başka şeyler hakkında kullandıklarını; kerîm arz, kerîm ağaç, kerîm at ve kerîm nefis gibi şerefli olan ve kendisinden bir fayda ile hayır sâdır olan her şeyi kerîm olarak nitelediklerini; malların en değerlilerini kerâim diye adlandırdıklarını zikretmiştir.[67] T. W. Haig ise, kerîmin insanlar hakkında kullanıldığında cömert, müsamahakâr, muhterem, asil ve necip; eşya hakkında kullanıldığında bereketli, hürmete şayan, asil ve muhteşem anlamlarına geldiğini söylemiştir.[68]

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî (ö. 543/1148); Araplar’ın, usûlcülerin ve başkalarının kerîm hakkında birçok söz söyledikleri, onu her yönden ele aldıkları ve etrafında dolandıkları halde ona yaklaşamadıklarını ve onun birçok anlamı olduğunu söylemiştir.[69] Fîrûzâbâdî de, Beṣâʾir isimli eserinde kerîmin anlamı hakkında otuz görüş üzere ihtilaf edildiğini ve onları başka bir konuda zikrettiğini belirtmiştir.[70] Ancak kerîmin onun sözünü ettiği anlamları o eserinde bulamadık.[71] Zebîdî (ö. 1205/1790) de, kerîmin anlamı hakkında otuz küsur görüş olduğunu ve onları hiçbir kitapta toplu görmediğini söyleyip bir araya getirmiştir. Kerîmin onun zikrettiği anlamları şunlardır: Hür, necîp, cömert, hoş kokulu, aslı temiz, rabbine muhalefet ederek bir şeyle kirlenmekten kendini koruyan, yumuşak kalpli, güzel ahlâklı, sabırlı, saygıdeğer ve asil, seçilmiş, süslenen, iyilik eden, yanında izzetli olan, hac, cihad, üzerinde savaşılan at, kendisiyle su taşınan deve, reis, iffetli, güzel, acayip ve garip, âlim, değerli, bol yağmur, mu’ciz, istihza yoluyla zelil olan. Ayrıca Zebîdî, Kur’ân’da geçen kerîm sıfatından bazısının anlamını da açıklamıştır. Nitekim “kitabün kerîmün”, mühürlenmiş ve içindekiler güzel mektup; “Kur’ânün kerîmün”, içindeki hidâyet, beyân, ilim ve hikmetle övülen Kur’ân; “kavlün kerîmün”, kolay ve yumuşak söz; “rızkun kerîmün”, bol rızık; “medhalen kerîmen”, iyi ve güzel giriş anlamında olduğunu belirtmiştir.[72]

Müslümanlar, kerem kökünden türemiş bazı kelimeleri saygı ve hürmet ifadesi olarak kullanırlar. Her hayrın sebebi ve kolaylaştıranı olduğundan[73] veya keremde eşi ve benzeri olmadığı için Yüce Allah’a “Ekremü’l-ekremîn”;[74] azîz ve şerefli peygamber manasında Hz. Peygamber’e “Resûl-i Ekrem”; Kur’ân’a duyulan saygı sebebiyle onun âyetlerine “âyet-i kerîme” derler. Mekke; saygı değer, hürmete layık, mübarek ve yüce bir şehir olduğu için müslümanlar nezdinde umumiyetle “Mekke-i Mükerreme” diye anılır.[75] Çocukluğunda putlara tapmadığı için Hz. Ali’nin (ö. 40/661) ismi zikredildiğinde “kerremellâhu vecheh” (Allah onu şerefli kılsın!) denilir.[76]

2. “Kerîm” Sıfatının Kur’ân’daki Anlamları

Kur’ân’da “kerem” kökünden türemiş farklı kelimeler kırk yedi yerde zikredilmiştir. “Kerîm” sıfatı yirmi yedi yerde, onun çoğulu olan “kirâm” kelimesi üç yerde geçmiştir.[77] Kur’ân’da Allah,[78] Kur’ân’ın kendisi,[79] melekler,[80] arş,[81] müminlerin cennete girmesi,[82] müminlere verilecek rızık[83] ve ecir,[84] Hz. Süleyman’ın Sebe’ melikesine gönderdiği mektup,[85] Firavun’un kavminden geride kalan makamlar,[86] yaşlı ebeveyne söylenecek söz[87] ve yeryüzünde büyüyen bitkiler[88] “kerîm” sıfatıyla nitelenmiştir. Ayrıca “resûlün kerîmün” (kerîm elçi) ifadesi bir yerde Hz. Musa hakkında,[89] iki yerde ise Cebrâîl veya Hz. Peygamber hakkında kullanılmıştır.[90]

Kerîm sıfatının Kur’ân’da nitelediği şeye ve geçtiği âyetin bağlamına göre hangi anlama geldiği âlimler tarafından incelenmiştir. Nitekim Mukātil b. Süleymân (ö. 150/767), “kerîm”in Kur’ân’da güzel, mevki ve şeref bakımından Allah katında değerli, mütekerrim yani cömert gibi davranan, teslim olan, bağışlayan ve faziletli anlamında kullanıldığını söylemiştir.[91]

İbn Kuteybe (ö. 276/889) ise, “kerîm” sıfatının Kur’ân’da şerefli ve faziletli, bağışlayan, keremi çok olan, çok ve bol, güzel anlamlarında kullanıldığını söylemiş; farklı anlamlarda kullanılsa da onun asıl anlamının şeref olduğunu belirtmiştir.[92]

Fîrûzâbâdî ise, “kerem” kökünün Kur’ân’da on iki manada kullanıldığının söylendiğini belirtmiş ve onları şöyle sıralamıştır: اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ “Şüphesiz Allah katında en kerîminiz, takvâda en ileri olanınızdır.”[93] âyetinde en şerefli ve en faziletli anlamındadır. لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ “Onlar için mağfiret ve kerîm rızık vardır.”[94] âyetinde azîz ve azîm manasındadır. وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلًا كَر۪يمًا “Sizi kerîm bir yere yerleştiririz.”[95] âyetinde süslenmiş ve güzelleştirilmiş anlamında; فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ “Orada her kerîm çiftten büyüttük.”[96] âyetinde güzel manasındadır. اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ “Bana kerîm bir mektup bırakıldı.”[97] âyetinde acayip ve garip manasındadır. اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ “Şüphesiz o kerîm Kur’ân’dır.”[98] âyetinde nazmı mu‘ciz olan manasındadır. ذُقْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ “Tat bakalım, hani sen azîz ve kerîm idin.”[99] âyetinde istihza yoluyla zelil ve hakir olan manasındadır. اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍ “O, kerîm bir elçinin sözüdür.”[100] âyetinde Cebrâîl anlamındadır.

﴾16﴿ بِاَيْد۪ي سَفَرَةٍ ﴿15﴾ كِرَامٍ بَرَرَةٍ “Kerîm ve itaatkâr kâtiplerin elleriyle (kaydedilmiş).”[101] âyetinde melekût meleği manasındadır. كِرَامًا كَاتِب۪ينَ “Kerîm yazıcılar ...”[102] âyetinde âdemoğullarıyla vazifeli melekler manasındadır. İsrâ Sûresinin 70. âyetinde “kerreme” fiili, âdemoğlu manasındadır. اِنْ هٰذَٓا اِلَّا مَلَكٌ كَر۪يمٌ “Bu, ancak kerîm bir melektir.”[103] âyetinde çok doğru sözlü Yûsuf anlamındadır. وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ “Şüphesiz rabbîm zengin ve kerîmdir.”[104] ve يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَر۪يمِ “Ey insan, kerîm rabbin hakkında seni ne aldattı?”[105] âyetlerinde azîm, gaffâr ve tevvâb manasındadır.[106] Ancak Fîrûzâbâdî’nin zikrettiği bu anlamların bazısında kapalılık ve belirsizlik vardır. Mesela Hâkka Sûresinin 40. âyeti ile Tekvîr Sûresinin 19. âyetindeki “resûlün kerîmün” ifadesinin Cebrâîl manasında olduğunu söylemiş, kerîmin buradaki anlamını açıklamamıştır. Kerîm burada azîz anlamında olup “resûlün kerîmün” ile Cebrâîl veya Hz. Peygamber kastedilmiştir. Yine Abese Sûresinin 16. âyetindeki “kirâm” kelimesinin melekût meleği manasında olduğunu söylemiştir. Oysa “kerîm”in çoğulu olan “kirâm” kelimesi, önceki âyette geçen “sefere” kelimesinin sıfatı olup Allah katında değerli ve şerefli anlamındadır. Yine İsrâ Sûresinin 70. âyetindeki “kerreme” fiilinin âdemoğlu manasında olduğunu belirtmiştir. Fakat “kerreme” fiili o âyette (âdemoğlunu) şerefli kılmak anlamındadır. Yûsuf Sûresinin 31. âyetindeki “melekün kerîmün” ifadesinin çok doğru sözlü Yûsuf manasında olduğunu söylemiştir. Hâlbuki bu âyette “kerîm”, meleklerin sıfatı olup güzel veya şerefli anlamındadır. Bu âyette Azîz’in hanımını kınayan kadınların Hz. Yûsuf’un güzelliğini görünce onun bir insan değil, ancak kerîm bir melek olduğunu söyledikleri anlatılmıştır. Ayrıca Fîrûzâbâdî, Kur’ân’da geçen kerîm sıfatından bazısının anlamını açıklamamıştır. Mesela وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا “İkisine (anne-babana) kerîm söz söyle!”[107] âyetindeki “kerîm söz” hakkında bir şey dememiştir. Katâde’nin (ö. 117/735) “kerîm söz”ün yumuşak ve kolay söz olduğunu söylediği nakledilmiştir.[108]

Kur’ân semantiği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Japon şarkiyatçı İzutsu’ya (ö. 1993) göre kerîm, cahiliye devrinde çok önemli anahtar bir kelime olup asaletli olan ve bütün malını harcayacak kadar cömert olan anlamındaydı. Onlar israf derecesinde cömertlik yapmayı en büyük meziyet sayarlar, onu savaştaki cesaret ve kahramanlığa denk görürler, atalarından gelen şereflerini korumak ve övünmek için böyle davranırlardı. Bu yüzden Kur’ân, onların bu davranışlarını gerçek bir fazilet, hatta hakiki cömertlik bile saymamıştır. Kur’ân’a göre kerîm, en büyük şeref olan Allah’ın rızasını kazanmak için malını harcayan, israf ile cimrilik arasında bir yol tutarak mutluluğa ermek isteyen ve takvâ ile hareket edendir.[109]

Kerîm sıfatının Kur’ân’da hangi anlamlarda kullanıldığından genel olarak bahsettikten sonra Kur’ân’ın kerîm olarak nitelendirildiği âyet üzerinde durup asıl konumuz olan Kur’ân’ın kerîm sıfatının anlamıyla ilgili müfessirlerin yorumlarını inceleyeceğiz.

3. Kur’ân’ın “Kerîm” Sıfatının Anlamı

“Kerîm” lafzı, Kur’ân’da bir yerde Kur’ân’ın kendi sıfatı olarak zikredilmiştir. O da, Vâkıa Sûresinin 77. âyetindedir. Bu âyet kendinden önceki ve sonraki âyetlerle konu ve anlam bakımından bütünlük içinde olduğundan bu sûrenin 75-80. âyetleri birlikte ele alınacaktır. Bu konuyla ilgili başka âyet bulunmadığı için çalışmamız bundan sonra bu âyetler ekseninde devam edecektir. Bundan dolayı çalışmamızın sonraki kısımlarında bu âyet denildiği zaman Vâkıa Sûresinin 77. âyeti, bu âyetler denildiği zaman da aynı sûrenin 75-80. âyetleri kastedilecektir.

Kur’ân’ın kerîm olarak nitelendirildiği âyetle bütünlük arz eden âyetler şöyledir:

فَلَا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ﴿75﴾ وإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ ﴿76﴾ اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ ﴿77﴾ فِى كِتَابٍ مَكْنُونٍ ﴿78﴾ لَا يَمَسُّهُ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ ﴿79﴾ تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ (80

“Hayır, yıldızların mevkilerine yemin ederim. Hakikaten bu, eğer bilirseniz, çok büyük bir yemindir. Şüphesiz o, kerîm Kur’ân’dır. Korunmuş bir kitaptadır. Temizlenenlerden başkası ona dokunamaz. Âlemlerin rabbinden indirilmiştir.”[110]

Bu âyetlerin nüzûl sebebi hakkında İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber zamanında yağmur yağması üzerine şöyle buyurmuştu: “(Bu yağmur sebebiyle) insanlardan bazısı şükreden, bazısı küfreden oldu. Bazısı, ‘Bu, Allah’ın rahmetidir.’ dedi. Bazısı, ‘Şu, şu yıldızın kayması doğru çıktı.’ dedi.” Bunun üzerine bu âyetler indi.[111] Buna benzer bir rivâyet, bu sûrenin 81. âyeti hakkında nakledilmiştir. Nitekim İbn Ebû Hâtim (ö. 327/938), Tebük gazvesinde ensardan münafıklıkla itham edilen birinin filan yıldızın kaymasıyla yağmur yağdığını söylemesi üzerine bu sûrenin 81. âyetinin indiğini nakletmiştir.[112] Bu ve önceki rivâyet, 81. âyetin muhtevasıyla uyumlu olduğu için bu âyetin sebeb-i nüzulü olarak kabul edilmesi daha uygun olur.

Bu âyetlerde Kur’ân hakkında çeşitli iddialar öne süren müşriklere hitap edilerek Kur’ân’ın bazı özellikleri açıklanmıştır. Müşrikler cinlerin ve şeytanların kâhinlere gökten haber getirdiğine, her şaire ilham veren şeytanlarının bulunduğuna inanıyorlardı. Kur’ân’ın da Hz. Peygamber’e şeytanlar tarafından indirildiğini iddia ediyorlardı.[113] Onların bu iddialarını reddedip onları yeminle ikna etmek üzere önce yıldızların mevkilerine[114] yemin edilmiş;[115] sonra bir ara cümle getirilerek bunun büyük bir yemin olduğu belirtilmiştir. Ardından yemin edilen şeyin önemini vurgulamak için “Eğer bilirseniz” denilerek başka bir ara cümle getirilmiştir. Daha sonra “Şüphesiz o kerîm Kur’ân’dır.” buyrularak yeminin cevabı açıklanmıştır. Sonra “(O,) kitâb-ı meknûndadır.” buyrulmuştur. “Meknûn”, mahlûkattan gizlenmiş[116] veya korunmuş[117] anlamında olup kitâb-ı meknûn ile levh-i mahfûz veya mushafın kastedildiği söylenmiştir.[118] Fakat bu âyetin bağlamından kitâb-ı meknûnun levh-i mahfûz olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’ın kitâb-ı meknûnda bulunması, onun ikinci özelliği olup Allah katında korunduğunu ifade eder. Bilâhare “Temizlenenlerden başkası ona dokunamaz.” buyrulmuştur. Bu âyetteki “el-mutahherûn” (temizlenenler) kelimesiyle meleklerin veya insanların kastedildiği söylenmişse[119] de, birçok müfessir onunla meleklerin kastedildiğini belirtmiştir.[120] Buna göre bu âyette meleklerden başkasının levh-i mahfûza dokunamayacağı ve Kur’ân’ın, Hz. Peygamber’e ulaştırılmasında meleklerden başkasının rolünün olmadığı anlatılmıştır. Bu da, Kur’ân’ın üçüncü özelliği olup müşriklerin Kur’ân’ın Hz. Peygamber’e şeytanlar tarafından indirildiği iddialarına bir reddiyedir. Bu âyette müslümanların mushafa abdestsiz dokunmamalarının kastedildiği söylenmişse[121] de, bu görüş âyetin bağlamına uymamaktadır.[122] Daha sonra “(O,) âlemlerin rabbinden indirilmiştir.” buyrulmuştur ki, bu da Kur’ân’ın dördüncü özelliği olup onu yüceltmek için getirilmiştir. Bir sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçüldüğünden Kur’ân’ın büyüklüğü âlemlerin rabbinden indirildiği söylenerek açıklanmıştır.[123] O halde bu âyetlerde Kur’ân’ın kerîm olması, kitab-ı meknûnda bulunması, meleklerden başkasının ona dokunamaması ve âlemlerin rabbinden indirilmesi şeklinde dört özelliği anlatılmıştır.

اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ âyetindeki “هُ/hu” zamirinin mercii hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre, onun mercii bilinen bir şey olup Hz. Peygamber’e indirilen kelâmdır. Zira müşrikler Kur’ân’ın şiir ve sihir olduğunu iddia ediyorlardı. Yüce Allah onların bu iddialarını reddederek “Şüphesiz o kerîm Kur’ân’dır.” buyurmuştur.[124] İkinci görüşe göre ise, onun mercii bundan önceki âyetlerde anlatılan tevhid, haşir, onlarla ilgili delil ve yeminlerdir. Çünkü müşrikler bunların Hz. Peygamber’in sözü olduğunu ileri sürüyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah “O (önceki âyetlerde anlatılanlar), kerîm Kur’ân’dır.” buyurmuştur.[125] Ancak bu âyetlerin asıl konusu Kur’ân olduğundan bu zamirin Kur’ân’a raci olması daha isabetli görünmektedir.

Bu âyette Kur’ân kerîm sıfatıyla nitelendirilmiştir. Fahreddin er-Râzî, sıfatın ekseriyetle bir şeyi benzerlerinden ayırt etmek için, bazen de övmek için getirildiğini belirtmiştir. Kur’ân’ın kerîm sıfatının onu övmek için getirildiği açıktır. Ancak “Kur’ân” kelimesinin okunan şeyin ismi olduğu kabul edilirse, kerîm sıfatı Kur’ân’ı okunan başka şeylerden ayırt etmek için getirilmiş olur. Kur’ân kelimesinin okunan şeyin ismi olduğunun delili ise, وَلَوْ أَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ “Eğer bir okuyuşla dağlar yürütülseydi, ...”[126] âyetidir.[127] Ancak bu âyetteki Kur’ân lafzı özel isim olarak da kabul edilebilir. “Kur’ân” kelimesinin Kıyâmet Sûresinin 17-18. âyetlerinde “ḳareʾe” fiilinin mastarı olduğu söylenmişse[128] de, Vâkıa Sûresinin 77. âyetindeki “Kur’ân” kelimesi müfessirler tarafından son ilâhî kitabın özel ismi kabul edilerek kerîm sıfatı ona göre yorumlanmıştır.

Yine Fahreddin er-Râzî’nin belirttiğine göre, bir şeydeki kemâli övmek, ya hissî ya da aklî olur. Hissî olan, lafızla açıklanıp vuzuha kavuşturulur. Aklî olan ise, hislerden gizli kaldığı için kapsamlı bir kelimeyle ona işaret edilir. Kerem de, Araplara göre övgü sıfatlarının en meşhurlarındandır.[129] Kur’ân’ı aklî yönden öven kerîm sıfatının hangi anlama geldiği veya onun niçin bu sıfatla nitelendirildiği konusunda müfessirler birçok yorum yapmışlardır. Sayısı otuza varan bu yorumları dört ana başlık halinde ele alacağız. Birbirine yakın veya benzer yorumları aynı başlık altında bir araya getirip onların Vâkıa Sûresinin 77. âyetinin bağlamına ve kerîm lafzının anlamlarına uygunluğu açısından inceleyeceğiz, böylece hangi yorumun daha tercihe şayan olduğunu belirlemeye çalışacağız.

3.1. Değer ve Şeref Bağlamında Değerlendirilenler

Kur’ân’ın kerîm sıfatı; onun Allah katında veya sema halkına göre ya da Hz. Peygamber’e göre veyahut müslümanlar nazarında değerli, şerefli ve kıymetli olmasıyla açıklandığı gibi, Kur’ân’ın kendisini okuyup ezberleyenleri veya kendisiyle amel edenleri değerli ve şerefli kılmasıyla da izah edilmiştir.

3.1.1. Allah Katında Değerli Olması

Kelbî (ö. 146/763), Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun rabbinin katında kerîm ve güzel olmasını ifade ettiğini söylemiştir.[130] Mâverdî, Necmeddin en-Nesefî ve Zemahşerî de, Kur’ân’ın kerîm sıfatının Allah katında kerîm anlamında olduğunu belirtmiştir.[131] Çünkü Kur’ân, Allah’ın kelâmı ve vahyidir.[132] Semerkandî (ö. 373/983), Kur’ân’ın Allah katında kerîm ve şerefli;[133] Mâtürîdî, Allah katında azîm;[134] İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201), Allah katında muazzam;[135] Elmalılı (ö. 1361/1942), Allah katında mükerrem yani saygın anlamında kerîm olduğunu ifade etmiştir.[136] Şehâbeddin Sivâsî (ö. 860/1456 [?]) de, Kur’ân’da takdîs, tenzîh, öğütler ve hükümler çok fazla bulunduğu için Allah katında şerefli manasında kerîm olduğunu söylemiştir.[137]

Kur’ân’ın kerîm sıfatının Allah katında değerli ve şerefli anlamında olması, bu âyetin bağlamına da uymaktadır. Zira sonraki âyetlerde anlatılan Kur’ân’ın kitab-ı meknûnda bulunması, meleklerden başkasının ona dokunamaması ve âlemlerin rabbinden indirilmiş olması, onun Allah katında değerli olduğuna işaret etmektedir. Yüce Allah’ın Kur’ân’ı indirdiği geceyi “leyletü’l-Kadr” diye isimlendirmesi de, Kur’ân’ın Allah katında değerli olduğunu göstermektedir. Zira tâbiîn âlimlerinden Zührî (ö. 124/742), Kadir gecesinin “azamet ve şeref gecesi” demek olduğunu; birinin emirin yanında değeri olduğu zaman Araplar’ın لِفُلَانٍ عِنْدَ الأمِيرِ قَدْرٌ dediklerini söylemiştir.[138] Ayrıca bazı hadislerde Allah katında Kur’ân’dan daha yüce bir şey olmadığı[139] ve Kur’ân’ın Allah’a göklerden, yerden ve onlarda bulunanlardan daha sevimli olduğunun bildirilmesi[140] de, Kur’ân’ın Allah katında değerli olduğunu ifade etmektedir.

3.1.2. Allah’ın Kerîm Olması Anlamına Gelmesi

Mâtürîdî, Kur’ân’ın kerîm sıfatının onu indiren Allah’ın kerîm olması anlamında olabileceğini zikretmiştir.[141] Onun bu görüşünden Kur’ân’ın kerîm olan Allah’ın kelâmı olduğu için kerîm sıfatıyla nitelendirildiği, dolayısıyla Kur’ân’ın bizzat kerîm olmadığı ve onun kerîm olmasının mecâz-ı aklî olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bir sözün hakiki manada kullanılmasına engel olan bir karine varsa mecâza hamledilir. Kur’ân’ın hakiki manada kerîm olmasına bir engel olmadığı için onu mecâza hamletmeye gerek yoktur. Mâtürîdî, bu durumu fark etmiş olmalı ki, bu görüşü zikrettikten sonra kerîmin Kur’ân’ın kendi sıfatı da olabileceğini, mesela “kelâmün hikmetün” (hikmetli söz) ve “kelâmün sefehün” (akılsızca söz) denilerek bizzat kelâmın nitelendiğini belirtmiştir[142] ki, doğru olan da budur.

3.1.3. Semâ Halkına Göre Değerli Olması

Kurtubî ve İbn Âdil (ö. 880/1475), Kur’ân’ın kerîm sıfatının semâ halkına göre değerli olması anlamında olabileceğini, zira Kur’ân’ın rablerinden indirildiğini ifade etmiştir.[143]

Kur’ân’ın semâ halkına göre değerli olduğu doğru ise de, bu âyetin bağlamından Kur’ân’ın kerîm olmasının bu manada olduğu anlaşılmamaktadır. Ayrıca لَا يَمَسُّهُ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ “Temizlenenlerden başkası ona dokunamaz.”[144] âyetindeki “el-mutahharûn” (temizlenenler) kelimesiyle meleklerin kastedildiğinin, dolayısıyla meleklerden başkasının levh-i mahfûza dokunamayacağının yani levh-i mahfûzda bulunanlara yalnızca meleklerin muttali olabileceğinin söylenmesi,[145] Kur’ân’ın sadece meleklerin nazarında kerîm olmasını gerektiren bir durum değildir. Ayrıca bu âyetlerde Kur’ân’a iman etmeyen müşriklere hitap edildiği dikkate alınırsa, Kur’ân’ın meleklere göre kerîm olduğunun söylenmesinin onlara bir faydası olmazdı.

3.1.4. Hz. Peygamber’e Göre Değerli Olması

Necmeddîn en-Nesefî, Kur’ân’ın kerîm sıfatının Hz. Peygamber’e göre değerli olması anlamında olabileceğini, zira Kur’ân’ın rabbinden ona indirildiğini belirtmiştir.[146]

Kur’ân, Resûlullah’ın peygamberliğinin en açık ve kesin delili olduğu için onun nazarında çok değerli ve kıymetli görüldüğü ve Hz. Peygamber’in hayatı boyunca Kur’ân’a çok büyük değer ve kıymet verdiği doğru olmakla birlikte, Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu manada olduğu kabul edilemez. Zira bu âyetlerde Hz. Peygamber’den değil; bizzat Kur’ân’ın sahip olduğu özelliklerden söz edilmektedir.

3.1.5. Müslümanlara Göre Değerli Olması

Kurtubî, Necmeddîn en-Nesefî ve İbn Âdil, Kur’ân’ın kerîm sıfatının müminlere göre değerli olması anlamında olabileceğini de söylemiştir. Çünkü Kur’ân, müminlerin rablerinin sözü ve kalplerinin şifasıdır; onların hidâyeti ve müjdesi ondadır.[147]

“Temizlenenlerden başkası ona dokunamaz.”[148] meâlindeki âyette müslümanların mushafa abdestsiz dokunmamalarının kastedildiği düşünülerek bu yorumun getirildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu yorum, bu âyetin bağlamına[149] uymamaktadır. Zira bu âyetlerde müslümanlara değil; Kur’ân hakkında çeşitli iddialar öne süren müşriklere hitap edilmiştir.

3.1.6. Değerli, Şerefli, Saygın ve Güzel Olması

Sa‘lebî (ö. 427/1035) ile Begavî (ö. 516/1122), Kur’ân’ın kerîm sıfatının azîz ve mükerrem;[150] İbn Kesîr (ö. 774/1373), azîm;[151] Elmalılı, gayet güzel ve hoş;[152] Muhammed Tâhâ el-Bâlîsânî ise, değerli, şerefli ve itibarlı[153] anlamında olduğunu belirtmiştir.

İbn Kayyim el-Cevziyye’ye (ö. 751/1350) göre ise, Allah Kur’ân’ı kerîm sıfatıyla nitelemekle onu güzelliğinin, hayır ve faydalarının çokluğunun ve yüceliğinin gerektirdiği şeyle nitelemiştir. Zira kerîm; güzel, hayrı çok ve faydası büyük anlamındadır. Kerîm, her şeyin en güzeli ve en faziletlisidir. Bu sebeple selef, kerîm kelimesini güzel anlamında tefsir etmiştir.[154]

Kerîm sıfatının bu anlamları, bu âyetin bağlamına uymaktadır. Buna göre bu âyetlerde müşrikler Kur’ân’ı her ne kadar değerli ve saygın görmüyorlarsa da aslında onun levh-i mahfûzda korunan çok değerli ve şanı yüce Kur’ân olduğu anlatılmış olabilir.

3.1.7. Aslının Temiz ve Üstünlüğünün Açık Olması

Fahreddin er-Râzî, kerîmin aslı temiz ve üstünlüğü açık manasında olduğunun söylendiğini; Kur’ân da aslı temiz, üstünlüğü açık, lafzı fasih ve manası sahih anlamında kerîm olduğunu ifade etmiştir.[155]

Kur’ân’ın aslı yani kaynağı temiz olup Allah tarafından indirilmiştir. Onun diğer kitaplara ve başka sözlere üstünlüğü açıktır. Lafzının fasih ve manasının sahih olduğu da doğrudur. Ancak Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu anlama geldiği kabul edilemez. Zira Kur’ân’ın kerîm olmasının lafzının fasih ve manasının doğru olması anlamında olduğu, ilk dönem kaynaklarında zikredilmemiştir. Onun bu özelliklerinin 4./10. yüzyıldan sonra Kur’ân’ın fesahat ve belâgatıyla ilgili çalışmaların artmasından[156] sonra dile getirilmeye başlandığı söylenebilir.

3.1.8. Kendisini Okuyanı Yüceltip Ezberleyeni Şerefli Kılması

Mâverdî, Kurtubî, İbn Âdil, Şevkânî (ö. 1250/1834) ve Sıddîk Hasan Han (ö. 1307/1890), Kur’ân’ın kendisini okuyanı yücelttiği ve ezberleyeni şerefli kıldığı için kerîm sıfatıyla nitelendirildiğini beyan etmişlerdir.[157]

Kur’ân okumaktan asıl maksadın onun manasını anlamak, emir ve tavsiyelerine uymak olduğu dikkate alınırsa Kur’ân’ı sadece okuyup ezberlemenin insanı yüceltip şerefli kıldığı söylenemez. Ayrıca Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu manada olduğu, bu âyetin bağlamına da uymamaktadır. Zira bu âyetlerde kendilerine hitap edilen müşrikler Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmıyorlardı ki, onlara Kur’ân okuyup ezberlemenin insanı şerefli kılacağı söylensin.

3.1.9. Kendisiyle Amel Edenin Şerefli Olması

Mâtürîdî ve Rûzbihân el-Baklî (ö. 606/1209), Kur’ân’a tâbi olan, onun içindekilerle amel eden ve onun ahlakıyla ahlaklanan kimsenin dünyada ve ahirette değerli ve şerefli olacağı cihetle Kur’ân’ın kerîm olarak nitelendirildiğini de söylemiştir.[158]

Kur’ân’ın kendisi değerli ve şerefli olduğu gibi ahkâmıyla amel eden kimse de dünyada ve ahirette Allah ve insanlar katında değerli ve şerefli olur. Ancak Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu manada olması, bu âyetin bağlamına uymaz. Bu âyetlerde müşriklere hitap edilmiş olup onların Kur’ân’ın içindekilerle amel etmelerinin faydalı olabilmesi için önce ona iman etmeleri gerekir. Dolayısıyla müşrikler Kur’ân’a inanmadıkları halde onlara Kur’ân’ın içindekilerle amel eden kimsenin değerli ve şerefli olacağının söylendiğini düşünmek, uzak bir ihtimaldir.

3.2. Cömert Bağlamında Değerlendirilenler

Kur’ân’ın kerîm sıfatı, onun çok cömert ve lütufkâr olmasıyla veya insanlığı cömertliğe çağırmasıyla da izah edilmiştir. Yine onun çok faydalı olmasıyla, insanların dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlarını gidermesiyle, kendisinden bir şey isteyene istediğini vermesiyle, kerîm rabden kerîm melek vasıtasıyla kerîm peygambere indirilmesiyle de açıklanmıştır.

