KALPLERİN VE BEDENLERİN TABİBİ

AKŞEMSEDDİN

Dr. Lamia Levent Abul

Bu ışkı ben bilmezidüm bu bir aceb sevdayımış

Bir zerresi ay u güneş bir katresi deryayımış

Akşemseddin

İslam medeniyetinin gelişmesinde mutasavvıfların önemli katkıları vardır. Zahidane bir hayat yaşayan, dünyaya önem vermeyen gönül erleri sufiler sadece dinî ve tasavvufi alanda değil kültür, sanat ve bilim alanlarında da önemli katkılarda bulunmuş, eserler vermiş, talebeler yetiştirmişlerdir. Sufilerin dünyaya gönüllerinde yer vermeme anlamında kullandıkları “bir lokma bir hırka” anlayışları maalesef yanlış anlaşılmış, onların ilimden sanata, matematikten tıbba uzanan geniş bir alanda ortaya koydukları çalışmalar yeterince anlaşılmamıştır. Tekkelerde İslam medeniyetinin önemli göstergeleri olan adabımuaşeret, tarih, coğrafya, astronomi gibi ilimlerin yanı sıra, hat, tezhip, edebiyat ve musiki gibi güzel sanatların eğitimi de yapılmıştır. İnsanın manen olduğu kadar maddeten de yücelmesine yönelik eğitim veren tekkeler, manevi ilimlerin yanı başında maddi ilimlerin de merkezi olmuş, yeri ve zamanına göre bir nevi medrese görevi görmüşlerdir (Yavuz Demirtaş-Ramazan Kamiloğlu “Tasavvufî Kurumların Fonksiyonları”, İÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 8, S. 2, s. 196-197).

Her şeyden önce İslam medeniyetinin temelinde ilim vardır. Sufiler amel için ilim anlayışına sahip olduklarından İslami ilimleri daha ilk dönemlerden itibaren tekkeler vasıtasıyla geniş halk kitlelerine ulaştırmışlardır. Özellikle medreselerin bulunmadığı bölgelerde tekkeler birer ilim ve irfan yuvası olarak faaliyet göstermişlerdir. Sufiler, birçok büyük mutasavvıf âlimin yetişmesine ve bunların birçok eşsiz kitap yazmasına dolayısıyla İslam medeniyetinin ilmi açıdan gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Öyle ki, İslam medeniyetine ilim ve eğitim anlamında katkıda bulunanları anlatırken Muhasibî, Kelâbâzî, İmâm Gazzâlî, Kuşeyrî, Hucvirî, İbn Arabî, İmâm Nevevî, Kâdı Beydâvî, Davud Kayserî, İbn Hacer Askalanî, Cürcânî, İmâm Süyûtî, Abdulvahab Şaranî, İbn Hacer Heytemî, Molla Fenarî, Hacı Bayram-ı Velî, Akşemseddin gibi sufi âlimleri anmadan geçmek mümkün olmaz (Ferzende İdiz, Tasavvufun İslam Medeniyetine Katkıları, Akademiar, S. 4, s. 53).

Hem bir âlim hem bir mutasavvıf hem de hazık bir tabip olan Akşemseddin Hazretlerinin hayatı sufilerin medeniyetimizdeki yerleri ve yapmış oldukları katkıların en canlı örneğidir. Akşemseddin Hazretleri genellikle Fatih’in hocası olarak tanınır. O, İstanbul’un fethinde Fatih’e vermiş olduğu desteklerden dolayı İstanbul’un manevi fatihi olarak anılır. Ancak o, tasavvufi ve şeri ilimlerin yanı sıra tıp ve eczacılık ilimlerine de vakıf bir şahsiyetti. Bu nedenle Lokman-ı Sani olarak da anılmaktadır. Tababet ilmindeki yetkinliği menakıpnamesinde şöyle ifade edilmektedir: “Akşemseddin, kalplerin manevi hastalıklarını tedavi eden bir doktor olduğu gibi, tabb-ı zahir( doktorluk)de de hazık (yetkin bir kişi) idi. Gezdiği yerlerde ağaçların ve taşların ona seslenip hangi hastalığa iyi geldiklerini söyledikleri anlatılır.” (Ali İhsan Yurd, Fatih'in Hocası Akşemseddin, giriş, s. XXXI)

Kaynaklarda, döneminin meşhur hekimlerinden biri olarak nam saldığı ve “tabib-i ebdan” şeklinde vasıflandığı kaydedilir. Tıbba dair eserleri bulunan ve tıp tarihinde ilk defa mikrop konusunu ortaya atarak hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürmüştür. Mikrop hakkında ilk bilgileri veren İtalyan hekim Fracastor’dan en az yüz yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olarak kabul edilmektedir (Orhan F. Köprülü, Mustafa İ. Uzun, “Akşemseddin”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 2, s. 300). Dünyada mikroskobun daha icat edilmediği bir devirde hastalıkların gözle görülmeyen tohumlar vasıtasıyla bulaştığını tıbba dair ünlü eseri Maddetü’l-Hayat’ta şöyle ifade etmektedir: “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalık, insandan insana gözle görülmeyecek kadar küçük tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

