İNANMAMAK,

SINIRSIZ ÖZGÜRLÜK MÜ?

Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT

Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Günümüz insanı, dijital kültürün kuşatması altında bireyselleşmenin doruklarına doğru yol almaya devam ediyor. Bu durum, bir yandan onun yeni normali hâline gelirken diğer taraftan da onu dönüştürmekte ve onun için yeni kimlikler inşa etmektedir. Son zamanlarda bunun bir yan ürünü olarak da yeni bir davranış kalıbı gelişmeye başlamış görünüyor. Sosyal medyada, çarşıda, sokakta ya da hayatın her alanında estetik kaygı taşımayan, makul olmayan, anlamsız ve hatta bazen nezaket sınırlarını da zorlayan davranışta bulunan insanlara bunun nedeni sorulduğunda, “Ama ben inanmıyorum ki!” dolayısıyla da “Günah kavramı, benim için bir anlam taşımıyor…” şeklinde bir mazeret üretmekte; kuralsız (anlamsız, saçma) davranışını “inanmamakla” gerekçelendirebilmektedir. Pek çoğumuz için verilen cevap, davranışın kendisinden daha şok edici gelebilir. Bu cevap ilk bakışta bir özgürlük beyanı gibi görünse de aslında sosyolojik/ahlaki bir yanılsamayı ve tehlikeli bir boşluğu barındırıyor. Zira burada birey, inançsızlığı ahlaki bir boşluk ve mutlak bir kuralsızlık olarak tanımlama eğilimindedir.

İnanmamak, bireylere her istediğini yapabilme hakkını vermez. İnsanın hem kendine karşı hem de içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları ve dolayısıyla uyması gerekli kurallar vardır. “Ben inanmıyorum!” demek, bir mantık argümanı değildir ki onun aksini yapmak doğru olsun. Örneğin yer çekimine inanmamak, yer çekimini ortadan kaldırmadığı gibi trafik kurallarına inanmamak da trafik kurallarının varlığını geçersiz kılmaz. Yer çekimine inanmıyorum deyip kendinizi uçurumdan atamazsınız, ölürsünüz. Benzer şekilde trafik kurallarına inanmıyorsunuz diye kırmızı ışıkta geçemezsiniz, ceza yersiniz. Aslında bu türden tuhaf davranışların motive edici gücü inançsızlıktan çok, bireylerin nemelazımcılık ve bencilliğinden başka bir şey değildir. Diğer bir nedeni de dikkat çekme ve görünürlüktür. Çünkü kurulan sosyal medya pazarının en büyük sermayesi maalesef farklı görünme, toplumsal kurallara başkaldırı ve dikkat çekme arzusudur. Burada ise özgür bir birey yoktur, aksine kurulan pazarın dayatmalarına boyun eğmiş bir birey söz konusudur. Sadece özgürlük maskesi altında kendini kandırmakta, tutumunu inançsızlıkla maskeleyerek yeni bir kimlik inşa etmeyi denemektedir. Bu birey, inancı zaten kabul etmediğini söylemekte, inançsızlığı ise araçsallaştırarak kendi egosunu beslemektedir ve gerçekte onun için inançsızlığın da bir değeri yoktur. Zira ona göre inanmama sadece bir araçtır, bir dokunulmazlık zırhıdır ve her türlü saçmalığın meşrulaştırılma aracıdır. Zaten inanç, özü gereği nötr bir tutumdur, bir değer yargısı taşımaz. Bireyin anlam üretme yeteneğinin yitirilmesidir. Başka bir anlatımla Dostoyevski’nin, “Tanrı yoksa her şey mübahtır.” cümlesi, derin bir felsefi tartışmayı merkeze alırken modern dünyanın sığ sularında, “Hiçbir şeye karşı sorumlu değilim.” kolaycılığına indirgenmiş görünüyor. İşin başında, “beden benim”, “hayat benim” ve “istediğimi yaparım” gibi anlatımlar, kulağa birer özgürlük mottoları gibi gelse de unutmamak gerekir ki özgürlüğün olduğu yerde sorumluluk da vardır.