3.2.1. Çok Cömert Olması

Belâgat âlimleri, çok mal vermenin kerîmin âdeti olduğunu, Kur’ân da dinde hakka götüren delilleri bildirdiği için kerîm olarak nitelendirildiğini söylemişlerdir.[159] Molla Fenârî (ö. 834/1431) de, Kur’ân’ın bütünüyle kerem olduğu için kerîm diye nitelendirildiğini, zira ister müjdelemesiyle ister uyarmasıyla olsun Kur’ân’ın tamamının Allah’ın lütfu olduğunu belirtmiştir.[160] Şa‘râvî (ö. 1419/1998) de, kerîmin kendi yanında bulunanı veren ve cimrilik etmeyen anlamında olduğunu, Kur’ân da birbiri ardınca gelen nesillere sonu gelmeyen birçok ihsanda bulunduğu ve onun ebediyen tükenmeyen feyiz olduğu için kerîm olarak nitelendirildiğini söylemiştir.[161]

Kerîmin en meşhur anlamı, cömert olandır. Kur’ân da bütün herkese karşı cömert olup onun lütfu hiç bitmez, her gelen nesle ikramda bulunur ve yeni şeyler söyler. Bu âyetlerde müşriklere hitap edildiği dikkate alınırsa, Kur’ân’ın onlara karşı da lütufkâr olduğu düşünülebilir. Nitekim onların Kur’ân’la ilgili öne sürdükleri iddiaların dikkate alınıp ikna edici cevaplar verilerek iman etmelerinin amaçlanması, bir lütuf olarak görülebilir. Ancak bu yorum, uzak bir ihtimaldir.

Fahreddin er-Râzî, bazı âyetlerden çıkarılabilecek anlamları sıraladıktan sonra bu kerîm kitabın sahili olmayan bir umman olduğunu söylemiştir.[162] Bazı âyetleri tefsir ettikten sonra bu kerîm kitabın her kelimesinin altında akılların tamamen kuşatmaktan âciz kaldığı acayip sırların, latif ve kıymetli şeylerin bulunduğunu belirtmiştir.[163] Bazen de Allah’ın kerîm kitabına şerefli ve mukaddes sırları yerleştirdiğini dile getirmiştir.[164] Böylece Kur’ân’ın kerîm sıfatının mana yönünden çok cömert olması anlamında olduğunu ima etmiştir. Ancak Kur’ân’ın mana yönünden cömert olduğu, nüzûl zamanından sonra anlaşıldığı için bu görüş de kabul edilemez.

Muhammed b. Sâlih el-Useymîn (ö. 2001) de, Kur’ân okuyana okuduğu her harfe bir hasene ve her haseneye de on misliyle karşılık verileceğini ifade eden hadisi[165] delil göstererek Kur’ân’ın sevap hususunda cömert olması anlamında kerîm olduğunu belirtmiştir.[166] Ancak bu âyette Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklere hitap edildiği dikkate alınırsa, Kur’ân’ın kerîm sıfatının sevap konusunda cömert olması anlamında olduğu hem de bunun yemin edilerek söylendiğinin doğru olabileceği düşünülemez.

Yine Useymîn, Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun kalplerdeki etkileri ve kalplerin salahı yani iyi duruma gelmesi hususunda cömert olması anlamında olabileceğini de söylemiştir. Çünkü Kur’ân okumak, kalpleri yumuşatır ve Allah’a gönülden boyun eğmeyi gerektirir.[167] Ancak bu görüş de, bu âyetin bağlamına uymadığı için muteber sayılmaz.

3.2.2. İnsanlığı Cömertliğe Çağırması

Mâtürîdî, Kur’ân insanları şan, şeref ve cömertliğe davet ettiği için kerîm diye nitelendirilmiş olabileceğini belirtmiştir.[168] Ancak Kur’ân’ın insanları şeref ve cömertliğe çağırması, kendisinin kerîm olarak nitelendirilmesini gerektirmez. Zira insanları şeref ve cömertliğe çağıran birine kerîm denildiği bilinmemektedir.

3.2.3. Çok Faydalı Olması

Mâverdî, Kur’ân’ın kerîm sıfatının insanlara faydası büyük;[169] Sem’ânî (ö. 489/1096), hayır ve bereketi çok;[170] Zemahşerî, faydaları toplayan ve çok faydalı anlamında olduğunu söylemiştir.[171] Beyzâvî (ö. 685/1286) ve Ebüssuûd (ö. 951/1544) da, Kur’ân’ın dünya hayatının düzenlenmesi ve âhiret azığının açıklanmasıyla ilgili mühim ilimlerin asıllarını kapsadığı için çok faydalı ve feyizli anlamında kerîm olduğunu belirtmiştir.[172] Kur’ân’da hidâyet, ilim, hikmet, insanları dünya ve âhiret saadetine irşat etme bulunduğu için faydaları çok anlamında kerîm olduğu da söylenmiştir.[173]

Kur’ân’ın kerîm sıfatı, insanlara çok faydalı anlamında olabilir. Zira Kur’ân kadar insanlara faydalı başka bir kitap yoktur. Mevdûdî’nin (ö. 1399/1979) belirttiği üzere, Kur’ân’ın faydalarının bir sınırı olmadığı gibi, insanın Kur’ân’a ihtiyaç duymayacağı veya elde ettiği takdirde faydalarının biteceği bir son çizgi de yoktur.[174] Ancak bu yorum yapılırken bu âyetin nâzil olduğu zaman dikkate alınmamıştır. Zira bu âyetin içinde bulunduğu Vâkıa Sûresi, risâletin 5. veya 6. senesinde[175] ve 46. sırada nâzil olmuştur.[176] O halde bu âyet geldiği zaman Kur’ân’ın tamamı nâzil olmadığı için onun kapsadığı faydalar tam olarak bilinmiyordu. Bu yüzden bu görüş de makbul değildir.

3.2.4. Dünyevî ve Uhrevî İhtiyaçları Giderme Mahalli Olması

Mâtürîdî, örfte kerîmin insanların ihtiyaçlarını giderme ve başarılı olmalarını sağlamaya kendini adayan ve hazırlayan anlamında olduğunu, Kur’ân da dünyevî ve uhrevî ihtiyaçları giderme mahalli olduğu için kerîm olarak nitelendirilmiş olabileceğini de söylemiştir.[177] Fakat bu âyetlerde müşriklere hitap edildiği dikkate alınırsa, bu görüşün de isabetli olduğu söylenemez.

3.2.5. Avamın Anlayışına Göre Kerîm Olması

Avamın anlayışına göre, Kur’ân’ın kerîm olduğu da söylenmiştir. Zira Kur’ân kendisinden bir şey isteyen herkese istediğini verir, kendisine bir ihtiyaçla başvuranın ihtiyacını giderir ve meseleyi halleder. Ona yönelen herkes istediğine nail olur. Ayrıca her âlim ilminin aslını ondan talep eder. Fakîh onu delil getirir ve delilini ondan alır. Hikmet ehli ondan yardım ister ve onu delil olarak kullanır. Edebiyatçı ondan istifade eder ve onunla daha güçlü olur.[178]

Kur’ân’ın kendisinden bir şey isteyene istediğini verdiği düşüncesinin “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık...”[179] meâlindeki âyete dayandığı anlaşılmaktadır. Mutasavvıflar başta olmak üzere bilimsel tefsir taraftarlarından bazıları bu âyetteki “kitâb” ile Kur’ân’ın kastedildiğini, onun dinî işlerden ihtiyaç duyulan her şeyi özet veya tafsilatlı olarak içine aldığını ve onda her şeyin açıklamasının bulunduğunu ileri sürmüşlerdir.[180] Ancak bu âyetteki “kitâb” ile Kur’ân’ın kastedilmesi zayıf bir ihtimal olup birçok müfessir onunla ümmü’l-kitâb veya levh-i mahfûz ya da ilm-i ilâhînin kastedildiğini söylemiştir.[181]

3.2.6. Kerîm Rabden Kerîm Melek Vasıtasıyla Kerîm Peygambere İndirilmesi

Sülemî ve Kuşeyrî (ö. 465/1072), Kur’ân’ın kerîm rab tarafından kerîm melek vasıtasıyla kerîm peygambere indirildiği için kerîm olduğunu söylemiştir.[182] Fahreddin er-Râzî de, Allah’ın Kur’ân’da yedi şeyi kerîm olarak nitelemesinden hareketle Kur’ân’ın kerîm sıfatını açıklamıştır. Ona göre, Allah kendisinden daha cömert olmadığı için kendisini,[183] hikmet ve ilimler konusunda Kur’ân’dan istifade edildiği kadar hiçbir kitaptan faydalanılmadığı için Kur’ân’ı,[184] Hz. Musa’yı,[185] amellerin sevabını,[186] rahmetin indiği yer olan arşı,[187] Cebrâîl’i[188] ve Hz. Süleyman’ın mektubunu[189] kerîm olarak nitelemiştir. O halde Kur’ân, kerîm rabden kerîm meleğin kerîm ümmet için kerîm peygambere indirdiği kerîm kitaptır. Bu ümmet ona sarılırsa kerîm sevaba erişir.[190]

Bu görüşün de çok isabetli olduğu söylenemez. Zira Kur’ân’ı gönderen Allah’ın, onu getiren meleğin ve onun kendisine vahyolunduğu Hz. Peygamber’in kerîm olması, Kur’ân’ın da kerîm olmasını icap ettiren şeyler değildir.

3.3. Övgü Bağlamında Değerlendirilenler

Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun ihtiva ettiği bazı şeylerle veya bizzat sahip olduğu bazı özelliklerle övülmesi anlamına geldiği de söylenmiştir.

3.3.1. Övgü Sıfatlarını İspat Edip Menfi Sıfatları Uzaklaştırma

İbn Atıyye, Kur’ân’ın kerîm olmasının övgü sıfatlarını ona ispat etmek ve kıymetini düşüren sıfatları ondan uzaklaştırmak anlamında olduğunu söylemiştir.[191] Ebû Hayyân (ö. 745/1344) da, kerîmin layık olmayan şeyleri Kur’ân’dan nefyeden övgü sıfatı olduğunu belirtmiştir.[192] Bikāî (ö. 885/1480) de, Kur’ân’ın büyük kerem sahibi olup her türlü noksanlık, adilik ve aşağılık şaibesinden münezzeh olan manasında kerîm olduğunu söylemiştir.[193]

Övgü sıfatlarının ispat edilip menfi sıfatların uzaklaştırılması anlamında Kur’ân’ın kerîm olduğu, bu âyetin bağlamına uyduğu için kabul edilebilir. Hem zaten bundan sonraki âyetlerde anlatılan Kur’ân’ın kitab-ı meknûnda bulunması, meleklerden başkasının ona dokunamaması ve âlemlerin rabbinden indirilmesi, Kur’ân’ı manen öven sıfatlardır.

3.3.2. İhtiva Ettiği Şeylerle Övülmesi

Ezherî, Vâhidî (ö. 468/1075), İbnü’l-Cevzî, Hâzin (ö. 741/1341) ve Şevkânî, kerîmin beğenilip övülen şeyleri içine alan bir isim olduğunu; Kur’ân da içindeki beyân, hidâyet, rahmet, nur, ilim ve hikmetle övüldüğü için kerîm olarak nitelendirildiğini söylemiştir.[194] Sülemî (ö. 412/1021), Mâverdî ve Kurtubî de; Kur’ân’da mekârim-i ahlak, onurlandırıcı işler ve şerefli ameller bulunduğu için kerîm sıfatıyla nitelendirildiğini belirtmiştir.[195]

Bu âyetin içinde bulunduğu Vâkıa Sûresi geldiği zaman Kur’ân’ın neredeyse üçte ikisi henüz nâzil olmadığı için onda hangi övülen konuların, ahlakî ilkelerin ve şerefli amellerin bulunduğu tam olarak bilinmiyordu. Dolayısıyla Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun ihtiva ettiği şeylerle övülmesi manasında olduğu da, pek isabetli bir yorum değildir.

3.3.3. Nazmının Mu‘ciz Olması

Fîrûzâbâdî, Kur’ân’ın kerîm olmasını onun nazmının mu‘ciz olmasına bağlamıştır.[196] Ancak Kur’ân’ın nazmının mu‘ciz olduğu, i‘câzü’l-Kur’ân kavramının ortaya çıkmasından sonra dile getirilmeye başlanmıştır. İ‘câzü’l-Kur’ân ise, 3./9. asrın başlarından sonra çokça tartışılan bir konu haline gelmiştir.[197] Bu nedenle Kur’ân’ın kerîm sıfatının nüzûl zamanından üç asır sonra üzerinde konuşulmaya başlanan Kur’ân’ın nazmının mu‘ciz olması manasında olduğu kabul edilemez. Kur’ân’da geçen kelimeler, nüzûl ortamında bilinen manalarıyla açıklanmalıdır.

3.3.4. Çok Okunduğu Halde Değerini Kaybetmemesi

Fahreddin er-Râzî’nin söylediğine göre, Yüce Allah bu âyette إِنَّهُ لَقُرْآنٌ buyurarak kitabının okunan, okunmuş ve okunacak olduğunu belirttikten sonra onu kerîm sıfatıyla nitelemiştir. Burada kerîm, çok okumakla değerini kaybetmeyen, ebediyen yeni kelâm ve söylenmesinin üzerinden fazla zaman geçmemiş söz gibi kalan anlamındadır. Bu nedenle Kur’ân, kadîm olmasına rağmen, hadîs (yeni) sıfatıyla nitelenmiştir. Kadîm olduğu halde, Kur’ân’dan yardım istenir; dinleyiciler, onu yeni söylenmiş bir söz gibi dinler; o, hiçbir topluluğun kulağını rahatsız etmez. Çünkü Hz. Peygamber’den binlerce sene önce onu öğrenen melekler, birimizden onu dinledikleri zaman daha önce söylenmemiş yeni bir sözü dinleyen gibi ondan zevk alırlar.[198] Hâzin, İbnü’l-Hatîb (ö. 776/1374-5), Sıddîk Hasan Han ve Mehmet Vehbi Efendi (ö. 1369/1949) de, kerîmin bu manada olabileceğine dikkat çekmiştir.[199]

Kur’ân’ın çok okunduğu halde değerini kaybetmediği, fazla tekrarlandığı halde bıkkınlık vermediği doğru olmakla birlikte, kerîm sıfatının onun bu özelliğini ifade ettiği doğru değildir. Zira Kur’ân’ın bu özelliği, onun i‘câz vecihlerinden biridir.[200] İ‘câz vecihleri ise, 3./9. yüzyılın başlarından sonra i‘câzü’l-Kur’ân kavramının ortaya çıkmasından sonra üzerinde konuşulmaya başlanmıştır.[201] Bu yüzden kerîm sıfatının nüzûl zamanından üç asır sonra ortaya çıkan i‘câz vecihlerinden biriyle izah edilmesi doğru olmaz.

3.3.5. Kolay Ezberlenmesi

Fahreddin er-Râzî, ilimlerden hiçbir şey anlamayan birinin Kur’ân’la meşgul olduğu zaman onu kolayca ezberlediğini, herhangi bir kitabı bir kelimesini veya bir harfini değiştirmeden ezberleyenin nadiren görüldüğünü, bütün kurrânın ise Kur’ân’ı hiç değiştirmeden ezberden okuduğunu, Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu manada olabileceğini söylemiştir.[202] Hâzin de, büyük küçük, zeki tembel herkesin diğer kitapların aksine Kur’ân’ı kolayca öğrenip ezberlediği için kerîm olduğunu belirtmiştir.[203]

Diğer kitaplara göre Kur’ân’ın daha kolay ve birçok insan tarafından ezberlendiği doğru olmakla beraber Kur’ân’ın kerîm sıfatının bu manada olması, bu âyetin bağlamına uymamaktadır. Zira bu âyetlerde Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklere hitap edildiği için onlara onun birçok insan tarafından ve kolayca ezberlendiğinin söylendiği düşünülemez. Hem Kur’ân’ın birçok insan tarafından ve kolayca ezberlendiği, nüzûl zamanından sonra anlaşılmıştır. Kur’ân’da geçen kelimeler, nüzûl zamanında bilinen manalarıyla açıklanmalıdır.

