İNSAN, ÖMRÜNÜ YALNIZCA YILLARLA MI YAŞAR?

Reyhan SEVİNÇ

Takvimler değiştikçe yaşımız büyür. Saçlarımıza ak düşer, yüzümüzde yılların ince izleri belirir. Her geçen gün ömrümüzden bir yaprak daha eksilir; buna karşılık hayat, gönlümüze yeni tecrübeler bırakır. Zaman, bedeni sessizce değiştirirken insanın iç dünyasını da usul usul yoğurur. İşte tam da burada insanın zihninde derin bir soru belirir: Acaba yaş almakla yaşlanmak aynı şey midir? İnsan gerçekten bedeninin gücü azaldığında mı yaşlanır yoksa gönlü sevgiyi, merhameti, şefkati ve güzel ahlakı taşımakta zorlandığında mı?

Belki de bu sorunun cevabı yılların sayısında değil yılların insanın gönlünde bıraktığı izlerdedir. Çünkü zaman, herkesi yaşlandırır. Fakat herkese aynı ölçüde olgunluk kazandırmaz. Kimi insan yıllar geçtikçe daha sabırlı, daha anlayışlı ve daha merhametli olur. Kimi ise ömrü boyunca nice mevsimler yaşadığı hâlde gönlünü inceltmeyi, dilini güzelleştirmeyi ve affetmeyi öğrenemez. Onun için yaş almak, takvim yapraklarının eksilmesi değil insanın Rabbine biraz daha yaklaşması, kulluğunu daha şuurlu yaşamaya gayret etmesi, kendisini olduğu kadar başkalarını da düşünmeye başlamasıdır. Çünkü ömür, sadece geçirilen zaman değil emanet edilen bir nimettir. Her nimet gibi onun da hesabı vardır.

İnsan bazen yaşlılığı yalnızca bedenin yorgunluğu olarak görür. Oysa yaşlılık, çoğu zaman uzun bir yolculuğun ardından kazanılmış bir irfanın adıdır. Bir ağaç yıllar geçtikçe köklerini daha derine salar, gövdesi daha sağlam hâle gelir ve meyvesi daha bereketli olur; insan da ömrünü hikmetle yaşadığında zaman onu eksiltmez, olgunlaştırır.

Bu yönüyle yaşlılığı, işini hakkıyla yapan bir ustaya benzetmek mümkündür. Bir usta düşünelim… Mesleğinin ilk yıllarında heyecanı büyüktür. Daha çok üretmek, daha çok başarmak ister. Eli çabuktur fakat zamanla anlar ki gerçek ustalık yalnızca çok iş yapmak değildir. Ustalık, yaptığı işe gönlünü katabilmek, her ayrıntıya emanet şuuru ile yaklaşabilmektir. Artık kimsenin fark etmeyeceği küçük bir kusur bile onun gözünden kaçmaz. Çünkü bilir ki bir eseri değerli kılan yalnızca görünen tarafı değildir. Asıl kıymet, görünmeyen emekte, sabırda ve özendedir.

İnsan ömrü de böyledir. Gençlikte insan daha çok kendisini ispat etmeye çalışır. Yaş aldıkça göstermeye değil güzelleştirmeye gayret eder. Eskiden önem verdiği birçok şey zamanla değerini kaybeder. Gösteriş yerini sadeliğe, acele yerini teenniye, öfke yerini sükûnete bırakır. Çünkü yıllar insana, dünyanın gelip geçici olduğunu yavaş yavaş öğretir. İşte gerçek olgunluk da burada başlar. Zira insanı büyüten yalnızca zaman değildir. Onu büyüten; yaşadığı imtihanlar karşısındaki tavrı, sabrı, teslimiyeti ve Rabbine olan güvenidir.

Hayat boyunca herkes sevinç de yaşar, hüzün de… Kimi zaman varlıkla kimi zaman yoklukla sınanır. Kimi sağlıkla imtihan edilir kimi hastalıkla. Kimi evladıyla sevinir kimi evladıyla sabrı öğrenir. Kimi dost kazanır kimi ayrılık yaşar. Fakat bütün bu imtihanlar, gönlü Allah’a yönelen kimse için birer olgunlaşma vesilesine dönüşür. Çünkü mümin bilir ki hiçbir yaşanmışlık sebepsiz değildir. Her hâlin içinde bir hikmet, her bekleyişin içinde bir rahmet, her sabrın sonunda ise Rabbinin lütfettiği nice güzellikler vardır.

İnsan ömrü de mevsimlere benzer. Çocukluk, gönlün en saf zamanıdır. Hayret etmeyi, sevinmeyi, güvenmeyi bilir. Gençlik, gayret mevsimidir. İnsan bu dönemde hayaller kurar, çalışır, üretir; kendine bir yol açmaya gayret eder. Olgunluk çağı, sorumluluk zamanıdır. Anne baba olur, evlat yetiştirir; emek verir, hizmet eder, yük taşır. Yaşlılık ise ömrün meyve verdiği mevsimdir. Nasıl ki uzun yıllar emek verilen bir bahçe sonunda en güzel ürününü verir; ömür de sabırla, ihlasla ve güzel ahlâkla yaşandığında son demlerinde hikmetini gösterir. İşte bu sebeple yaşlılık eksilmek değil damıtılmaktır. Çünkü insan yaş aldıkça dünyanın geçici telaşları yavaş yavaş geride kalır. Bir zamanlar vazgeçilmez sandığı nice arzu önemini kaybeder. Makamlar değişir, servetler el değiştirir, alkışlar diner, kalabalıklar dağılır. Fakat güzel ahlak kalır. Merhamet kalır. Vefa kalır. Edep kalır. İnsanların gönlünde bırakılan güzel hatıralar kalır. Gerçek zenginlik de işte bunlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), uzun ömrün güzel amelle bezenince kıymetli olduğunu haber vermiştir. (Tirmizi, Zühd, 21) Bu müjde bize gösteriyor ki uzun yaşamak tek başına bir üstünlük değildir. Asıl üstünlük, uzun ömrü hayırla, ibadetle, güzel ahlakla ve faydalı hizmetlerle bereketlendirebilmektir.