Tabiblik, eczacılık gibi ilimlerin yanı sıra şeri ve manevi ilimlerde de bir üstat olan Akşemseddin, bu alanlarda pek çok eser kaleme alarak İslam kütür ve medeniyetine eşsiz katkılarda bulunmuştur. O, tüm bu ilimlerdeki başarılarının yanında aynı zamanda şairlik yönü de olan bir âlim, mutasavvıf ve şairdir. Tasavvufi muhtevaya sahip şiirlerinde Şems, Şemsî mahlasını kullanmıştır.

Aşık oldum sana candan / Pirim Hacı Bayram-ı Velî

Soyu Hz. Ebu Bekir (r.a.) efendimize kadar uzanan Akşemseddin, Avarifu’l-Maarif yazarı ünlü mutasavvıf Sühreverdi’nin torunlarından Şeyh Hamza’nın oğludur. Akşemseddin veya Akşeyh olarak meşhur olan Akşemseddin’in asıl adı Muhammed İbn Hamza’dır. Şam’da 1390 yılında dünyaya geldi. Henüz yedi yaşında iken ailesiyle Anadolu’ya hicret edip Amasya’nın Kavak ilçesine yerleşti. Küçük yaşlarda hafızlığını yaptı, şeri ilimler alanında iyi bir tahsil gördü ve Osmancık Medresesine müderris oldu. Ancak daha yirmili yaşlarında iken içinden gelen önlenemez bir arzunun tesiriyle gönül dünyasını imar edecek bir mürşit arayışına başladı. Menakıpnamesinde, “İlm-i bâtın lezzeti dimağından gitmediği için” yirmi beş yaşlarında kendisine bir mürşit bulmak üzere önce Fars ve Maveraünnehir bölgelerine gittiği yer almaktadır. Aradığını gittiği beldelerde bulamayan Akşeyh’e çevresindekiler Ankara’nın Zülfazl köyünde bulunan Hacı Bayram-ı Veli’ye intisap etmesini tavsiye ettiler. O da yola çıkıp Ankara’ya geldi. Hacı Bayram-ı Veli’nin çarşıda esnaftan bir şeyler topladığını gördü ve bunu hoş karşılamayarak geri döndü. Ancak büyük velinin amacı dünya malı toplamak değildi. O, bunu nefsini kırmak, yoksulların ve borçluların ihtiyaçlarını karşılamak için yapıyordu. Akşeyh onun bu niyetini bilmediğinden oradan ayrılarak Zeynüddin el- Hâfî’ye bağlanmak üzere Şam’a doğru yola revan oldu. Halep’e geldiğinde rüyasında boynuna bir zincir geçirildiğini ve kendisini Ankara’ya doğru çeken bu zincirin ucunun Hacı Bayram’ın elinde olduğunu gördü. Rüya apaçık olarak Hacı Bayram-ı Veli’yi işaret ediyordu. Hemen geri dönüp Ankara’ya gitti. Zülfazl köyüne vardığında Hacı Bayram-ı Veli müritleriyle tarlada burçak yoluyordu. Hacı Bayram-ı Veli onu gördü fakat kendisine iltifat etmedi. O da şeyhinin gönlünü almak için müritlerle beraber burçak yolmaya başladı ancak şeyh onunla ilgilenmedi. Yemek zamanı gelince bütün müritlere yemek dağıttı, kalan yemeği köpeklerin kabına koydu. Akşemseddin’e ne baktı ne de onu yemeğe davet etti. Yemeğe çağrılmayan Akşemseddin köpeklere verilen yemekten yemek için onların yanına gitti. Akşemseddin’in bu hâli şeyhi etkiledi, “Hay Köse yaktın beni, beri gel!” diyerek onu kendi sofrasına davet etti ve ona şöyle dedi: “Zincir ile zorla getirilen konuğu böyle ağırlarlar.” Bu söz Akşemseddin’i çok etkiledi ve böylece Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nin yanında seyrüsülûğü başlamış oldu. Şeyhinin yanında manevi eğitiminin gereği olan çeşitli ibadetler, virdler ve riyazetlerle nefsini terbiye etti, gönlünü arındırdı. Şeyhi, mükaşefe mertebesine ererek marifet ve ledün ilmine vasıl olmasını sağladı. Akşemseddin, şeyhinin gözetiminde sülûkünü tamamladı, çile çıkarıp icazet aldı. Şeyhinin 1429 yılında vefatı üzerine kırk yaşında onun yerine irşat makamına geçti (Süleyman Ateş, Akşemseddin, Kur’an Mesajı İlmî Araştırmalar Dergisi, S. 16-17-18, s. 17).

