İSLAM’DA ASTRAL SEYAHAT VAR MI?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Modern dünyanın koşuşturması ve keşmekeşi içinde bunalan insan, inancını sağlam bir zemine oturtamadığında manevi açlığını giderebilme noktasında farklı arayışlara yönelebilmektedir. Bunlardan birisi de astral seyahattir. Bu kavramın ihtiva ettiği durum, insanın metafizik ilgisini canlı tutmaya katkı sağladığı düşünülse de konunun medyatikleştirilip magazinleştirilmesiyle tüketim kültürünün bir aracı hâline gelmiş ve modern bir merak unsuruna dönüşmüştür. Astral seyahat, insan ruhunun farklı mekân ve boyutlarda yolculuğu olarak görülmektedir. Ancak bu yolculuk için ruh, insan bedenini terk etmekte, şeffaf, latif ve esiri olduğu düşünülen farklı bir bedene bürünmektedir. Bu bedene astral beden denildiği için yapılan yolculuğa da “astral seyahat” denilmiştir. Bu beden, bir enerji olarak görülmekte ve insanın bu bedenle düşünce hızında yolculuk yapıp engelleri aşabildiği iddia edilmektedir.
İnsan, var olduğu günden beri görünmeyeni/bilinmeyeni merak etmiş, ruhun mahiyetini sorgulamış ve rüyaların gizemini çözmeye çalışmıştır. Günümüzde bazı kişisel gelişim kitapları ve sosyal medya platformları, böyle bir yolculuğun mümkün olduğunu, ruhun bedenden ayrılarak farklı mekânlara gidip geçmiş ve geleceğe ilişkin bilgiler edinebileceğini iddia etmektedir. Bu yolculukta beden sabit dururken ruh yeni bedeniyle sınırları aşmakta ve dünyayı dolaşmakta, rüya gördüğünün bilincinde olduğu kabul edilmektedir. Bireyin meditasyon ve nefes egzersizleri yoluyla dış dünyadan arındırılarak tam gevşeme hâliyle yolculuğa hazır hâle getirildiği iddia edilmektedir. Günümüz dünyasında modern bilim, bu türden beden dışı deneyimleri, beynin algı süreçleri olarak görmekte ve bunu uyku felci, hipnoz, akışkan rüyalar ve nörolojik rahatsızlıklarla açıklamaktadır. Çünkü bilime göre bu türden deneyimler fiziksel bedenin dışına çıkmak anlamına gelmemektedir. Bilimsel açıklamaya göre bu, beynin bir bölümünde yaşanan bir algı sapmasıdır ve daha çok rüyalarla ilişkilidir.
İslam dini de ruhun varlığını ve onun insan bedeninden bağımsız hareket edebileceğini kabul eder. Ancak iddia edilen bu astral seyahat deneyimlerinin dinimizde yeri yoktur. Zira ne ruhun mahiyeti ne de onun insan bedeniyle olan ilişkisi tam olarak bilinmektedir: “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.” (İsra, 17/85) Astral seyahatin temel kabulü olan ruhun hareketi, bedenden ayrılışı ve istediği yerlere yolculuk yapması gibi hususları dinî metinlere dayalı açıklayabilmek mümkün değildir. İslam inancına göre ruh, insan bedeniyle ilişkilidir. Bunun dışında herhangi bir bedeni de yoktur. Diğer taraftan iradi/bilinçli olarak ruhun bedenden ayrılışını organize etmek, istenilen yerlere yolculuk yaptırmak gibi konular da insanın kontrolünde değildir. Bu sebeple de astral seyahatin, İslam öğretilerinde yeri bulunmamaktadır.
