İNSANIN

KENDİNE YOLCULUĞU: İRFAN

Dr. Kübra ÇİÇEKLİ

DİB Başkanlık Vaizi

يَا اَيُّهَا الذين اٰمَنُوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سيئاتكم وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ العظيم

“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takva) kusur etmezseniz, O size bir temyiz kabiliyeti (marifet) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.”

(Enfal, 8/29)

Yeni doğan her bebeğin kâmil bir bedene ulaşabilmek için belli bir zamana ihtiyacı olduğu gibi bedenin içindeki ruhun ve nefsin olgun hâle gelebilmesi için belki de o zamanın daha fazlasına ihtiyacı vardır. Çünkü beden, ihtiyaçlarını belli eder. Onlar karşılandıkça da büyüyüp serpilir. Bunun yanı sıra ruh da bir ömür sürecek bir yolculuğun içinde akıp gitmektedir. Ruhun ihtiyacı olan ve onun gelişip serpilmesini sağlayacak şey bilgidir. Öğrendiği her bilgi insanın zihninde yer edinir. Bu bilgiler zamanla çoğalır. Genel ve tümel nitelikteki bilgiler üst üste eklenerek bütünün içinde anlamlı bir varlık gösterir. Böylelikle kişi, cehaletten kurtularak ilim sahibi olur. Ancak ilim, insanın beyninden kalbine akar, onunla senkronize olur ve gönül süzgecinden geçerse insanı kemalata ulaştıran anahtara yani marifete dönüşebilir. İlmin nazarıyla âleme, eşyaya ve kendine bakan kişi, yaratıcının izlerini ve tecellilerini fark ettiği ölçüde yaşamı ve varlığı anlamlandırır. Gerçeğe götüren bu güçlü sezgi, anlama ve bilme hali olduğunda ise kişi, marifet ehli olabilir. Böylelikle insan, kendini tanıma yolunda ilk adımı atar. Cemil Meriç der ki; “Kendini tanıyan kişi önyargıların köleliğinden kurtulmuştur.” Ancak, irfan sahibi olmak tecessüsü madde dünyasına çivilemeden zekâyı zirvelere kanatlandıran uzun ve çileli bir nefis terbiyesidir. İnsanı kemale götüren bu yolculuğun kapısı amelle taçlanan ilimdir (Cemil Meriç, Kültürden İrfana, s.83).

Eski Yunan felsefesinde “kendini bilme” anlamındaki “gnosis” kelimesinden türetilen ve Sokrates’in temellendirdiği gnostisizme göre kişinin ahlak bakımından gelişebilmesi ve kendini gerçekleştirebilmesi için önce kendini tanıması, kendine karşı dürüst olması gereklidir. Bu tür bir bilgiyi kişi kendisine, dünyaya, topluma ve değerlere yönelik bilgeliğinin zirvesine yerleştirmiştir. Gnostisizm ile İslam düşüncesindeki irfanın kesişen noktaları olsa da temelde ayrıştığı yer irfanın kalbî felsefenin ise akli oluşudur. İslam’da kendini bilen, yaratıcıdan hakkıyla sakınıp korkan kalbe temyiz gücü yani doğruyu yanlıştan ayırt etme becerisi Yüce Allah tarafından lütfedilir. Nurettin Topçu’ya göre, ilmin irfana dönüştüğünün alameti kişinin kalbinde huşunun, takva bilincinin ve hayretin gitgide artmasıdır. Böylesi ilim; eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra ulaştırır. Bunun aksi ise elde edilen faydasız ve kuru bir ilimden başka bir şey değildir. Hz. Peygamber’in, “Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 73) buyruğuyla, öğrenilmiş her bilginin marifetullah için atılan bir adım olması gerektiği de ortaya çıkmaktadır. Çünkü marifetullah yani Allah’ı bilmenin hakikati hayretten ibarettir. Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri ve isimlerinin bilgisine, varlıktaki tecellisine vakıf oldukça kalp Allah’a karşı huşu ve takva içinde olur; O’nu hayatın her anında hisseder. Böylelikle marifet kisvesini giyen kişi ilahi gerçekleri kalp gözüyle görmeye başlar.

Sufiler, Cenab-ı Hakk’ın “Allah’ın kalbini İslam’a açtığı kimse Rabb’inden bir nur üzere değil mi?” (Zümer, 39/22) ayet-i kerimesinden hareketle irfan ehli kimselerin kalplerine atılan bir nurla iç aydınlığa kavuşma hâlinde olduklarını, gönül gözüyle hakikati kavradıklarını söylerler. Allah Teâlâ, kullarına “…Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?...” (Araf, 7/172) diye sorarak kendini ezelde tanıtmıştır. Dolayısıyla marifet ezelîdir. Âdemoğlunun “kalubela”ya dayanan bu tanışıklığı dünyaya gelenlerin bir kısmı tarafından hatırlanırken bir kısmı tarafından da inkâr edilir. Bu marifetin hatırlanması insanın kendini tanımasına bağlıdır. Ruhun kemal sürecinde kul kendini tanıdıkça, eksikliklerini ve zayıflıklarını bildikçe farkındalığı oluşur. İnsanın, nefsini bilmesi Rabb’ini bilmesinin başlangıcı, Rabb’ini bilmesi ise nefsini bilmesinin neticesidir. Yani insan, nefsinin sıfatlarında arif olmadıkça Rabb’inin sıfatlarını idrak edemez. Yunus Emre’nin dilinde, “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” sözüyle marifet makamına erişmede edindiği her türlü meziyeti kendini anlamaya ve düzeltmeye yönelten insan, kendi kusurlarına yönelir ve başkalarının kusurlarından gözünü çekerse irfan dünyasıyla tanışmış olur. Hüznî mahlaslı şair “Herkesin ayıbından çekip dili, kendi ayıbın bilmek irfan dediler.” düsturuyla irfan deryasında yol alabilmek için eleştiri tahtasına kendini oturtmalı, “ben” putunu kırmalı ve kibir engelini aşmalı ki tevazu meydanına varabilsin. Kendini tanıma yolculuğunda saflaşan, arınan ruh, kâinatta tecelli eden Allah’ın isim ve sıfatlarının insanın mahiyet aynasında da tecelli ettiğini fark eder. Böylelikle tasavvuf kitaplarında geçen “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” kelamıyla insan kendine yolculuğunda fark ettikleriyle kulunda tecelli eden yaratıcısına ulaşır. Ruhundan üflediği (Secde, 32/9) insan, kâinatın bir özü olduğunu anlamaktadır. Şeyh Galip meşhur beytinde bunu şöyle özetlemektedir:

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen,

 Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen.”

Yani kendine saygıyla/hürmetle bak çünkü sen kâinatın özüsün, yaratılmışlar aleminin göz bebeği olan insansın demektedir. Yolun bizi yaratıcıya götürdüğü bu irfan yolculuğunda kibri, bencilliği geride bırakırken şefkat ve merhamet gibi rabbani sıfatlar yükselir. Kendine ve tüm âleme sevgiyle yaklaşan irfani bakışla kişi, önce kendinin sonra da tüm varlığın ve eşyanın hakikatini anlamış olur.