İstanbul’un Fethinde Fatih’in Yanında

Akşemseddin, şeyhi Hacı Bayram-ı Veli’nin II. Murat’la münasebetleri vesilesiyle II. Mehmet ile tanışmış ve sonrasında da görüşmeleri devam etmiştir. İstanbul’un fethinden önce iki defa Edirne’ye, Fatih’in yanına gitmiştir. İlk gidişinde II. Murad’ın kazaskeri Candaroğlu Süleyman Çelebi’yi, ikinci gidişinde ise Fatih’in kızlarından birini tedavi etmiştir. Fatih Sultan Mehmed 1453 yılında İstanbul’u muhasara etmek üzere Edirne’den çıkınca Akşemseddin ve müritlerinin yanı sıra devrin tanınmış şeyhleri de müritleriyle ona eşlik ettiler. Akşemseddin, kuşatmanın en sıkıntılı anlarında hem padişahın hem de ordunun manevi gücünün yükseltilmesine yardımcı oldu. Bu sıkıntılı anlarda fethin yakın olduğunu, sabredip gayret göstermeye devam etmeleri gerektiğini mektuplarla Fatih’e bildirdi. Fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde bu mektupların büyük tesiri olduğu aşikârdır (Köprülü, Uzun, a.g.m. c. 2, s. 300). Onun, fethin olacağına dair inancı hem Peygamber Efendimizin (s.a.s.) İstanbul’un mutlaka fetholunacağına dair hadis-i şerifine hem de şeyhi Hacı Bayram-ı Veli’nin II. Murad’a söylediği söze dayanmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethedip şehre beyaz atıyla girerken yanında hocası Akşemseddin vardı. Hatta Fatih Sultan Mehmed çok genç olduğundan herkes Akşemseddin’i padişah sanarak ona demet demet çiçek takdim ediyordu. Akşemseddin ise genç padişahı gösterip “Sultan Mehmed ben değilim, odur.” dediğinde Sultan Mehmed de hocasını işaret ederek “Gidiniz ona gidiniz, Sultan Mehmed benim ama o benim hocamdır, fethin manevi fatihidir.” diyerek hocasına verdiği değeri ortaya koyuyordu.

İstanbul’un fethinin üçüncü günü Ayasofya, Sultan Mehmed tarafından camiye çevrildi. İlk cuma hutbesini de hocası Akşemseddin okudu. Fetih sonrası bir gece hocasını ziyaret eden Fatih Sultan Mehmed Han ona, Mihmandar-ı Resulullah Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mübarek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir yerde olduğunu tarih kitaplarından okuduğunu ve kabrin yerini bulmasını rica etti. Akşemseddin, “Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orada olmalıdır.” dedi. Oraya gittiklerinde Akşemseddin iki çınar dalını yere dikti ve “Bu iki dal arası Mihmandar-ı Resulullah’ın kabridir.” dedi. İşaret edilen yer kazılınca üzerinde “Bu Halid bin Zeyd’in kabridir.” yazılı bir taş çıktı. Bundan çok etkilenen padişah: “İstanbul’un fethine sevindiğimden ziyade böyle ehl-i keşf ve keramet sahibi olan Akşemseddin’in maiyetinde bulunmak iftihar vesilemdir.” dedi. Fatih Sultan Mehmed Han, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin kabr-i şerifinin üzerine bir türbe ve Akşemseddin ile talebelerine mahsus odalar ve bir cami-i şerif inşa ettirdi. Akşemseddin’e orada kalmalarını rica etti. O, padişahın teklifini kabul etmedi (Köprülü, Uzun, a.g.m. s. 300).

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han, ona mürit olmak istedi ancak Akşemseddin, onu bu arzusundan döndürmeye çalışsa da başaramayacağını anlayınca Göynük’e döndü. Padişahın arkasından gönderdiği hediyeleri kabul etmedi, sadece bir çeşme yapılmasına razı oldu. Göynük’te halkın irşadıyla meşgul oldu. Allah dostu Akşemseddin Hazretlerinin vefatı da onun keşif sahibi bir Allah dostu olduğunun işaretiydi âdeta. Vefatından hemen önce tüm çocuklarını ve müritlerini mescitte topladı. Onlara nasihatlerde bulundu ve ardından Yasin-i şerif okudu. Sonra sağ tarafı üzerine yatıp elini yanağına koydu. Bu hâl üzere ebedî âleme göçtü. Gönülleri olduğu kadar bedenleri de şifaya kavuşturan Hak aşığı büyük veli, arkasında dünyalık bir miras bırakmadı. Ancak Hak yolunun taliplerine bıraktığı büyük ilim ve irfan mirası ile gönüllere şifa dağıtmaya devam etmektedir.