İMANDAN İHLASA KULUN KALKANI:

Takva

Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İnsanın bu dünyadaki en temel gayesi Allah Teâlâ’yı tanımak ve O’na gönülden kulluk etmektir. Allah’ın razı olduğu bir hayat yaşamak ise ancak O’nun istemediği düşünce ve davranışlardan uzak durmakla mümkündür. İslam dininde, Allah’a karşı itaatsizlikten sakınma ve onun emirlerine uygun bir yaşam sürme gayretine takva adı verilir.

Takvanın ne olduğunu en güzel anlatan olaylardan biri Hz. Ömer ile sahabi Übey b. Ka’b arasında geçer. Übey b. Ka’b, Hz. Ömer’e takvanın ne olduğunu sorduğunda Hz. Ömer ona soruyla karşılık verir:

“Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü?”

“Evet, yürüdüm.”

“Peki, orada nasıl yürüdün?”

“Paçalarımı sıvadım ve dikenlerin bana batmaması için azami dikkat göstererek yürüdüm.”

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle der:

“İşte takva tam olarak budur.” (İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, I, 42)

Bu diyalogda açıkça görüleceği üzere tıpkı dikenli bir yolda yürürken gösterilen titizlik gibi takva da insanın, hayat yolculuğunda Allah’ın hoşnut olmayacağı her türlü davranıştan sakınması ve adımlarını dikkatli atmasıdır. Ancak bu dikkat ve sakınma hâli, kuru bir korku hissiyatından ibaret değildir. Takva çoğu zaman, “Allah korkusu” olarak tercüme edilir. Mutasavvıflara göre buradaki korku, ürkütücü bir varlıktan veya cezadan çekinmek değildir. Takvadaki korku, çok sevilen, değer verilen ve sığınılan Yaradan’ı incitme, O’nun sevgisini ve rızasını kaybetme endişesidir. Diğer bir deyişle kulun Rabbine karşı saygısızlık etme düşüncesinden dolayı tedirgin olmasıdır.

Kur’an-ı Kerim’deki, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının!” (Âl-i İmran, 3/102) ayeti bu bilince işaret eder. İslam âlimleri sakınma hâlini Allah’a isyan etmeyip itaat etmek, O’nu hiç unutmamak ve verdiği nimetlere karşı her daim şükür içinde olmak şeklinde özetlemiştir. Kısacası takva, hayatı Allah’ın rızasına uygun bir bilinçle yaşamaktır. Gerçek takva Zünnun-ı Mısri’nin dediği gibi şekillenir: “Muttaki (takva sahibi), dışını günahlarla, içini de şüpheli şeylerle kirletmeyen ve daima Allah’ın rızasını arayandır.”

Takva, insanın olgunlaşmasıyla birlikte derinleşen bir hâldir. Kuşeyri’ye göre takva, kelime kökünden hareketle kulun Allah’ın sevgisini kaybetme hâline karşı edindiği bir manevi kalkandır. Bu kalkanın sağlamlığı, insanın manevi derecesine göre katman katman derinleşir. Söz gelimi asgari düzeydeki takva, kişinin inancını lekeleyecek her türlü inkâr ve şirkten uzak durmasıdır. İtaatkâr kulların takvası, Allah’ın yasakladığı günahlardan ve haramlardan kaçınmaktır. Veli kulların takvası yalnızca haramlardan değil helal mi haram mı olduğu tam bilinmeyen şüpheli şeylerden de uzak durmaktır. Peygamberlerin takvası, yaptıkları hiçbir güzel işi kendilerinden bilmeyip her şeyi Yaradan’a nispet edecek kadar yüksek bir tevazu içinde olmaktır.

Bu doğrultuda tasavvuf büyüklerinin hayat hikâyelerine bakıldığında, onların takvayı insanlarla, hayvanlarla, hatta tüm tabiatla olan ilişkilerinde bir “gönül inceliği” olarak yaşadıkları görülür. Söz gelimi bir tasavvuf büyüğü takvayı “Kıyamet günü hiç kimsenin yakana yapışmamasıdır.” (Feridüddîn Attar, Evliya Tezkireleri, çev. Süleyman Uludağ, Kabalcı Yay., İstanbul, 2012, s. 482) sözleriyle tanımlamıştır. Bu gönül inceliğinin somut bir tezahürü olarak Bayezid-i Bistami, bir gün camiye girerken asasını duvara yaslamış, ancak asa kaymış, düşerken orada duran başka bir bastonu yere düşürmüştür. İhtiyar adam namaz çıkışı büyük bir güçlükle eğilerek bastonunu almış ve evine gitmiştir. Bayezid-i Bistami o yaşlı adamın sırf kendisi yüzünden fazladan bir zahmete katlandığını ve belinin büküldüğünü düşünerek pişman olmuş, hemen ihtiyarın peşinden gidip helallik dilemiştir.

İslam büyüklerinin hayatındaki bu hayranlık uyandıran hassasiyet, takvanın en yüksek mertebesidir. Onlar yalnızca haramlardan kaçmakla kalmamış, Yaradan’dan ötürü yaratılan hiçbir canlıyı incitmemeyi, hiçbir canlının hakkına girmemeyi de takvanın özü olarak görmüşlerdir.

Öte yandan takva tüm bu ahlaki sorumlulukların yanı sıra kalbi dünyanın geçici süslerine kaptırmamayı da beraberinde getirmektedir. Zira mutasavvıflar insanı tembelliğe ve rehavete sürükleyen aşırı tüketimden uzak durmayı da takvanın bir parçası olarak görmüşlerdir. Gerçek takva, kalbi nefsin arzularından ve bitmek bilmeyen dünya hırsından özgürleştirmektir. Tam da bu sebeple bazı sufiler takvayı iki boyutta ele almışlardır: İlki dinin emir ve yasaklarına, helal ve haram sınırlarına titizlikle uymayı kapsayan zahirî takvadır. İkincisi ise bâtıni takva olup kulun, kalbine Allah’tan başka hiçbir sevgiyi, menfaati veya ortak niyeti sokmaması, kalpten Allah dışındaki her şeyi çıkarıp atmasıdır. Öyle ki gerçek takva sahibi darda kaldığında bile mahlukattan değil yalnızca Allah’tan yardım isteyendir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), takvada kalbin önemli bir yeri olduğunu belirtmiştir. Bir gün eliyle göğsünü işaret ederek üç kez şöyle buyurmuştur: “İşte takva buradadır.” Efendimiz bu sözün hemen ardından, takvanın toplumsal hayata nasıl yansıması gerektiğini şu evrensel ahlak ilkeleriyle açıklamıştır: “Birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu küçük görmez. Bir kişiye kötülük olarak Müslüman kardeşini küçük görmesi yeter…” (Müslim, Birr, 32)

Peygamber Efendimiz, takvaya giden yolu ashabına bazen görsel örneklerle anlatmıştır. Bir gün yere düz bir çizgi çizmiş ve “Bu, Allah’ın dosdoğru yoludur.” buyurmuştur. Ardından o çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çekerek “Bunlar da şeytanın yoludur.” demiş ve elini ortadaki dosdoğru çizginin üzerine koyarak “İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.” (Enam, 6/153) ayetini okumuştur. (İbn Mace, Sünnet, 1) Bu anlatım takvaya ulaşmanın, Peygamber Efendimiz’in örnek hayatına tabi olmaktan geçtiğini göstermektedir.