Ömür uzadıkça insanın kalbi de genişlemelidir. Affetmesi kolaylaşmalıdır. Sözü yumuşamalıdır. Merhameti çoğalmalıdır. İnsanlara yük olmak yerine insanlardan yük almaya gayret etmelidir. Çünkü yıllar boyunca ibadetle yoğrulan bir gönül, zamanla daha mütevazı olur. Daha çok şükretmeyi bilir. Daha az incitir, daha çok dua eder.

Ne var ki herkes aynı şekilde yaşlanmaz. Kimisi ömrü boyunca kırgınlık biriktirir. Kimisi öfkesini büyütür. Kimisi yalnızca kendisini düşünür. Kimisi ise gönlünü Allah’ın zikriyle diri tutar; affederek hafifler, paylaşarak zenginleşir, dua ederek huzur bulur. İşte insanın gerçek sermayesi de budur.

Bizim medeniyetimizde yaşlılık hiçbir zaman güçsüzlüğün adı olmamıştır. Bilakis yaşlı, ömrünü emanet bilinciyle yaşamış; nice sevinç ve sıkıntıları sabırla karşılamış, hayatın yükünü vakar içinde taşımış kimse olarak görülmüştür. Bu sebeple büyüklerimize gösterilen hürmet yalnızca örfün gereği değildir. Bu, dinimizin bize öğrettiği bir edeptir. Çünkü anne ve babaya iyilik etmeyi emreden Rabbimiz, onlara “öf” bile denilmemesini istemiş; sözün en güzelinin söylenmesini, merhamet kanadının onlar için indirilmesini emretmiştir.

Anne ve babamızın yüzündeki her çizgi, yalnızca geçen yılların izi değildir. Her biri bir fedakârlığın sessiz şahididir. Her biri uykusuz geçen gecelerin hatırasıdır. Her biri edilen duaların, çekilen sıkıntıların ve evlatları için verilen emeklerin nişanesidir. Bir annenin ellerine dikkatle bakıldığında yalnızca yaş görülmez; şefkat görülür. Bir babanın sessizliğine kulak verildiğinde yalnızca yorgunluk duyulmaz; mesuliyet duyulur. Belki de insan, anne ve babasının yaşlandığını gördükçe kendi çocukluğunu yeniden hatırlar. Kendisi için açılan kapıları, silinen gözyaşlarını, edilen duaları ve karşılıksız sevgiyi daha iyi anlar. İşte o zaman fark eder ki anne babaya gösterilen hürmet, aslında insanın geçmişine duyduğu vefadır. Aynı zamanda geleceğine bıraktığı en güzel mirastır. Çünkü bugün büyüklerine bir insan nasıl davranıyorsa yarın benzer bir davranışın muhatabı olacaktır. Hayat böyle bir emanettir. Saygı da merhamet de nesilden nesile taşınır. Bu sebeple yaşlılarımızı yalnız bırakmamak, hâllerini sormak, gönüllerini almak, dualarını istemek ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmek sadece toplumsal bir görev değil kulluğumuzun da bir gereğidir. Zira nice yaşlı insan vardır ki duası bir ömre bereket olur.

Nice tecrübeli gönül vardır ki tek bir sözü yılların öğretemediğini öğretir. Nice mübarek yüz vardır ki insana dünyanın fâniliğini, ahiretin yakınlığını ve Rabbine hazırlıklı olmanın önemini sessizce hatırlatır. Sonunda hepimiz aynı yoldan geçeceğiz. Bugün genç olan da yarın yaş alacak. Bugün güçlü olan da bir gün başkasının desteğine ihtiyaç duyacaktır. Öyleyse asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değil yaşadığımız yılları nasıl değerlendirdiğimizdir. Ömür, bize ait bir mülk değil Rabbimizin emanetidir. Gençlik, sonsuza kadar sürecek bir güç değildir. Yaşlılık da korkulacak bir eksiliş değil Allah Teâlâ’nın dilediğine lütfettiği bereketli bir ömür mevsimidir.

Ne mutlu, yıllar geçtikçe gönlü katılaşmayanlara… Ne mutlu, ömrü ilerledikçe sözü güzelleşenlere… Ne mutlu, yaş aldıkça Rabbine daha çok yönelen, insanlara daha çok merhamet eden ve ardında hayır dua ile anılacak güzel izler bırakabilenlere… Çünkü insan, ömrünü yalnızca yıllarla yaşamaz. İnsan; imanıyla yaşar, güzel ahlakıyla yaşar, kulluğuyla yaşar. Ve ardında bıraktığı hayır, dua ve güzel hatıralarla yaş almaya/yaşamaya devam eder.