3.3.6. Müşriklerin İddia Ettiği Şeylerden Uzak Olması

Kurtubî, Şevkânî ve Seyyid Kutub (ö. 1386/1966), Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun müşriklerin iddia ettiği sihir, kehanet, yalan, deli saçması, Allah’a yakıştırılan uydurma, eskilerin masalları ve şeytanların indirdiği şey olmadığını ifade ettiğini söylemiştir.[204]

Bu âyetlerde müşriklere hitap edilerek onların Kur’ân hakkında ileri sürdükleri asılsız iddiaların reddedildiği göz önünde bulundurulursa bu yorumun isabetli olduğu söylenebilir. Buna göre Kur’ân’ın kerîm sıfatı, müşriklerin onun hakkında ortaya attıkları her türlü yakışıksız iddiadan uzak olması anlamında olabilir.

3.3.7. Tebdil ve Tahriften Korunması

Sa‘lebî, Kur’ân’ın kerîm sıfatının sağlam ve korunan anlamında olduğunu belirtmiştir.[205] Rûzbihân el-Baklî de, Kur’ân’ın kerîm sıfatını, Allah’ın kadîm kelâmının Resûlullah’ın kalbinde belirdiği zaman insanî heveslerin, nefsânî kaygıların ve şeytânî telkinlerin ona karışmaması şeklinde yorumlamıştır. Çünkü onun kalbi; yerilen düşünce, vehim ve zanlardan Allah’ın korumasıyla korunmuştur. Allah’ın kadîm sıfatı, tebdil ve tağyirden münezzeh olduğu için onun kelâmı da korunmuştur.[206] Sait Şimşek de, kerîmin çok değerli ve şerefli anlamına geldiğini, kaynağı yönünden ilâhî kitapların birbirinden farklı olmayıp hepsinin şerefli olduğunu, zira her ilâhî kitabın kendi zamanına en uygun olduğunu, Kur’ân’ın diğerlerinden farkının ise son indirilen vahiy olması ve kıyamete kadar lafzî tahriften korunması olduğunu söylemiştir.[207]

Kerîmin tebdil ve tahriften korunan şeklinde bir anlamı yoktur. Kur’ân’ın kerîm sıfatının tebdil ve tahriften korunması anlamında olduğunun söylenmesi, sonraki âyette geçen kitab-ı meknûn ile levh-i mahfûzun kastedildiği ve dolayısıyla kerîm sıfatının da Kur’ân’ın tebdil ve tahriften korunacağına dair ilahi vaatle ilgili olduğu[208] düşüncesine dayanmaktadır. Buna göre her iki âyette de aynı şeyden bahsedilmiş olur ki, bu doğru olmaz. Ayrıca bu âyetlerde Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklere hitap edildiği dikkate alınırsa, burada Kur’ân’ın tebdil ve tahriften korunacağının yemin edilerek söylenmesinin müşriklere bir faydası olmazdı.

3.3.8. Dünyanın Sonuna Kadar Baki Kalması

Mısırlı âlim Ahmed Kâsım ise, Kur’ân’ın kerîm olmasını onun dünyanın sonuna kadar bâkî olmasıyla açıklamış ve Kur’ân’ın ‘azîm, mu‘ciz, ölümsüz ve hayatın nihayetine kadar bâkî olduğu için kerîm olduğunu söylemiştir.[209]

Kerîm kelimesi sıfat-ı müşebbehe olması sebebiyle sübût ve devamlılığa delâlet etse de kerîmin kıyamete kadar bâki olan şeklinde bir anlamı yoktur. Ayrıca bu âyetlerde müşriklere hitap edildiği göz önüne alınırsa, onlar Kur’ân’a inanmadıkları için onun kıyamete kadar bâki kalacağının söylenmesinin bir faydası olmazdı.

3.3.9. Diğer İlâhî Kitaplar Arasında Beğenilmesi

Zemahşerî ve Beyzâvî, Kur’ân’ın kerîm olmasının onun kendi cinsinden diğer kitaplar içinde güzel ve beğenilen anlamında olduğunu söylemiştir.[210] İbn Âşûr da, kerîmin kendi türü içinde değerli ve yüce anlamında olduğunu, Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun Tevrat, İncil, Zebûr ve Mecelletü Luḳmân[211] gibi ilâhî kitaplardan nevʾilerine üstün kılınmasını ifade ettiğini belirtmiştir. Ona göre Kur’ân’ın diğer ilâhî kitaplara üstünlüğü; dinin maksatları ile dünya ve ahiret ahvalini detaylı sunmasında, iman esaslarını kevnî delillerle ispatlamasında, batılın geçersizliğini öncekilerden farklı biçimde bildirmesinde, özellikle itikatta, manalarının açıklığında, lafızlarının az olmasına rağmen delâletlerinin çokluğunda, fesahatinde, âyetlerinin güzelliğinde ve kulakta hoş tesir bırakmasında ağır basmaktadır.[212] Kur’an Yolu müellifleri de, son ilâhî kitap olduğu için Allah’ın Kur’ân’ı bütün ilâhî kitaplardan mükemmel kıldığı ve gerçek dışı unsurların ona karışmasını önlediği için Kur’ân’ın kerîm sıfatıyla nitelendirilmiş olabileceğini belirtmişlerdir.[213]

Bu âyetlerde Kur’ân diğer ilâhî kitaplarla mukayese edilmemiş, Kur’ân’ın kendi sahip olduğu bazı özellikler anlatılmıştır. Ayrıca bu âyetlerin içinde bulunduğu Vâkıa Sûresi indiği zaman Kur’ân’ın tamamı nâzil olmadığı için onun hangi özelliklere sahip olduğu tam olarak bilinmiyordu ve dolayısıyla o zaman Kur’ân ile diğer ilâhî kitaplar arasında bir mukayese yapılamazdı. Bu nedenle Kur’ân’ın kerîm olmasının onun kendi cinsinden diğer kitaplar içinde güzel ve beğenilen anlamında olduğunu söylemek de çok isabetli değildir.

3.4. Herhangi Bir Başlık Altına Girmeyen Diğer Yorumlar

Son olarak yukarda ele aldığımız başlıklara dâhil edilemeyen birtakım yorumlar da yapılmıştır. Onları da bu bölümde ele alacağız.

3.4.1. Mahlûk Olmaması

Abdülazîz b. Yahyâ el-Kinânî (ö. 240/854 [?]), Kur’ân’ın kerîm sıfatının mahlûk olmayan anlamında olduğunu söylemiştir.[214]

Kerîm lafzının mahlûk olmayan şeklinde bir anlamı olmayıp Kinânî’nin yaşadığı dönemdeki halku’l-Kur’ân tartışmalarına bir tepki olarak Kur’ân’ın kerîm sıfatını onun mahlûk olmamasıyla açıkladığı anlaşılmaktadır. Zira Kinânî’nin zamanında halku’l-Kur’ân tartışmalarının çok şiddetlendiği, onun bu tartışmalardan rahatsız olarak 212/827 senesinde Mekke’den Bağdat’a gittiği, orada ulucamiinde yaptığı konuşmalarda resmî görüşe açıkça karşı çıktığı ve hatta Halife Me’mûn’un (ö. 833) huzurunda resmî görüşün temsilcisi Bişr b. Gıyâs (ö. 218/833) ile bir münazara yaptığı bilinmektedir.[215]

3.4.2. Kolayının Zoruna Galip Gelmesi

Sa‘lebî, Kur’ân’ın kolayı zoruna galip geldiği için kerîm olarak nitelendirildiğinin söylendiğini zikretmiştir.[216]

Sa‘lebî’nin bu görüşü “kîle” (denildi) temrîz sîgasıyla zikretmesi, onun zayıf olduğunu göstermektedir. Hem zaten bu görüşü destekleyen hiçbir delil bulunmadığı gibi kerîmin böyle bir anlamı da yoktur. Dolayısıyla bu görüş de kabul edilemez.

3.4.3. Birçok Manaya Gelmesi

Bazı müfessirler, yukarda ele alınan yorumlardan birkaçını birleştirerek Kur’ân’ın kerîm olmasını açıklamışlardır. Nitekim Bikāî, Kur’ân’ın melik-i a’lâdan insanların en hayırlısına Rûhulkudüs’ün elçiliğiyle, dillerin en fasihi olduğunda ittifak edilen Arap diliyle ve Arapları aciz bırakacak şekilde indirildiği için kerîm olabileceğini söylemiştir.[217] Şirbinî (ö. 977/1570) de, buna benzer bir yorum serdetmiştir.[218]

Bu tür yorumlar, birbiriyle çelişmemek ve ilgili âyetin bağlamına uygun olmak şartıyla kabul edilebilir. Ancak buradaki yorumlardan bazıları yukarda ele alınarak tenkit edilen tarafları belirtilmiştir. Burada ifade edilen Kur’ân’ın kerîm olmasının onun Arapça olmasına bağlanmasına gelince, bu yorum da doğru olamaz. Zira Kur’ân’ın Arapça olmasıyla kerîm olması arasında bir ilgi ve alaka yoktur. Ayrıca burada zikredilen Kur’ân’ın kerîm sıfatının onun benzerini getirme hususunda bütün Araplar’ı aciz bırakması anlamında olduğuna gelince, bu yorum da kabul edilemez. Zira Kur’ân’ın benzerini getirme konusunda bütün insanları aciz bıraktığı hususu, i‘câzü’l-Kur’ân kavramının 3./9. asrın başlarından sonra ortaya çıkmasının[219] ardından dile getirilmeye başlanmıştır.

Vâkıa Sûresinin tefsiri hakkında müstakil bir eser kaleme alan Muhammed b. Muhammed Ebû Şühbe de, keremin Arap dilinde bir şeyin ya nispeti ve aslı, ya zâtı, ya da faydası dikkate alınarak kullanıldığını söylemiştir. Ona göre, bu üçü de Kur’ân’da toplanmıştır. Kur’ân, Allah’a nispetinde kerîmdir. Zira o Allah’ın kadîm kelâmıdır ve beşer sözü değildir. Kur’ân; ister dinî, ister dünyevî, ister uhrevî olsun ilim ve bilgilerin aslı olduğu için zâtı itibariyle de kerîmdir. Kur’ân, kulların ve beldelerin ıslah edilmesinde fayda ve etkileri itibariyle de kerîmdir. Müslümanlar, din ve dünya konusunda; gayr-i müslimler ise, dünya konusunda Kur’ân’ın hidâyetinden faydalanmışlardır.[220] Ancak onun zikrettiği bu yorumlar da kabul edilemez. Zira Kur’ân’ın Allah’a nispet edilmesi ve Allah’ın kadim kelâmı olduğu için kerîm olduğunu söylemiştir ki, bu doğru olamaz. Zira bir şeyin Allah’a nispet edilmesi ve kadîm olması onun kerîm olmasını gerektirmez. Diğer iki yorum da, bu âyetin indiği zamana ve bağlamına uymadığı için kabul edilemez.

SONUÇ

Yüce Allah Kur’ân’da kitabını değişik isimlerle zikrettiği gibi, onun haiz olduğu sıfatları da açıklayarak onu tanıtmıştır. Kur’ân’ın Kur’ân’da geçen sıfatlarından biri de, “kerîm”dir. İnsanlar beğenip hoşlandıkları kitapları üstün sıfatlarla niteleyip övdükleri halde Kur’ân’dan önce bir kitabın kerîm olarak nitelendirildiği duyulmamıştır. Araplar Kur’ân nâzil olmadan önce kerîm sıfatıyla birçok şeyi niteledikleri halde, bir kitabın kerîm sıfatıyla nitelendirilmesi ilk defa Kur’ân’la başlamıştır. Kerîm, zamanla Kur’ân’ın en yaygın kullanılan sıfatı olmuştur. Zira müslümanlar Kur’ân’dan bahsederken ona saygı ve hürmet göstererek çoğunlukla “Kur’ân-ı Kerîm” derler. Kerîm kelimesi, Arapça’da birçok anlamda kullanılmaktadır. Bundan dolayı müfessirler, Kur’ân’ın kerîm sıfatının hangi anlama geldiği veya bu sıfatın ona niçin verildiği konusunda birçok yorum yapmışlardır. Bazı müfessirler kerîm lafzının lugavî anlamını, bazısı Kur’ân’ın üstün özelliklerini, bazısı da Kur’ân’da geçen önemli konuları dikkate alarak onu yorumlamıştır. Ancak Kur’ân’ın kerîm sıfatını onun üstün özelliklerine veya onda bulunan önemli konulara bağlayarak açıklamak çok isabetli değildir. Zira Kur’ân’ın kerîm olarak nitelendirildiği âyetin içinde yer aldığı Vâkıa Sûresi, Mekke’de risâletin 5. veya 6. senesinde ve 46. sırada nâzil olmuştur. Buna göre o zaman Kur’ân’ın neredeyse üçte ikisi nâzil olmamıştı ve dolayısıyla Kur’ân’ın tam olarak hangi özellikleri haiz olduğu ve onda hangi konuların bulunduğu henüz bilinmiyordu. Bu nedenle nübüvvetin 5. veya 6. senesinde nâzil olmuş bir âyette geçen kerîm lafzının Kur’ân’ın tamamı dikkate alınarak yorumlanması doğru değildir. Ayrıca kerîm sıfatının anlamı hakkında yapılan yorumların bu âyetin bağlamıyla uyumlu olup olmadığı da dikkate alınmamıştır. Zira Vâkıa Sûresinin 75-80. âyetlerinde Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklere hitap edilmiştir. Bu hususun göz ardı edilmesi, birçok yanlış veya hatalı yorumun ileri sürülmesine neden olmuştur. O halde Kur’ân’ın kerîm sıfatının anlamının doğru tespit edilebilmesi için Vâkıa Sûresinin 77. âyetinin nüzûl zamanı ve bağlamı göz önünde bulundurulmalıdır.

Kerîm kelimesinin lugat anlamı ve Vâkıa Sûresinin 77. âyetinin bağlamı dikkate alınırsa Kur’ân’ın Allah katında değerli manasında kerîm olduğu söylenebilir. Birçok müfessir, bu görüşü kabul ederek onu farklı biçimde ifade etmiştir. Bu âyetin bağlamı da bu manayı desteklemektedir. Zira bundan sonraki âyetlerde geçen Kur’ân’ın kitab-ı meknûnda yani levh-i mahfûzda bulunması, meleklerden başkasının ona dokunamaması ve âlemlerin rabbinden indirilmesi, onun Allah katında değerli olduğuna delâlet etmektedir. Ayrıca Yüce Allah’ın Kur’ân’ı indirmeye başladığı geceyi “leyletü’l-Kadr” diye isimlendirmesi de, Kur’ân’ın Allah katında değerli olduğunu göstermektedir. Zira Kadir gecesinin “azamet ve şeref gecesi” anlamında olduğu söylenmiştir.

Kur’ân’ın kerîm olduğu, birçok münasebetle görülmektedir. Nitekim Kur’ân on beş asırdan beri müslümanlar tarafından gece-gündüz ibadetlerinde ve diğer zamanlarda okunmaktadır. Müslümanlar her konuda Kur’ân’dan ilham almakta, ahlakî değerlerinde Kur’ân’a dayanmakta ve hayatlarının bütün alanlarında Kur’ân’ın talimatlarına uymaktadırlar. Hafızlar onu ezberlemekte, kurrâ onun kıraatiyle iştigal etmekte, müfessirler onu açıklamaya çalışmaktadır. İslâm kültürü ve bilimsel disiplinlerinin temelinde de Kur’ân vardır. İslâm kültüründe ortaya çıkan sanat dallarının ilham kaynağı, Kur’ân’dır. Ayrıca Kur’ân, diğer ilâhî kitaplardan daha fazla ilmî çalışma ve araştırmalara konu olmuş; onunla ilgili sayılamayacak kadar eser telif edilmiş; hatta gayr-i müslimler bile onunla ilgili birçok eser kaleme almışlardır. Dolayısıyla tarih boyunca Kur’ân kadar insanların ilgi ve alakasına mazhar olmuş başka bir kitap yoktur.