Kur’an-ı Kerim, ruhun bedenden ayrılabileceğini ve sonra da geri döneceğini kabul eder: “Allah (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Zümer, 39/42) Görülen rüyalar, bunun en tipik örneğidir. Ancak, astral seyahat pek çok açıdan rüyaya da benzememektedir. Çünkü rüyada ruh, astral bir bedenle yolculuk yapmamaktadır. Rüyalar ruhun bir faaliyeti olup rüya için bir ışınsal/astral bedene de ihtiyaç yoktur. Ayrıca rüya esnasında, ruhun bedenle olan ilişkisi de tam olarak bilinmemektedir. Diğer taraftan rüyalar, astral seyahat iddialarında olduğu gibi bilinçli bir durum da değildir. Bu nedenle de astral seyahat, rüyanın biraz fanatik ve çarpıtılmış yorumu olarak görülebilir.
Astral seyahat fikrinin İslam düşüncesi içinde kendine yer bulan tayy-ı mekân (mekânın dürülmesi) ve bast-ı zaman (zamanın genişlemesi) kavramlarıyla da bir ilişkisi yoktur. Aslında bu kavramlar sözlük anlamları itibarıyla da zaman ve mekân sınırlarını aşmak anlamına gelir ve Allah’ın sevdiği kullarına bir lütfu ve ikramı olarak değerlendirilir. Başka bir anlatımla da Yüce Allah’ın sevgili kulları için bir lütuf kabilinden, zaman içinde zaman ve mekân içinde mekân yaratmasıdır. Bunun, Kur’an-ı Kerim’de Belkıs’ın tahtının göz açıp kapayacak kadar kısa zamanda getirilmesi (Neml, 27/40), Ashab-ı Kehf’in mağarada üç yüz küsur sene kalmalarına rağmen bunu yarım veya bir gün şeklinde ifade etmeleri (Kehf, 18/25) gibi örnekleri de mevcuttur. Bu olaylar insan ruhuyla ilişkiliyse de ruh bunu bizzat yaşamaktadır ve astral seyahat iddiasında olduğu gibi astral bir bedene ihtiyaç yoktur. Ayrıca bunlar, Allah’ın sevdiği kullarına bir lütfu/ikramıdır. İnsanın iradesiyle ve talebiyle gerçekleşen bir durum değildir. Oysaki astral seyahatin bilinçli bir şuur yansıması olduğu iddia edilmektedir.
Diğer taraftan, insanın fıtratında yer alan bilinmeyene duyulan merak, vahyin çizdiği sınırları aşmadığı sürece bir değer taşır; zira gaybın mutlak bilgisi yalnızca Allah’a aittir. Astral yolculuklarla geçmişin sırlarını eşelemek, başkalarının mahremini faş etmek veya gelecekten haber vermeye çalışmak gibi gaybı zorlayan fiiller, yaratıcının eşsiz ilmine ve kudretine ortak olmaya yeltenmek anlamına geldiğinden açık bir şirk türü olarak da görülebilir. İnsanın ruh üzerinde sınırsız bir tasarruf yetkisi bulunmadığı gibi şahısların yaşayabileceği olağanüstü manevi tecrübeler de hakikatin genelgeçer bir ölçüsü veya başkaları için bağlayıcı bir delili olamaz. Bu yüzden hakikate giden en güvenilir yol, asılsız spekülasyonların gizeminde kaybolmak değil doğrudan Allah’ın kusursuz rehberliğine sığınmaktır. Bilinmezliğin perdesini aralamaya çalışmak yerine bir Müslümanın yegâne görevi; aklını vahyin ışığında kullanmak, Allah’ın bildirdiği kadarına gönülden iman etmek, namaz, dua, Kur’an, tefekkür ve salih amellerle kendi manevi tekâmülünü istikamet içinde sürdürmektir. İslam dini, ruhun bu tür kabiliyetlerini yok saymaz, aksine doğru bir zemine oturtur. Bir mümin için asıl seyahat, dünya âleminden Rabbine doğru yaptığı yolculuktur. İnsan bunu fark edip kendi iç dünyasına daldığında tüm kâinatın kendi içinde dürüldüğünü ve gerçek yolculuğun önce kendini, sonra Rabbini bilip tanımak olduğunu fark edecektir.