İNSANIN
TABİATA KARŞI SORUMLULUĞU
Dr. Kâmil YAŞAROĞLU
Ahlak bilginlerine göre dünyada sorumluluk duygusu taşıyan tek varlık insandır. İnsan, diğer varlıklarda bulunmayan akıl ve iradenin yanı sıra kendine özgü inanca ve değer yargılarına sahiptir. Kendisine verilen nimetlerden, dolayısıyla bunların önemli bir kısmını oluşturan çevreden Allah’a karşı sorumlu olduğu ve sorguya çekileceği Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.” (Tekasür, 102/8), “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” (İsra, 17/14)
İnsanın tabiata karşı sorumluluğu açısından iki temel ilke öne çıkmaktadır: Emanet ve hilafet. Çevre bize emanettir ve bu emaneti koruyup ona hıyanet etmemek bizim sorumluluğumuzdur. İslam’a göre dünya ve içindekilerle birlikte evren, insanın sahip olduğu imkânlar, zenginlikler ve güzellikler bir ganimet değil aksine âlemlerin Rabb’inden insanlığa verilen, şükür ve sorumluluk gerektiren bir lütuftur. Bu, pek çok ayetin dile getirdiği bir husustur: “Rabb’iniz ki sizin için yeri döşek, göğü bina kılmıştır; gökten su indirmiş, bununla sizin için rızık olarak çeşitli ürünler çıkarmıştır. Artık siz de bile bile O’na eş ve ortaklar koşmayın.” (Bakara, 2/22) “Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O’dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki bu da O’nun lütfuna nâil olmanız ve O’na şükretmeniz içindir.” (Nahl, 16/14)
Tabiatı yalnızca fiziksel bir kaynak veya ekonomik bir nesne olarak değil Allah’ın varlığının sürekli bir tecellisi olarak görmek gerekir: “Doğu da Allah’ındır, batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın zatı oradadır...” (Bakara, 2/115) İnsan, çevresinde gördüğü her canlı, bitki, su kaynağı veya ekosistem parçasının Allah’ın zatıyla ilişkili olduğunu fark ettiğinde doğaya yaklaşımını saygı ve sorumluluk çerçevesinde biçimlendirmelidir. Dolayısıyla çevreyi korumak, onu tahrip etmemek ve doğal dengeyi gözetmek aynı zamanda ibadet ve ahlaki bir yükümlülüktür.
İnsanoğlunun yeryüzünde Allah’ın halifesi olması, Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde defalarca dile getirilmiştir. Bu sebeple o, ahiret hayatı için dünyayı ihmal etmemeli, aksine imar etmeye çalışmalıdır. Bu hususa değinen bir ayette Allah, “...O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı...” (Hud, 11/61) buyurmaktadır. İnsanın halifeliği ona, dünyayı sömürmeyi değil imar etmeyi hedef olarak göstermektedir. Esasen halifelik, insan onuruna yaraşır bir biçimde yeryüzünü imar etmeyi, orada bilim ve sanat gibi faaliyetleri, ahlaki erdemleri ve onlara dayalı ürünleri en güzel şekilde sergilemesini dinî değer olarak gerekli kılmaktadır.
Çevre ve ekolojik denge açısından bakıldığında kâinatın bütün unsurlarıyla insana hizmet edecek şekilde yaratıldığı, ancak bunun Allah’ın koyduğu ölçülere uygun yaşandığında bozulmadan varlığını sürdürebileceği görülür. İslam’ın israfı yasaklayıp bunun karşısında iktisadı, yani ölçülü ve dengeli olmayı esas alması çevre felaketlerini önlemenin temel ilkesidir.
İslam dini, kâinatın insanın hizmetine sunulduğunu ifade ederken insanın sorumluluğunu ve gelecek nesiller düşünülmeden tabiatın hoyratça tüketilemeyeceğini vurgular. Başta canlılar olmak üzere insanın doğaya karşı sorumluluklarına dikkat çeker; insanın doğayla ilişkilerinin merhamet ve iyilik üzerine kurulu olmasını öngörür.
İnsan, tabiatın dışında, ondan bağımsız bir hükümran değil tabiatın mutlak hâkiminin kuludur. Varlığı, refahı, mutluluğu ve sağlığı bu düzenin dengesinin iyi olmasına bağlıdır. Zira insan da bu sistemin sadece bir parçasıdır ve ona bağımlıdır. O, diğer varlıklardan fıtrat itibarıyla farklı olduğu için tabiatı koruma, geliştirme ve sonraki nesillere sağlıklı bir miras bırakmakla mükelleftir.
Çevreye karşı sorumluluk açısından “hak” kavramı dikkat çekmektedir. İslam’ın ortaya koyduğu değerler, hayvanların ve bitkilerin de hakları olduğunu; sonraki nesillerin de yeryüzü nimetlerinden yararlanma haklarına sahip bulunduğunu savunur. Tabiat âlemindeki hayvan ve bitkiler gibi canlılarla doğal çevrenin insan üzerindeki hakları, yeryüzündeki davranışları açısından insana bazı sınırlar koyar. Böylece insan, çevreyi egosuna kurban etme özgürlüğüne sahip olmadığını idrak eder.
Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin çeşitli vesilelerle bitki, ağaç ve her çeşidiyle tabiattaki canlı hayattan, hayvanlar âleminden söz ettikleri görülür ki bunlar çevrecilik açısından önemli dersler içerir. Peygamberimizin bu konudaki yönlendirmeleri, hadis kaynaklarının yanı sıra bazı siyer ve tarih kitaplarında da yer almaktadır. Bütün bunlar, müminlerin hayatı koruma sorumluluğunu üstlenmesi, bu nimetlere şükür yanında onları çok yüksek bir düşünce ve hikmete yönlendirme amacına dönüktür.
Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde karşılıklı sevgiyi maddi nesnelere de taşıdığı görülür ki burada artık fizik ötesi bir boyut dikkat çekmektedir: “Uhud Dağı bizi sever, biz de onu severiz.” (Buhari, Megazi, 27) mealindeki hadis, bu açıdan düşünülmeye değerdir. Efendimiz bu sözlerini, Medine’nin etrafında yaklaşık 20 km genişliğindeki bir kuşağı, bitki ve canlı hayatı varlığıyla birlikte tabiatını koruma altına aldığı bir sırada, o arazide söylemişti.
Hz. Peygamber, Medine çevresinin belli bir kesiminde her türlü avcılığı yasaklayarak buradaki hayvan ve bitki varlığını kesin koruma altına almış ve Mekke’yi fethettikten sonra aynı uygulamayı orada da başlatmıştır. Onun bu uygulaması tabiatın korunmasına verdiği önemi göstermektedir.