Saçma davranmayı, absürt giyinmeyi veya toplumsal uyumu kasten bozmayı bir “özgürlük” olarak pazarlayan bu yeni moda tavır, aslında derin bir anlam krizinin dışa vurumudur. Bir insanın inanmaması, onu insan olmaktan çıkarmaz. Hem bir bireydir hem de yaşadığı toplumun bir parçasıdır. Hem kendine hem de içinde yaşadığı topluma karşı başkalarının özgürlüklerini garanti altına almak adına sorumluluk taşımak zorundadır. Bu toplumun bir parçası olan her bireyin (inansın/inanmasın), hayatı daha anlamlı, daha ahlaki ve yaşanabilir kılma sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Oysaki günümüzün sözüm ona özgür bireyi, sorumluluk üstlenmekten kaçmakta ve inançsızlığı ise âdeta bir kaçış rampası olarak kullanmaktadır.

Kural dışı davranmak, aykırı olmak ve tuhaf görünmek, sahibini özgür kılmaz, aksine tutarsız kılar. Özgürlük ile sınırsızlık aynı şey değildir. Dünyanın hiçbir özgür ülkesinde de “istediğini yapabilirsin” diye bir hukuk sistemi yoktur. En özgür kabul edilen ülkelerde bile hakaret edemezsiniz, iftira atamazsınız, şiddet uygulayamazsınız, trafik kurallarını ihlal edemezsiniz. Çünkü sınırsız özgürlük, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir kaos anlamına gelir. Bireysel ahengi ve toplumsal düzeni korumak için de kurallara ihtiyacımız vardır. İnsan, davranışlarını ilahi bir referansa dayandırmasa bile aklı ve vicdanı, onun sorumlu birey olmasını gerektirir.

Kimse kimseye karışamaz cümlesi, bir yanlış yorumdan ibarettir. Zira yaşadığımız toplum, düzen, ahenk, herkesin ihtiyaç duyduğu şeydir. Bu ahenge/uyuma aykırı her duruş bir özgürlük beyanı değil aksine bir saygı sorunudur. Dinimiz açısından da inanmamak bir tercihtir, dinde zorlama yoktur. Ancak inanmamayı bir edepsizlik veya kuralsızlık alanı gibi anlamak da en azından hatalı bir yorum olsa gerektir. Gerçek bir özgürlük, “Neden böyle davranıyorsun?” sorusuna verilecek rasyonel, estetik veya felsefi bir cevabı gerektirir. Tutum ve davranışlarını yalnızca inanmamak üzerinden temellendirme, negatif bir tutumdur ve bir açıklama biçimi değildir. Davranışımızın arkasındaki tek neden inanmamaksa onu açıklayacak rasyonel/makul bir açıklamamız yoksa bu durum bir özgürlük değil irade zayıflığıdır.

Özgürlük/sınırsızlık illüzyonuna kapılan modern insan, özgürlüğü heveslerinin serbest dolaşımı sanarak kendi varoluşunun derinliğini sığlaştırıyor. Oysa hayatı yaşanmaya değer kılan şey davranışlarımıza yön veren anlamlı sorumluluklardır. İster ilahi bir güce inansın, ister kâinatı seküler bir gözle okusun, insan olmanın kaçınılmaz bedeli, attığı her adımın estetik ve etik bir yansıması olduğunu kavrama olgunluğudur. İnançsızlığı tüm toplumsal dokuyu hırpalama, ortak estetiği tahrip etme veya anlamsız davranışları meşrulaştırma zırhı olarak anlamak, hırçın bir varoluş krizinin hezeyanından başka bir şey değildir. Gerçek hürriyet, vicdanın ve aklın süzgecinden geçmeyen bir “keyfiyet” değil başkasının varlığına teğet geçerken bile o varlığa saygı duyabilme, “neden” sorusuna tutarlı bir cevap verebilme ve kendi davranışlarının yükünü omuzlama cesaretidir. Çünkü medeniyet, sınırsız arzuların değil sınırını bilen sorumlu bireylerin harcıyla yükselir.