Kur’ân’ın kerîm sıfatı, en nihayetinde onun övülmesi, tazim edilmesi ve şanının yüceltilmesiyle alakalıdır. Ancak onu övmek ve tazim etmek için ne söylense azdır. Şu halde kullara düşen vazife, Kur’ân’ın Allah katında değerli ve yüksek mertebeye sahip olduğunu göz önünde bulundurarak ona değer vermek, hürmet edip saygı göstermek, gücü yettiği kadar emir ve yasaklarına uyup gereğini yapmak, böylece onun yüceliğiyle yücelmektir.

KAYNAKÇA

Abdülbâkī, Muhammed Fuâd. el-Muʿcemü’l-müfehres li-elfâẓi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm. Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 1422/2001.

Ali el-Kārî, Nûrüddîn Alî b. Sultân el-Herevî el-Mekkî el-Hanefî. Envârü’l-Ḳur’ân ve esrârü’l-furḳân. thk. Nâcî es-Süveyd. 5 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1434/2013.

Âlûsî, Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Seyyid Mahmûd. Rûḥu’l-meʿânî fî tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm ve’s-sebʿi’l-mes̱ânî. 30 Cilt. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, ts.

Âsım Efendi, Mütercim. Kāmûsu’l-Muhît Tercümesi. ed. Mustafa Koç. 6 Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014.

Askerî, Ebû Hilâl. Kitâbü’l-Furûḳ. thk. Muhammed İbrâhim Selîm. Kâhire: Dâru’l-ʿİlm ve’s-Sekâfe, ts.

Baklî, Ebû Muhammed Sadrüddîn Rûzbihân b. Ebî Nasr. ʿArâʾisü’l-beyân fî ḥaḳāʾiḳı’l-Ḳurʾân. thk. Şeyh Ahmed Ferîd el-Mezîdî. 3 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1429/2008.

Bâlîsânî, Muhammed Tâhâ. Ḥüsnü’l-beyân fî tefsîri’l-Ḳur’ân. 7 Cilt. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1438/2017.

Begavî, Muhyissünne Ebû Muhammed el-Hüseyn b. Mes‘ûd. Meʿâlimü’t-tenzîl. thk. Muhammed Abdullâh en-Nemr vd. 8 Cilt. Riyâd: Dâru Taybe li’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1409/1989.

Beyhakī, Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyn. Kitâbü’l-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât. thk. Abdullâh b. Muhammed el-Hâşidî. 2 Cilt. Cidde: Mektebetü’s-Sevâdî li’t-Tevzîʿ, 1413/1993.

Beyzâvî, el-Kādî Nâsırüddîn Ebû Saîd Abdullāh b. Ömer b. Muhammed eş-Şirâzî. Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl. thk. Muhammed Subhî b. Hasan Hallâk - Mahmûd Ahmed Atraş. 3 Cilt. Dımaşk: Dâru’r-Reşîd - Beyrût: Dâru’l-Eymân, 1421/2000.

Bikāî, Ebü’l-Hasen Burhânüddîn İbrâhîm b. Ömer b. Hasen. Naẓmü’d-dürer fî tenâsübi’l-âyât ve’s-süver. 22 Cilt. Kâhire: Dâru’l-Kitâbi’l-İslâmî, ts.

Bomba, Âdem. Esmâʾü’l-Ḳur’âni’l-Kerîm ve esmâʾü süverihî ve âyâtih. Dubey: Merkezü Cumʿati’l-Mâcid li’s-Sekâfe ve’t-Türâs, 1430/2009.

Bursevî, İsmâil Hakkı. Kitâbü’l-Furûḳ. İstanbul: İşaret Yayınları, 2. Basım, 2016.

Bursevî, İsmâil Hakkı. Rûḥu’l-beyân fî tefsîri’l-Ḳurʾân. thk. Abdüllatîf Hasan Abdurrahmân. 10 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 4. Basım, 1439/2018.

Bustânî, Butrus. Muḥîṭu’l-Muḥîṭ. Beyrût: Mektebetü’l-Lubnân, 1987.

Büleyhî, Sâlih b. İbrâhim. el-Hüdâ ve’l-beyân fi esmâʾi’l-Ḳur’ân. 2 Cilt. Riyâd: Matbûʿatu Câmiʿati’l-İmâm Muhammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, 2. Basım, 1404/1984.

Cevherî, İsmâîl b. Hammâd. eṣ-Ṣıḥâḥ: Tâcü’l-luġa ve Ṣıḥâḥu’l-ʿArabiyye. thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr. 7 Cilt. Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 4. Basım, 1410/1990.

Cürcânî, Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf. et-Taʿrîfât. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003.

Çetin, Abdurrahman. “Kur’ân’a Göre Kur’ân’ın İsim ve Sıfatları”. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/5 (1993), 67-103.

Dâmegānî, Ebû Abdillâh Hüseyn b. Muhammed. Ḳāmûsü’l-Ḳurʾân: Iṣlâḥu’l-vücûh ve’n-neẓâʾir fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm. thk. Abdülazîz Seyyidü’l-ehl. Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 4. Basım, 1983.

Dinçer, Ferit. “KRM/ك ر م Köklü Türevlerin Sarfî Tahlili ve Anlamları”. İslâmî İlimler Dergisi 15/1 (Mart 2020), 139-175.

Durmuş, Zülfikar. Kur’an’a Göre Kur’an. İstanbul: Rağbet Yayınları, 2012.

Ebû Hayyân, Muhammed b. Yûsuf b. Alî b. Yûsuf b. Hayyân el-Endelüsî. Tefsîru’l-baḥri’l-muḥîṭ. thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavviz. 8 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1413/1993.

Ebû Şühbe, Muhammed b. Muhammed. Tefsîrü sûreti’l-Vâḳıʿa. Cidde: ʿÂlemü’l-Maʿrife, 1403/1983.

Ebüssuûd, Muhammed b. Muhammed b. Mustafâ el-İmâdî el-Hanefî. İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm. 6 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1999.

Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır. Hak Dini Kur’ân Dili. 10 Cilt. y.y.: Eser Neşriyat, ts.

Erdoğan, Mehmet. “Kinânî, Abdülazîz b. Yahyâ”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 26/32. Ankara: TDV Yayınları, 2002.

Esed, Muhammed. Kur’an Mesajı: Meâl-Tefsir. çev. Cahit Koytak - Ahmet Ertürk. 3 Cilt. İstanbul: İşaret Yayınları, 9. Basım, 2015.

Ezherî, Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed. Tehẕîbü’l-luġa. thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn. 15 Cilt. Kâhire: ed-Dâru’l-Mısrıyye, ts.

Fenârî, Şemseddin Muhammed b. Hamza. ʿAynü’l-aʿyân. Dersaadet: Rıfat Bey Matbaası, 1325/1908.

Feyyûmî, Ahmed b. Muhammed b. Alî. el-Miṣbâḥu’l-münîr. Beyrût: Mektebetü’l-Lubnân, 1987.

Fığlalı, Ethem Ruhi. “Ali”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 2/371-374. İstanbul: TDV Yayınları, 1989.

Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb. Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz fî leṭâʾifi’l-kitâbi’l-ʿazîz. thk. Muhammed Alî en-Neccâr - Abdülalîm et-Tahavî. 6 Cilt. Beyrût: el-Mektebetü’l-ʿİlmiyye, ts.

Fîrûzâbâdî, Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb. el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1424/2003.

Haig, T. W. “Kerim”. MEB İslam Ansiklopedisi. 6/588. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1977.

Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî. Kitâbü’l-ʿAyn. thk. Abdülhamîd Hindâvî. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003.

Halîmî, Ebû Abdillâh Hüseyn b. Hasen. el-Minhâc fî şuʿabi’l-îmân. thk. Hilmî Muhammed Fûde. 3 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Fikr, 1399/1979.

Harman, Ömer Faruk. “Lokman”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 27/205-206. İstanbul: TDV Yayınları, 2003.

Hâzin, Alâüddîn Alî b. Muhammed b. İbrâhîm. Lübâbü’t-teʾvîl fî meʿâni’t-tenzîl. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1425/2004.

İbn Acîbe, Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Muhammed. el-Baḥrü’l-medîd fî tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-mecîd. thk. Ahmed Abdullah el-Kureşî Raslân. 6 Cilt. Kâhire: y.y., 1419/1999.

İbn Âdil, Ebû Hafs Ömer b. Alî b. Âdil ed-Dımaşkī el-Hanbelî. el-Lübâb fî ʿulûmi’l-Kitâb. thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavviz. 20 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1998.

İbn Âşûr, Muhammed Tâhir. Tefsîru’t-taḥrîr ve’t-tenvîr. 30 Cilt. Tunus: ed-Dâru’t-Tunûsiyye li’n-Neşr, 1984.

İbn Atıyye, el-Kādî Ebû Muhammed Abdülhak b. Gālib b. Atıyye el-Endelüsî. el-Muḥarrerü’l-vecîz fî tefsîri’l-kitâbi’l-ʿazîz. thk. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed. 6 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1422/2001.

İbn Ebû Hâtim, Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Muhammed b. İdrîs er-Râzî. Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm. thk. Es‘ad Muhammed et-Tayyib. 10 Cilt. Mekke: Mektebetü Nizâr Mustafa el-Bâz, 1417/1997.

İbn Fâris, Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyyâ. Muʿcemü meḳāyîsi’l-luġa. thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn. 6 Cilt. y.y.: Dâru’l-Fikr, 1399/1979.

İbn Kayyim, el-Cevziyye. Bedâiʿu’t-tefsîr. thk. Yüsrî Seyyid Muhammed - Sâlih Ahmed eş-Şâmî. 3 Cilt. Riyâd: Dâru İbni’l-Cevzî, 1427/2006.

İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ’ İmâdüddîn İsmâîl b. Şihâbüddîn Ömer. Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm. thk. Sâmî b. Muhammed es-Selâme. 8 Cilt. Riyâd: Dâru’t-Taybe, 2. Basım, 1420/1999.

İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullāh b. Müslim b. Kuteybe ed-Dîneverî. Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân. thk. Seyyid Ahmed Sakr. Kâhire: Dâru’t-Türâs, 2. Basım, 1393/1973.

İbn Manzûr, Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem. Lisânü’l-ʿArab. 15 Cilt. Beyrût: Dâru Sâdır, ts.

İbn Sîde, Ebü’l-Hasen Alî b. İsmâîl b. Sîde el-Mürsî. el-Muḥkem ve’l-muḥîṭü’l-aʿẓam. thk. Abdülhamid Hindâvî. 11 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1421/2000.

İbn Teymiyye, Takıyyüddin. Mecmûʿatü’l-fetâvâ. 39 Cilt. Mansûra: Dâru’l-Vefâ li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 3. Basım, 1426/2005.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed. Nüzhetü’l-aʿyüni’n-nevâẓir fî ʿilmi’l-vücûh ve’n-neẓâir. thk. Muhammed Abdülkerîm Kâzım er-Râdî. Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 3. Basım, 1407/1987.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed. Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr. 9 Cilt. Beyrût: el-Mektebetü’l-İslâmî, 3. Basım, 1404/1984.

İbrâhim Mustafa vd. el-Muʿcemü’l-Vasît. 2 Cilt. İstanbul: Çağrı Yayınları, 1996.

İsmâîl, Mervân Nûrî. “Ṣıfâtü’l-Ḳur’âni’l-Kerîm el-muḳterine bi esmâʾih (Dirâse muʿcemiyye)”. Mecelletü Midâdi’l-Âdâb 13 (2017), 83-121.

İzutsu, Toshihiko. Kur’ân’da Allah ve İnsan. çev. Süleyman Ateş. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1975.

John, Penrice. Kur’ân Sözlüğü. çev. Ömer Aydın. İstanbul: İşaret Yayınları, 2010.

Kadıoğlu, Abdullah. Kur’ân’ın Sıfatları ve Kur’ân Tefsirine Etkisi. Samsun: Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2015.

Karaman, Hayreddin vd. Kur’an Yolu. 5 Cilt. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 4. Basım, 2012.

Kāsım, Ahmed b. Abdurrahmân. Kitâbü Tefsîri’l-Ḳurʾân bi’l-Ḳurʾân ve’s-sünneti ve’l-âs̱âr. 6 Cilt. Riyâd: Dâru Künûzi’l İşbilya, 2. Basım, 1436/2010.

Kattân, Mennâʿ. Mebâḥis̱ fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân. Kâhire: Mektebetü Vehbe, 2000.

Kaya, Ali. “Câhiliyeden Kur’an’a Kerem Kavramı”. Dergiabant 9/1 (Mayıs 2021), 371-402.

Kılıç, Hulusi. “Fîrûzâbâdî”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 13/142-145. İstanbul: TDV Yayınları, 1996.

Kılıç, Hulusi. “Belâgat”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 5/380-383. İstanbul: TDV Yayınları, 1994.

Koçyiğit, Talat. Kur’ân-ı Kerîm Meâl ve Tefsîri. 7 Cilt. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı, 2016.

Kudat, Aydın. Kırâatları Hüccetlendirmede Dilbilim Olgusu. Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2016.

Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr. el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân. thk. Abdullâh b. Abdülmuhsin et-Türkî. 24 Cilt. Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 1427/2006.

Kurtubî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr. el-Esnâ fî şerḥi esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ. thk. Muhammed Hasan Cebel. 2 Cilt. Tanta: Dâru’s-Sahâbe li’t-Türâs, 1416/1995.

Kuşeyrî, Ebü’l-Kāsım Abdülkerîm b. Hevâzin b. Abdilmelik. Leṭâʾifü’l-işârât. thk. Abdüllatîf Hasen Abdurrahmân. 3 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 2. Basım, 1428/2007.

Lammens, H. “Mekke”. MEB İslam Ansiklopedisi. 7/630-636. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1978.

Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân. thk. Ahmet Vanlıoğlu vd. 18 Cilt. İstanbul: Mizan Yayınevi, 2005-2007.

Mâverdî, Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb. en-Nüket ve’l-ʿuyûn. 6 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye - Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekafiyye, ts.

Mehmet Vehbi. Hulâsâtü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân. 16 Cilt. İstanbul: Üçdal Neşriyat, 4. Basım, ts.

Merâgī, Ahmed Mustafa. Tefsîrü’l-Merâġī. 30 Cilt. Kâhire: Şerike Mektebe ve Matbaʿa Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâduh, 1365/1946.

Mevdûdî, Ebü’l-A’lâ. Tefhîmu’l-Ḳurʾân. çev. Muhammed Han Kayanî vd. 7 Cilt. İstanbul: İnsan Yayınları, ts.

Mukātil b. Süleymân, Ebü’l-Hasen. el-Vücûh ve’n-neẓâʾir fi’l-Ḳurʾâni’l-ʿAzîm. thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin. Dubey: Merkezu Cumʿati’l-Mâcid li’s-Sekâfe ve’t-Türâs, 1427/2006.

Mukātil b. Süleymân, Ebü’l-Hasen. Tefsîru Muḳātil b. Süleymân. thk. Abdullâh Mahmûd Şehhâte. 5 Cilt. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1423/2002.

Nahcuvânî, Ni’metullāh b. Mahmûd. el-Fevâtiḥu’l-ilâhiyye ve’l-mefâtîḥu’l-ġaybiyye. Dârülhilâfetilâliyye: Matbaa-i Osmâniye, 1325/1907.

Nehhâs, Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed b. İsmâîl. İʿrâbü’l-Ḳurʾân. Beyrût: Dâru’l-Maʿrife, 2. Basım, 1429/2008.

Nesefî, Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed. et-Teysîr fi’t-tefsîr. thk. Maher Edîb Habbûş. 15 Cilt. İstanbul: Dâru’l-Lübâb, 1440/2019.

Nesefî, Ebü’l-Berekât Abdullāh b. Ahmed b. Mahmûd. Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl. 3 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, 3. Basım, 1419/1998.

Öztürk, Mustafa. Kur’an, Vahiy, Nüzûl. Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2016.

Râgıb el-İsfahânî. Müfredâtü elfâẓi’l-Ḳurʾân. thk. Safvân Adnân Dâvûdî. Dımaşk: Dâru’l-Kalem, 1423/2002.

Râzî, Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn. Mefâtîḥu’l-ġayb. 32 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Fikr li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1401/1981.

Sâhib b. Abbâd, Ebü’l-Kāsım İsmâîl b. Abbâd b. Abbâs et-Tâlekānî. el-Muḥîṭ fi’l-luġa. thk. Muhammed Hasan Âl-i Yâsîn. 11 Cilt. Beyrût: ʿÂlemü’l-Kütüb, 1414/1994.

Sa‘lebî, Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm. el-Keşf ve’l-beyân. thk. Ebû Muhammed b. Âşûr. 10 Cilt. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1422/2002.

Sâlih, Subhî. Mebâḥis̱ fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân. Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 10. Basım, 1977.

Sem’ânî, Ebü’l-Muzaffer Mansûr b. Muhammed b. Abdilcebbâr et-Temîmî el-Mervezî. Tefsîrü’l-Ḳurʾân. thk. Ebû Temîm Yâsir b. İbrâhim - Ebû Bilâl Ganîm b. Abbâs. 6 Cilt. Riyâd: Dâru’l-Vatan, 1418/1997.

Semerkandî, Ebü’l-Leys Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm. Tefsîrü’s-Semerḳandî. thk. Alî Muhammed Muavviz vd. 3 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1413/1993.

Semîn el-Halebî, Ahmed b. Yûsuf b. İbrâhîm. ʿUmdetü’l-ḥuffâẓ. thk. Muhammed Bâsil Uyûn es-Sûd. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1417/1996.

Seâlibî, Ebû Zeyd Abdurrahmân b. Muhammed b. Mahlûf. el-Cevâhirü’l-ḥisân fî tefsîri’l-Ḳurʾân. thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavvaz. 5 Cilt. Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî - Müessesetü’t-Târihi’l-ʿArabî, 1418/1997.

Seyyid Kutub. Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân. 6 Cilt. Beyrût: Dâru’ş-Şurûk, 32. Basım, 1423/2003.

Sıddîk Hasan Han, Ebü’t-Tayyib Sıddîk Bahâdır Hân b. Hasen b. Alî Hüseyn el-Kannevcî. Fetḥu’l-beyân fî maḳāṣıdi’l-Ḳurʾân. 15 Cilt. Beyrût: el-Mektebetü’l-ʿAsriyye, 1412/1992.

Sivâsî, Şehâbeddin. ʿUyûnü’t-tefâsîr li’l-fużalâʾi’s-semâsîr. thk. Bahattin Dartma. 4 Cilt. Beyrût: Dâru Sâdır, 1427/2006.

Süyûtî, Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr. el-İtḳān fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân. 2 Cilt. Dımaşk: Dâru İbn Kesîr, 5. Basım, 1422/2002.

Sülemî, Ebû Abdirrahmân Muhammed b. el-Hüseyn b. Mûsâ el-Ezdî. Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr. thk. Seyyid İmrân. 2 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1421/2001.

Şa’râvî, Muhammed Mütevellî. Tefsiru’ş-Şaʿrâvî. 20 Cilt. y.y.: Dâru Ahbâri’l-Yevm, 1991.

Şevkânî, Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed. Fetḥu’l-ḳadîr. 5 Cilt. Kuveyt: Dâru’n-Nevâdir, 1431/2010.

Şimşek, M. Sait. Hayat Kaynağı Kur’ân Tefsiri. 5 Cilt. İstanbul: Beyan Yayınları, 2016.

Şirbinî, Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed el-Hatîb. es-Sirâcü’l-münîr. 4 Cilt. Kâhire: Dâru’t-Tıbâʿa, 1285/1868.

Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr. Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-Ḳurʾân. thk. Abdullâh b. Abdülmuhsin et-Türkî. 26 Cilt. Kâhire: Hicr li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ ve’l-İʿlân, 1422/2001.

Topaloğlu, Bekir. “Vâkıa Sûresi”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 42/470-471. İstanbul: TDV Yayınları, 2012.

Useymîn, Muhammed b. Sâlih, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-kerîm: el-Hucurât, Kâf, ez-Zâriyât, et-Tûr, en-Necm, el-Kamer, er-Rahmân, el-Vâkıa, el-Hadîd. Riyâd: Dâru’s-Süreyyâ li’n-Neşr, 1425/2004.

Vâhidî, Ebü’l-Hasen Alî b. Ahmed b. Muhammed. et-Tefsîrü’l-basîṭ. 25 Cilt. Riyâd: Câmiʿatü’l-İmâm Muhammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, 1430/2009.

Vânî, Mehmed b. Mustafa. Vankulu Lugatı. ed. Mustafa Koç. 2 Cilt. İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014.

Yavuz, Yusuf Şevki. “İ’câzü’l-Kur’ân”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 21/403-406. İstanbul: TDV Yayınları, 2000.

Zebîdî, Seyyid Muhammed el-Murtazâ el-Hüseynî. Tâcü’l-ʿarûs min cevâhiri’l-Ḳāmûs. 40 Cilt. Kuveyt: et-Türâsü’l-ʿArabî, 1421/2000.

Zeccâc, Ebû İshâk İbrâhîm b. Serî. Meʿâni’l-Ḳurʾân ve iʿrâbüh. thk. Abdülcelîl Abduh Şelebî. 5 Cilt. Beyrût: ʿÂlemü’l-Kütüb, 1408/1988.

Zeccâc, Ebû İshâk İbrâhîm b. Serî. Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ. thk. Ahmed Yûsuf ed-Dekkâk. Dımaşk: Dâru’l-Meʾmûn li’t-Türâs, 1395/1975.

Zemahşerî, Ebü’l-Kāsım Cârullah Mahmûd b. Ömer. el-Keşşâf ʿan ḥaḳāʾiḳı ġavâmiżi’t-tenzîl ve ʿuyûni’l-eḳāvîl fî vücûhi’t-teʾvîl. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003.

Zerkeşî, Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh. el-Burhân fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân. 4 Cilt. Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1422/2001.

Zuhaylî, Vehbe. et-Tefsîru’l-münîr fi’l-ʿaḳîde ve’ş-şerîʿa ve’l-menhec. 17 Cilt. Dımaşk: Dâru’l-Fikr, 10. Basım, 1430/2009.

Zührî, Ebû Bekr Muhammed b. Müslim b. Ubeydillâh İbn Şihâb. en-Nâsiḫ ve’l-mensûḫ. thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin. Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 3. Basım, 1417/1998.

Zürkānî, Muhammed Abdülazîm. Menâhilü’l-ʿirfân fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân. thk. Ahmed b. Alî. 2 Cilt. Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 1422/2001.



[1] Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-Ḳurʾân, thk. Abdullâh b. Abdülmuhsin et-Türkî (Kâhire: Hicr li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ ve’l-İʿlân, 1422/2001), 1/89.

[2] Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb el-Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye - Müessesetü’l-Kütübi’s-Sekafiyye, ts.), 1/23; el-Kādî Ebû Muhammed Abdülhak b. Gālib b. Atıyye el-Endelüsî, el-Muḥarrerü’l-vecîz fî tefsîri’l-kitâbi’l-ʿazîz, thk. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1422/2001), 1/56. Ayrıca bk. Ebû Zeyd Abdurrahmân b. Muhammed b. Mahlûf es-Seâlibî, el-Cevâhirü’l-ḥisân fî tefsîri’l-Ḳurʾân, thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavvaz (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî - Müessesetü’t-Târihi’l-ʿArabî, 1418/1997), 1/150.

[3] Muhammed Abdülazîm ez-Zürkānî, Menâhilü’l-ʿirfân fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân, thk. Ahmed b. Alî (Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 1422/2001), 1/13.

[4] Muhammed Tâhir b. Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr (Tunus: ed-Dâru’t-Tunûsiyye li’n-Neşr, 1984), 1/71-72.

[5] Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrût: Dâru’l-Fikr li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1401/1981), 2/15-20.

[6] Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’l-fetâvâ (Mansûra: Dâru’l-Vefâ li’t-Tıbâʿa ve’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1426/2005), 14/7.

[7] Bedrüddîn Muhammed b. Bahâdır b. Abdillâh ez-Zerkeşî, el-Burhân fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1422/2001), 1/343-346; Ebü’l-Fazl Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr es-Süyûtî, el-İtḳān fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân (Dımaşk: Dâru İbn Kesîr, 1422/2002), 1/159-164.

[8] Zerkeşî, el-Burhân, 1/343.

[9] Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, thk. Maher Edîb Habbûş (İstanbul: Dâru’l-Lübâb, 1440/2019), 1/5-6.

[10] Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb el-Fîrûzâbâdî, Beṣâʾiru ẕevi’t-temyîz fî leṭâʾifi’l-kitâbi’l-ʿazîz, thk. Muhammed Alî en-Neccâr - Abdülalîm et-Tahavî (Beyrût: el-Mektebetü’l-ʿİlmiyye, ts.), 1/88-96. Ayrıca bk. Şemseddin Muhammed b. Hamza Fenârî, ʿAynü’l-aʿyân (Dersaâdet: Rıfat Bey Matbaası, 1325/1908), 1/70-72.

[11] el-Vâkıa 56/77.

[12] el-Enbiyâ 21/50.

[13] Zürkānî, Menâhilü’l-ʿirfân, 1/13. Ayrıca bk. Subhî es-Sâlih, Mebâḥis̱ fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân (Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 1977), 21.

[14] el-Cin 72/1.

[15] Yûsuf 12/2; Tâhâ 20/113; ez-Zümer 39/28; Fussilet 41/3; eş-Şûrâ 42/7; ez-Zuhrûf 43/3.

[16] el-Hicr 15/87.

[17] Yâsîn 36/2.

[18] el-Vâkıa 56/77.

[19] Kâf 50/1; el-Burûc 85/21.

[20] el-Hicr 15/1; Yâsîn 36/69.

[21] Sâd 38/1.

[22] Bk. Mervân Nûrî İsmâîl, “Ṣıfâtü’l-Ḳur’âni’l-Kerîm el-muḳterine bi esmâʾih (Dirâse muʿcemiyye)”, Mecelletü Midâdi’l-Âdâb 13 (2017), 83-121; Abdullah Kadıoğlu, Kur’ân’ın Sıfatları ve Kur’ân Tefsirine Etkisi (Samsun: Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2015).

[23] Bk. Zerkeşî, el-Burhân, 1/343-346; Süyûtî, el-İtkân, 1/159-164; Mennâʿ Kattân, Mebâḥis̱ fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân (Kâhire: Mektebetü Vehbe, 2000), 16-18.

[24] Bk. Sâlih b. İbrâhim el-Büleyhî, el-Hüdâ ve’l-beyân fi esmâʾi’l-Ḳur’ân (Riyâd: Matbûʿatu Câmiʿatü’l-İmâm Muhammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, 1404/1984), 1/173-281, 2/5-84; Âdem Bomba, Esmâʾü’l-Ḳur’âni’l-Kerîm ve esmâʾü süverihî ve âyâtih (Dubey: Merkezü Cumʿati’l-Mâcid li’s-Sekâfe ve’t-Türâs, 1430/2009), 28; Zülfikar Durmuş, Kur’an’a Göre Kur’an (İstanbul: Rağbet Yayınları, 2012), 129-162; Abdurrahman Çetin, “Kur’ân’a Göre Kur’ân’ın İsim ve Sıfatları”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5/5 (1993), 68-98.

[25] Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed el-Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân (İstanbul: Mîzân Yayınevi, 2006), 5/142.

[26] Bk. Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 2/16, 29/191; Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 1/84.

[27] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 17/153.

[28] Mustafa Öztürk, Kur’an, Vahiy, Nüzûl (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2016), 29.

[29]29 Bu konuyla doğrudan alakalı olmayan iki makale yayımlanmıştır. Biri, “kerem” kökünün ve türevlerinin Arapça’daki anlamlarıyla ilgilidir. Bk. Ferit Dinçer, “KRM/ك ر م Köklü Türevlerin Sarfî Tahlili ve Anlamları”, İslâmî İlimler Dergisi 15/1 (Mart 2020), 139-175. Diğeri de, “kerem” kavramının Cahiliye ve Kur’ân’daki anlamları hakkındadır. Bk. Ali Kaya, “Câhiliyeden Kur’an’a Kerem Kavramı”, Dergiabant 9/1 (Mayıs 2021), 371-402.

[30] Seyyid Muhammed el-Murtazâ el-Hüseynî ez-Zebîdî, Tâcü’l-ʿarûs min cevâhiri’l-Ḳāmûs (Kuveyt: et-Türâsü’l-ʿArabî, 1421/2000), “kerem”, 33/335; Mütercim Âsım Efendi, Kāmûsu’l-muhît Tercümesi, ed. Mustafa Koç (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014), “kerem”, 6/5182.

[31] İbrâhim Mustafa vd., el-Muʿcemü’l-Vasît (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1996), “kerem”, 2/784.

[32] Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf el-Cürcânî, et-Taʿrîfât (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003), “kerem”, 184; Butrus el-Bustânî, Muḥîṭu’l-Muḥîṭ (Beyrût: Mektebetü’l-Lubnân, 1987), “kerem”, 777.

[33] Cürcânî, “kerem”, 184; Zebîdî, “kerem”, 33/335.

[34] Ahmed b. Muhammed b. Alî el-Feyyûmî, el-Miṣbâḥu’l-münîr (Beyrût: Mektebetü’l-Lubnân, 1987), “kerem”, 203; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5181; İbrâhim Mustafa vd., “kerem”, 2/784.

[35] Feyyûmî, “kerem”, 203; Büstânî, “kerem”, 777; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5181.

[36] el-Halîl b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbü’l-ʿAyn, thk. Abdülhamîd Hindâvî (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003), “kerem”, 4/24; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5181.

[37] Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Fâris b. Zekeriyyâ, Muʿcemü meḳāyîsi’l-luġa, thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn (y.y.: Dâru’l-Fikr, 1399/1979), “kerem”, 5/172; Feyyûmî, “kerem”, 203.

[38] İbn Fâris, “kerem”, 5/172; İsmâîl b. Hammâd el-Cevherî, eṣ-Ṣıḥâḥ: Tâcü’l-luġa ve Ṣıḥâḥu’l-ʿArabiyye, thk. Ahmed Abdülgafûr Attâr (Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 1410/1990), “kerem”, 5/2020; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183.

[39] Zebîdî, “kerem”, 33/345; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183; İbrâhim Mustafa vd., “kerem”, 2/784.

[40] Ebü’l-Hasen Alî b. İsmâîl ed-Darîr el-Mürsî (İbn Sîde), el-Muḥkem ve’l-muḥîṭü’l-aʿẓam, thk. Abdülhamid Hindâvî (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1421/2000), “kerem”, 7/27; Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem İbn Manzûr, Lisânü’l-ʿArab (Beyrût: Dâru Sâdır, ts.), “kerem”, 12/510; Zebîdî, “kerem”, 33/335.

[41] Halîl b. Ahmed, “kerem”, 4/24; Cevherî, “kerem”, 5/2019; İbn Sîde, “kerem”, 7/27; Büstânî, “kerem”, 777; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5181.

[42] Âsım Efendi, “ kerem”, 6/5181.

[43] Ebû Ca’fer Ahmed b. Muhammed b. İsmâîl en-Nehhâs, İʿrâbü’l-Ḳurʾân (Beyrût: Dâru’l-Maʿrife, 1429), 3/174.

[44] İbn Fâris, “kerem”, 5/171-172.

[45] Ebü’l-Hasen Burhânüddîn İbrâhîm b. Ömer b. Hasen el-Bikāî, Naẓmü’d-dürer fî tenâsübi’l-âyât ve’s-süver (Kâhire: Dâru’l-Kitâbi’l-İslâmî, ts.), 13/197.

[46] Ahmed b. Yûsuf b. İbrâhîm Semîn el-Halebî, ʿUmdetü’l-ḥuffâẓ, thk. Muhammed Bâsil Uyûn es-Sûd (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1417/1996), “kerem”, 3/389.

[47] Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü elfâẓi’l-Ḳurʾân, thk. Safvân Adnân Dâvûdî (Dımaşk: Dâru’l-Kalem, 1423/2002), “kerem”, 707. Ayrıca bk. Semîn el-Halebî, “kerem”, 3/389; Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 4/343; Zebîdî, “kerem”, 33/335.

[48] Mecdüddîn Muhammed b. Ya’kūb el-Fîrûzâbâdî, el-Ḳāmûsü’l-muḥîṭ (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1424/2003), “kerem”, 1063; Zebîdî, “kerem”, 33/337; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183.

[49] Râgıb el-İsfahânî, “kerem”, 707.

[50] Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed el-Ezherî, Tehẕîbü’l-luġa, thk. Abdüsselâm Muhammed Hârûn (Kâhire: ed-Dâru’l-Mısrıyye, ts.), “kerem”, 10/236; İbn Manzûr, “kerem”, 12/512; Zebîdî, “kerem”, 33/338; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183.

[51] Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183.

[52] Cürcânî, “kerem”, 184.

[53] İbn Manzûr, “kerem”, 12/510. Ayrıca bk. Ebü’l-Kāsım İsmâîl b. Abbâd b. el-Abbâs et-Tâlekānî, el-Muḥîṭ fi’l-luġa, thk. Muhammed Hasan Âl-i Yâsîn (Beyrût: ʿÂlemü’l-Kütüb, 1414/1994), “kerem”, 6/262.

[54] Sâhib b. Abbâd, “kerem”, 6/262; Mehmed b. Mustafa Vânî, Vankulu Lugatı, ed. Mustafa Koç (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2014), “kerem”, 2/2148.

[55] Sâhib b. Abbâd, “kerem”, 6/262; Cevherî, “kerem”, 5/2021; İbn Manzûr, “kerem”, 12/512; Vânî, “kerem”, 2/2148; Zebîdî, “kerem”, 33/337; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5183.

[56] Penrice John, Kur’an Sözlüğü, çev. Ömer Aydın (İstanbul: İşaret Yayınları, 2010), “kerem”, 260.

[57] Vânî, “kerem”, 2/2148.

[58] Ezherî, “kerem”, 10/234. Ayrıca bk. İbn Manzûr, “kerem”, 12/510.

[59] Râgıb el-İsfahânî, “kerem”, 707. Ayrıca bk. Semîn el-Halebî, “kerem”, 3/389; Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 4/344.

[60] Ebü’l-Kāsım Cârullah Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî, el-Keşşâf ʿan ḥaḳāʾiḳı ġavâmiżi’t-tenzîl ve ʿuyûni’l-eḳāvîl fî vücûhi’t-teʾvîl (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1424/2003), 3/291-292.

[61] İbn Sîde, “kerem”, 7/27; Cevherî, “kerem”, 5/2019; İbn Manzûr, “kerem”, 12/510; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5182.

[62] Ebû İshâk İbrâhîm b. es-Serî ez-Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ, thk. Ahmed Yûsuf ed-Dekkâk (Dımaşk: Dâru’l-Meʾmûn li’t-Türâs, 1395/1975), 50-51.

[63] Ebû Abdillâh Hüseyn b. Hasen el-Halîmî, el-Minhâc fî şuʿabi’l-îmân, thk. Hilmî Muhammed Fûde (Beyrût: Dâru’l-Fikr, 1399/1979), 1/201.

[64] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 24/113-114. Ayrıca bk. Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed b. İbrâhîm es-Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, thk. Ebû Muhammed b. Âşûr (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1422/2002), 7/152.

[65] Ebû Hilâl el-Askerî, Kitâbü’l-Furûḳ, thk. Muhammed İbrâhîm Selim (Kâhire: Dâru’l-ʿİlm ve’s-Sekâfe, ts.), 175.

[66] Râgıb el-İsfahânî, “kerem”, 707. Ayrıca bk. Zebîdî, “kerem”, 33/335; Âsım Efendi, “kerem”, 6/5181-5182.

[67] Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Kurtubî, el-Esnâ fî şerḥi esmâʾillâhi’l-ḥüsnâ, thk. Muhammed Hasan Cebel (Tanta: Dâru’s-Sahâbe li’t-Türâs, 1416/1995), 1/99.

[68] T. W. Haig, “Kerim”, MEB İslam Ansiklopedisi (İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1977), 6/588.

[69] Kurtubî, el-Esnâ, 1/105.

[70] Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 4/343.

[71] Zaten Beṣâʾir, ortak bir çalışma ile kapsamlı ansiklopedik bir eser olarak hazırlanması düşünüldüğü halde tamamlanamamıştır. Bk. Hulusi Kılıç, “Fîrûzâbâdî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1996), 13/143-144.

[72] Zebîdî, “kerem”, 33/348.

[73] Zeccâc, Tefsîru esmâʾillâhi’l-ḥüsna, 51.

[74] Ebû Bekr Ahmed b. Hüseyn el-Beyhakī, Kitâbü’l-Esmâʾ ve’ṣ-ṣıfât, thk. Abdullâh b. Muhammed el-Hâşidî (Cidde: Mektebetü’s-Sevâdî li’t-Tevzîʿ, 1413/1993), 1/148.

[75] H. Lammens, “Mekke”, MEB İslam Ansiklopedisi (İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1978), 7/630.

[76] İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’l-Furûḳ (İstanbul: İşaret Yayınları, 2016), 240; Ethem Ruhi Fığlalı, “Ali”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 2/374.

[77] Bu âyetler için bk. Muhammed Fuâd Abdülbâkī, el-Muʿcemü’l-müfehres li-elfâẓi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm (Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 1422/2001), “kerem”, 706.

[78] en-Neml 27/40; el-İnfitâr 82/6. Ayrıca bk. er-Rahmân 55/27, 78; el-Alak 96/3.

[79] el-Vâkıa 56/77.

[80] Yûsuf 12/31. Ayrıca bk. Abese 80/16; el-İnfitâr 82/11.

[81] el-Mü’minûn 23/116. Bu âyette geçen “rabbü’l-ʿarşi’l-kerîm” ifadesindeki “kerîm” kelimesi, kıraat imamlarının farklı okumalarına bağlı olarak “rab” veya “arş” kelimesinin sıfatı olmaktadır.

[82] en-Nisâ 4/31.

[83] el-Enfâl 8/4, 74; el-Hac 22/50; Nûr 24/26; el-Ahzâb 33/31; Sebe’ 34/4.

[84] el-Ahzâb 33/44; Yâsîn 36/11; el-Hadîd 57/11, 18.

[85] en-Neml 27/29.

[86] eş-Şuarâʾ 26/58; ed-Duhân 44/26.

[87] el-İsrâ 17/23.

[88] eş-Şuarâʾ 26/7; Lokmân 31/10.

[89] ed-Duhân 44/17.

[90] el-Hâkka 69/40; et-Tekvîr 81/19.

[91] Ebü’l-Hasen Mukātil b. Süleymân, el-Vücûh ve’n-neẓâʾir fi’l-Ḳurʾâni’l-ʿAzîm, thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin (Dubey: Merkezu Cumʿati’l-Mâcid li’s-Sekâfe ve’t-Türâs, 1427/2006), “el-kerîm”, 161-162. Ayrıca bk. Ebû Abdillâh Hüseyn b. Muhammed ed-Dâmegānî, Ḳāmûsü’l-Ḳurʾân: Iṣlâḥu’l-vücûh ve’n-neẓâʾir fi’l-Ḳurʾâni’l-Kerîm, thk. Abdülazîz Seyyidü’l-ehl (Beyrût: Dâru’l-ʿİlm li’l-Melâyin, 1983), “kerem”, 402-403; Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed el-Cevzî el-Kureşî el-Bağdâdî, Nüzhetü’l-aʿyüni’n-nevâẓir fî ʿilmi’l-vücûh ve’n-neẓâir, thk. Muhammed Abdülkerîm Kâzım er-Râdî (Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 1407/1987), “el-kerîm”, 521-522.

[92] Ebû Muhammed Abdullâh b. Müslim b. Kuteybe ed-Dîneverî, Teʾvîlü müşkili’l-Ḳurʾân, thk. Seyyid Ahmed Sakr (Kâhire: Dâru’t-Türâs, 1393/1973), 494-495.

[93] el-Hucurât 49/13.

[94] el-Enfâl 8/74.

[95] en-Nisâ 4/31.

[96] Lokmân 31/10.

[97] en-Neml 27/29.

[98] el-Vâkıa 56/77.

[99] ed-Duhân 44/49.

[100] el-Hâkka 69/40; et-Tekvîr 81/19.

[101] Abese 80/15-16.

[102] el-İnfitâr 82/11.

[103] Yûsuf 12/31.

[104] en-Neml 27/40.

[105] el-İnfitâr 82/6.

[106] Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 4/344-345.

[107] el-İsrâ 17/23.

[108] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 14/549; Ebû Muhammed Abdurrahmân b. Muhammed b. İdrîs er-Râzî İbn Ebû Hâtim, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, thk. Es‘ad Muhammed et-Tayyib (Mekke: Mektebetü Nizâr Mustafa el-Bâz, 1417/1997), 7/2324.

[109] Toshihiko İzutsu, Kur’ân’da Allah ve İnsan, çev. Süleyman Ateş (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1975), 42-44.

[110] el-Vâkıa 56/75-80.

[111] Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc, Ṣaḥîḥu Müslim (Riyâd: Dâru Taybe, 1427/2006), “Îmân”, 32 (No. 127).

[112] İbn Ebû Hâtim, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, 10/3335. Ayrıca bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 22/369-372.

[113] Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 22/363; Ebü’l-Fidâ’ İmâdüddîn İsmâîl b. Şihâbiddîn Ömer b. Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, thk. Sâmî b. Muhammed es-Selâme (Riyâd: Dâru’t-Taybe, 1420/1999), 7/544; Hayreddin Karaman vd., Kur’an Yolu (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2012), 5/230.

[114] “Mevâkiʿi’n-nücûm”un yıldızların doğduğu veya battığı yerler, menzil ve yörüngeleri, akan yıldızların düştüğü yerler veya kıyamet günü saçılacakları yerler olduğu söylenmiştir. Onun Kur’ân’ın nücûmen indirilmesi veya indirilmiş bölümleri ya da onun nücûmunun vuku bulduğu vakitler olduğu da belirtilmiştir. Bk. Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 22/359-360; Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/456-457; Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/189. Bu son yoruma göre, burada hem Kur’ân’a yemin edilmiş hem de yeminin cevabı Kur’ân olmuştur. Fakat bu âyetlerde Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklere hitap edilmiş olup onların şâir veya kâhin sözü olduğunu iddia ettikleri Kur’ân’a hem yemin edildiğini, hem de bir ara cümleyle “Bu, eğer bilirseniz, büyük bir yemindir.” denildiğini farz etmek, totolojik bir önerme olduğu için çok isabetli değildir. Bk. Kur’an-ı Kerim Meali, çev. Mustafa Öztürk (Ankara: Ankara Okulu Yayınları, 2016), 604.

[115] “Felâ uksimu” ifadesinin “Hayır, iş zannettikleri gibi değil, yemin ederim ki, …” manasında olduğu söylenmiştir. Bu konudaki diğer görüşler için bk. Sadık Kılıç, Yemin Olsun ki -Aksamu’l-Kur’an- (İstanbul: İhtar Yayıncılık, 1996), 29-32.

[116] Ebü’l-Hasen Mukātil b. Süleymân, Tefsîru Muḳātil b. Süleymân, thk. Abdullâh Mahmûd Şehhâte (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1423/2002), 4/224.

[117] Ebû İshâk İbrâhîm b. es-Serî ez-Zeccâc, Meʿâni’l-Ḳurʾân ve iʿrâbüh, thk. Abdülcelîl Abduh Şelebî (Beyrût: ʿÂlemü’l-Kütüb, 1408/1988), 5/115.

[118] Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed el-Cevzî, Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr (Beyrût: el-Mektebetü’l-İslâmî, 1404/1984), 8/151.

[119] Bk. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 8/152.

[120] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 22/364-365; Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 9/219; Muhyissünne Ebû Muhammed el-Hüseyn b. Mes‘ûd el-Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl, thk. Muhammed Abdullah en-Nemr vd. (Riyâd: Dâru Taybe li’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1409/1989), 8/23; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, 7/544.

[121] Bk. Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 9/220; Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/221; Ebü’l-Berekât Abdullāh b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl (Beyrût: Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, 1419/1998), 3/429; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, 7/545.

[122] Zira bu âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilerek Kur’ân’ın kerîm olduğu ve kitâb-ı meknûnda bulunduğu söylenmiştir. “Kitâb-ı meknûn” ile mushaf kastedilmiş olamaz. Çünkü bu sûre Mekkî olup bu âyetler indiği zaman mushaf henüz ortada yoktu. Kur’ân Hz. Ebû Bekir’in halifeliğinde mushaf haline getirilmiştir. Kur’ân’ın daha sonra mushaf haline getirileceği dikkate alınarak böyle denildiği düşünülebilirse de, bu âyette mevcut durumun açıklandığı açıktır. Bk. İbn Kayyim el-Cevziyye, Bedâiʿu’t-tefsîr, thk. Yüsrî Seyyid Muhammed - Sâlih Ahmed eş-Şâmî (Riyâd: Dâru İbni’l-Cevzî, 1427/2006), 3/118. Ayrıca bu sûrenin 80. âyetinde Kur’ân’ın âlemlerin rabbinden indirildiğinin söylenmesi, yine bu sûrenin 81-82. âyetlerinde onların bu sözü yani Kur’ân’ı küçümsedikleri ve ondan nasiplerini onu yalanlamaktan ibaret kıldıklarının belirtilmesi de, burada müşriklere hitap edildiğini gösterir. O halde bu âyetin bağlamı dikkate alınırsa onda mushafa abdestsiz dokunmamanın kastedildiği söylenemez. Şunu da belirtelim ki, Allah katında bu kitaba nasıl temiz olanlardan başkası dokunamazsa dünyada da müslümanların ona abdestsiz dokunmaktan kaçınmaları gerekir. Bk. Ebü’l-A‘lâ Mevdûdî, Tefhîmu’l-Ḳurʾân, çev. Muhammed Han Kayanî vd. (İstanbul: İnsan Yayınları, ts.), 6/108. Dolayısıyla İslâm âlimlerinin bu âyete atıfla mushafa abdestsiz dokunmanın caiz olmadığını söylemeleri, kesinlikle isabetlidir. Zira Kur’ân ve onun iki kapak arasında toplanmasıyla oluşan mushaf, her türlü saygı ve hürmete layıktır.

[123] Mehmet Vehbi, Hulâsâtü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân (İstanbul: Üçdal Neşriyat, ts.), 14/5747.

[124] İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-vecîz, 5/251; Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/191; İbn Kayyim, Bedâiʿu’t-tefsîr, 3/114.

[125] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/191.

[126] er-Ra’d 13/31.

[127] Bk. Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 28/148.

[128] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/92. Ayrıca bk. Aydın Kudat, Kırâatları Hüccetlendirmede Dilbilim Olgusu (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2016), 5-6.

[129] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/170.

[130] Ebü’l-Hasen Alî b. Ahmed b. Muhammed el-Vâhidî, et-Tefsîrü’l-basîṭ (Riyâd: Câmiʿatü’l-İmâm Muhammed b. Suʿûd el-İslâmiyye, 1430/2009), 21/259.

[131] Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn, 5/463; Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, 14/269; Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/457. Ayrıca bk. Nesefî, Medârikü’t-tenzîl, 3/429; Nizâmüddîn Hasen b. Muhammed b. Hüseyn el-Kummî en-Nîsâbûrî, Ġarâʾibü’l-Ḳurʾân ve reġāʾibü’l-furḳān, thk. Zekeriyyâ Umeyrât (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1416/1996), 6/245; Ebüssuûd Muhammed b. Muhammed b. Mustafâ el-İmâdî el-Hanefî, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1999), 5/267; İsmail Hakkı Bursevî, Rûḥu’l-beyân fî tefsîri’l-Ḳurʾân, thk. Abdüllatîf Hasan Abdurrahmân (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1439/2018), 9/336; Ebü’l-Fazl Şihâbüddîn Seyyid Mahmûd el-Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî fî tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm ve’s-sebʿi’l-mes̱ânî (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, ts.), 27/153.

[132] Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, 14/269.

[133] Ebü’l-Leys Nasr b. Muhammed b. Ahmed b. İbrâhîm es-Semerkandî, Tefsîrü’s-Semerḳandî, thk. Alî Muhammed Muavviz vd. (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1413/1993), 3/319.

[134] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 14/321.

[135] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 8/151.

[136] Muhammed Hamdi Yazır Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili (y.y.: Eser Neşriyat, ts.), 7/4723.

[137] Şehâbeddin Sivâsî, ʿUyûnü’t-tefâsîr li’l-fużalâʾi’s-semâsîr, thk. Bahattin Dartma (Beyrût: Dâru Sâdır, 1427/2006), 4/183.

[138] Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 10/248; Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl, 8/485; Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 32/28.

[139] Ebû Muhammed Abdullâh b. Abdirrahmân b. el-Fazl b. Behrâm ed-Dârimî, Müsnedü’d-Dârimî, thk. Hüseyn Selîm Esed ed-Dârânî (Riyâd: Dâru’l-Mugnî li’n-Neşr ve’t-Tevzîʿ, 1421/2000), “Feżâʾilü’l-Ḳur’ân”, 5 (No. 3396).

[140] Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳur’ân”, 6 (No. 3401).

[141] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 14/89.

[142] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 14/89.

[143] Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr el-Kurtubî, el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân, thk. Abdullâh b. Abdülmuhsin et-Türkî (Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 1427/2006), 20/220; Ebû Hafs Ömer b. Alî b. Âdil ed-Dımaşkī el-Hanbelî, el-Lübâb fî ʿulûmi’l-Kitâb, thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavviz (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1998), 18/432.

[144] el-Vâkıa 56/79.

[145] Bk. İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 8/152.

[146] Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, 14/269.

[147] Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/220; Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, 14/269; İbn Âdil, el-Lübâb, 18/432.

[148] el-Vâkıa 56/79.

[149] Bu âyetin bağlamı hakkında bu makalenin 122 nolu dipnotuna bakınız.

[150] Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 9/218; Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl, 8/22. Ayrıca bk. Alâüddîn Alî b. Muhammed b. İbrâhîm el-Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl fî meʿâni’t-tenzîl (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1425/2004), 4/241.

[151] İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, 7/544.

[152] Elmalılı, Hak Dini, 7/4723.

[153] Muhammed Tâhâ el-Bâlîsânî, Ḥüsnü’l-beyân fî tefsîri’l-Ḳur’ân (Beyrût: Dâru İhyâʾi’t-Türâsi’l-ʿArabî, 1438/2017), 5/2459.

[154] İbn Kayyim, Bedâiʿu’t-tefsîr, 3/116-117.

[155] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/192.

[156] Hulûsi Kılıç, “Belâgat”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 5/382.

[157] Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn, 5/463; Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/220; İbn Âdil, el-Lübâb, 18/432; Ebû Abdillâh Muhammed b. Alî b. Muhammed eş-Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr (Kuveyt: Dâru’n-Nevâdir, 1431/2010), 5/160; Ebü’t-Tayyib Muhammed Sıddîk Bahâdır Hân b. Hasen b. Alî el-Kannevcî, Fetḥu’l-beyân fî maḳāṣıdi’l-Ḳurʾân (Beyrût: el-Mektebetü’l-ʿAsriyye, 1412/1992), 13/382.

[158] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 14/89, 14/321, 17/153; Ebû Muhammed Sadrüddîn Rûzbihân b. Ebî Nasr el-Baklî, ʿArâʾisü’l-beyân fî ḥaḳāʾiḳı’l-Ḳurʾân, thk. Şeyh Ahmed Ferîd el-Mezîdî (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1429/2008), 3/387. Ayrıca bk. Ni‘metullāh b. Mahmûd en-Nahcuvânî, el-Fevâtiḥu’l-ilâhiyye ve’l-mefâtîḥu’l-ġaybiyye (Dârülhilâfetilâliyye: Matbaa-i Osmâniye, 1325/1907), 2/283.

[159] Vâhidî, et-Tefsîrü’l-basîṭ, 21/259; Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl, 8/22; Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, 4/241; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, 5/160.

[160] Fenârî, ʿAynü’l-aʿyân, 70.

[161] Muhammed Mütevellî eş-Şa’râvî, Tefsiru’ş-Şaʿrâvî (y.y.: Dâru Ahbâri’l-Yevm, 1991), 24/14880.

[162] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 20/145.

[163] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 28/16.

[164] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 28/18, 32/21.

[165] Bu konudaki hadis için bk. Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ et-Tirmizî, el-Câmiʿu’l-kebîr, thk. Beşşâr ʿAvvâd Maʿrûf (Beyrût: Dâru’l-Garbi’l-İslâmî, 1996), “Feżâʾilü’l-Ḳur’ân”, 16 (No. 2910); Dârimî, “Feżâʾilü’l-Ḳur’ân”, 1 (No. 3351).

[166] Muhammed b. Sâlih el-Useymîn, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-kerîm: el-Hucurât, Kâf, ez-Zâriyât, et-Tûr, en-Necm, el-Kamer, er-Rahmân, el-Vâkıa, el-Hadîd (Riyâd: Dâru’s-Süreyyâ li’n-Neşr, 1425/2004), 347.

[167] Useymîn, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-kerîm, 347.

[168] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 5/143.

[169] Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn, 5/463.

[170] Ebü’l-Muzaffer Mansûr b. Muhammed b. Abdilcebbâr et-Temîmî el-Mervezî es-Sem’ânî, Tefsîrü’l-Ḳurʾân, thk. Ebû Temîm Yâsir b. İbrâhim - Ebû Bilâl Ganîm b. Abbâs (Riyâd: Dâru’l-Vatan, 1418/1997), 5/359.

[171] Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/457. Ayrıca bk. Nesefî, Medârikü’t-tenzîl, 3/429.

[172] el-Kādî Nâsırüddîn Ebû Saîd Abdullâh b. Ömer b. Muhammed eş-Şirâzî el-Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl, thk. Muhammed Subhî b. Hasen Hallâk - Mahmûd Ahmed Atraş (Dımaşk: Dâru’r-Reşîd- Beyrût: Dâru’l-Eymân, 1421/2000), 3/368; Ebüssuûd, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm, 5/267. Ayrıca bk. Ebü’l-Hasen Nûrüddîn Alî b. Sultân Muhammed el-Kārî el-Herevî, Envârü’l-Ḳur’ân ve esrârü’l-furḳân, thk. Nâcî es-Süveyd (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1434/2013), 5/97; Bursevî, Rûḥu’l-beyân, 9/336; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, 27/153; Elmalılı, Hak Dini, 7/4723; Ahmed Mustafa el-Merâgī, Tefsîrü’l-Merâġī (Kâhire: Şerike Mektebe ve Matbaʿa Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâduhu, 1365/1946), 27/150.

[173] Vehbe ez-Zuhaylî, et-Tefsîru’l-münîr fi’l-ʿaḳîde ve’ş-şerîʿa ve’l-menhec (Dımaşk: Dâru’l-Fikr, 1430/2009), 14/301; Talat Koçyiğit, Kur’ân-ı Kerîm Meâl ve Tefsîri (Ankara: TDV Yayınları, 2016), 6/595.

[174] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Ḳurʾân, 5/469.

[175] Bekir Topaloğlu, “Vâkıa Sûresi”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2012), 42/470.

[176] Ebû Bekr Muhammed b. Müslim b. Ubeydillâh İbn Şihâb ez-Zührî, en-Nâsiḫ ve’l-mensûḫ, thk. Hâtim Sâlih ed-Dâmin (Beyrût: Müessesetü’r-Risâle, 1417/1998), 39.

[177] Mâtürîdî, Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân, 14/321.

[178] Bk. Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/192-193; Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, 4/241; Sıddîk Hasan Han, Fetḥu’l-beyân, 13/382; Merâgī, Tefsîrü’l-Merâġī, 27/150-151; Mehmet Vehbi, Hulâsâtü’l-beyân, 14/5747.

[179] el-Enʿâm 6/38. Buna benzer diğer âyetler için bk. el-Enʿâm 6/59; en-Nahl 16/89.

[180] Bk. Baklî, ʿArâʾisü’l-beyân, 1/355; Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 12/226-227; Bursevî, Rûḥu’l-beyân, 3/29; Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Acîbe, el-Baḥrü’l-medîd fî tefsîri’l-Ḳurʾâni’l-mecîd, thk. Ahmed Abdullâh el-Kureşî Raslân (Kâhire: y.y., 1419/1999), 2/115; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, 7/144.

[181] Taberî, Câmiʿu’l-beyân, 9/234; Begavî, Meʿâlimü’t-tenzîl, 3/142; Zemahşerî, el-Keşşâf, 2/20; Kurtubî, el-Câmiʿ, 8/371; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿazîm, 3/253.

[182] Ebû Abdirrahmân Muhammed b. el-Hüseyn b. Mûsâ el-Ezdî es-Sülemî, Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr, thk. Seyyid İmrân (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1421/2001), 2/302; Ebü’l-Kāsım Abdülkerîm b. Hevâzin b. Abdilmelik el-Kuşeyrî, Leṭâʾifü’l-işârât, thk. Abdüllatîf Hasen Abdurrahmân (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1428/2007), 3/280. Ayrıca bk. Alî el-Kārî, Envârü’l-Ḳur’ân, 5/97; Bursevî, Rûḥu’l-beyân, 9/336.

[183] el-İnfitâr 82/6.

[184] el-Vâkıa 56/77.

[185] ed-Duhân 44/17.

[186] Yâsîn 36/11.

[187] el-Mü’minûn 23/116.

[188] et-Tekvîr 81/19.

[189] en-Neml 27/29.

[190] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 2/19.

[191] İbn Atıyye, el-Muḥarrerü’l-vecîz, 5/251.

[192] Muhammed b. Yûsuf b. Alî b. Yûsuf b. Hayyân el-Endelüsî, Tefsîru’l-baḥri’l-muḥîṭ, thk. Âdil Ahmed Abdülmevcûd - Alî Muhammed Muavviz (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1413/1993), 8/213.

[193] Bikāî, Naẓmü’d-dürer, 19/237. Ayrıca bk. Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed el-Hatîb eş-Şirbinî, es-Sirâcü’l-münîr (Kâhire: Dâru’t-Tıbâʿa, 1285/1868), 4/195.

[194] Ezherî, “kerem”, 10/234; Vâhidî, et-Tefsîrü’l-basîṭ, 21/259; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, 8/151; Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, 4/241; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, 5/160. Ayrıca bk. Karaman vd., Kur’an Yolu, 5/229.

[195] Sülemî, Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr, 2/302; Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn, 5/463; Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/220. Ayrıca bk. İbn Âdil, el-Lübâb, 18/432; Ali el-Kârî, Envârü’l-Ḳur’ân, 5/97; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, 5/160; Bursevî, Rûḥu’l-beyân, 9/336.

[196] Fîrûzâbâdî, Beṣâʾir, 4/344.

[197] Yusuf Şevki Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2000), 21/403-404.

[198] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/192.

[199] Bk. Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, 4/241; İbn Âdil, el-Lübâb, 18/432-433; Sıddîk Hasan Han, Fetḥu’l-beyân, 13/382; Mehmet Vehbi, Hulâsâtü’l-beyân, 14/5747.

[200] Bk. Mâverdî, en-Nüket ve’l-ʿuyûn, 1/31-32.

[201] Bk. Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, 21/403-404.

[202] Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb, 29/193.

[203] Hâzin, Lübâbü’t-teʾvîl, 4/241.

[204] Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/220; Şevkânî, Fetḥu’l-ḳadîr, 5/160; Seyyid Kutub, Fî Ẓılâli’l-Ḳurʾân (Beyrût: Dâru’ş-Şurûk, 1423/2003), 6/3471. Ayrıca bk. Sıddîk Hasan Hân, Fetḥu’l-beyân, 13/382.

[205] Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 9/218.

[206] Baklî, ʿArâʾisü’l-beyân, 3/387.

[207] M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’ân Tefsiri (İstanbul: Beyan Yayınları, 2016), 5/159-160.

[208] Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı: Meâl-Tefsir, çev. Cahit Koytak - Ahmet Ertürk (İstanbul: İşaret Yayınları, 2015), 3/1434.

[209] Ahmed b. Abdurrahmân Kāsım, Kitâbü tefsîri’l-Ḳurʾân bi’l-Ḳurʾân ve’s-sünneti ve’l-âs̱âr (Riyâd: Dâru Künûzi’l İşbilya, 1436/2010), 6/119.

[210] Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/457; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, 3/368. Ayrıca bk. Nîsâbûrî, Ġarâʾibü’l-Ḳurʾân ve reġāʾibü’l-furḳān, 6/245; Ebüssuûd, İrşâdü’l-ʿaḳli’s-selîm, 5/267; Bursevî, Rûḥu’l-beyân, 9/336; Âlûsî, Rûḥu’l-meʿânî, 27/153.

[211] Mecelletü Luḳmân, peygamber olduğunda ihtilaf edilen Hz. Lokman’a nispet olunan ve onun hikmetini, ilmini ve mesellerini içine aldığı söylenen sahifedir. Bu sahifeyle ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, “Lokman”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2003), 27/206.

[212] İbn Âşûr, Tefsîru’t-taḥrîr ve’t-tenvîr, 27/333.

[213] Karaman vd., Kur’an Yolu, 5/229.

[214] Saʿlebî,el-Keşf ve’l-beyân, 9/218; Kuşeyrî, Leṭâʾifü’l-işârât, 3/280; Kurtubî, el-Câmiʿ, 20/220; İbn Âdil, el-Lübâb, 18/432.

[215] Mehmet Erdoğan, “Kinânî, Abdülazîz b. Yahyâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2002), 26/32.

[216] Saʿlebî, el-Keşf ve’l-beyân, 9/218. Ayrıca bk. Nesefî, et-Teysîr fi’t-tefsîr, 14/269.

[217] Bikāî, Naẓmü’d-dürer, 19/237.

[218] Şirbinî, es-Sirâcü’l-münîr, 4/195.

[219] Yavuz, “İ’câzü’l-Kur’ân”, 21/403-404.

[220] Muhammed b. Muhammed Ebû Şühbe, Tefsîrü sûreti’l-Vâḳıʿa (Cidde: ʿÂlemü’l-Maʿrife, 1403/1983), 78-79.