İLİMDEN

İRFANA

YÜKSELİŞ

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Akli bilgilerin ötesinde ve nazari yaklaşımlardan farklı bir şekilde müminin kalbine doğan, ilham ve keşiflerle elde edilen özel bilgiye irfan denilmektedir. İrfani bilgi aklın ürettiği genel ve tümel bilgilerden farklı, kalbe doğan ilahi nurla elde edilen tikel ve deruni bilgidir. İrfani bilgide, kulun sadece zihinsel değil varoluşsal bir dönüşümle Hakk’a yönelmesi ve nefsinden fâni olması gerekmektedir. Bu gerçekten hareketle irfan, bilmenin ötesinde bir “olma” hâlidir.

“Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56) ayet-i kerimesinden anlaşılacağı üzere Allah Teâlâ, biz kullarını kendisine hakkıyla kulluk etmemiz için yaratmıştır. İbn Abbas (r.a.), ayetteki “kulluk etsinler” ifadesinin “tanısınlar” şeklinde de anlaşılabileceğini belirtmiştir. Onun bu yaklaşımına göre Allah’a güzel kulluk sergilemenin yolu, O’nu gerektiği şekilde tanımakla mümkündür. Kulluk kalitesini gerçekleştiren kişinin Hakk’a yakınlığı bir kudsi hadiste şöyle dile getirilmektedir: “Yüce Allah şöyle buyurur: Kim benim bir veli kuluma (dostuma) düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım.” (Buhari, Rikak, 38)

Yaşanan ruhani hâller sonucu, tadılan manevi ve ilahi hakikatler sayesinde vasıtasız olarak elde edilen bilgilere irfan/marifet denilmektedir. Kelam ve felsefede ilimle eş anlamlı olarak kullanılan irfan kavramı, tasavvufta Allah hakkındaki bilgi için “marifetullah” ifadesiyle, nefsi tanıma bilgisi olarak da “marifetünnefs” şeklinde kullanılmaktadır. Sufilerin irfandan maksatları, Allah’a saygının kalpte yer etmesidir. İrfan sahipleri kalplerinde Allah’tan başka kimseye yer vermezler. Onlara göre marifetullah kalbin fiilidir. Ona sahip olan kalp aydınlanır ve bu aydınlık arifin bütün organlarına yansır. Bunun sonucu olarak arifler düşünceleri, eylemleri ve ahlaklarıyla irfan dünyasının en gözde şahsiyetleri konumuna gelirler. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) kalbinin idrak düzeyini artırma noktasındaki gayretini şu şekilde dile getirmektedir: “Benim kalbim de perdelenir ve ben her gün yüz defa Allah'tan bağışlanma dilerim.” (Müslim, Zikir, 41)

Yaşanan manevi tecrübeyle Allah’ın (c.c.) sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında elde edilen bilgiyi irfan olarak niteleyen sufiler, marifetullah ilmini; ilm-i ledün, ilm-i batın, ilm-i esrar, ilm-i hâl, ilm-i makam, ilm-i fena ve bekâ, ilm-i mükaşefe ve ilm-i müşahede gibi adlandırmalarla daha anlaşılır bir duruma dönüştürmüşlerdir. Kişi edindiği marifetullah sayesinde eşyanın hakikatini, ilahi hakikatleri, bazı manevi deneyimleri yakından tanımaya çalışır. Bu gerçeği Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şu şekilde dile getirmektedir: “Müminin firasetinden sakının. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru'l-Kur’an, 15)

Kişi, irfanı arttıkça Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini tam bir içtenlikle idrak etmeye, Allah’ı hakka’l-yakin derecesinde tanımaya başlar. Marifetullahın kazanılmasını sağlayan irfani bilgi, herhangi bir kitaptan okuyarak veya birinden öğrenerek değil ilahi tecelliler sayesinde vasıtasız olarak ortaya çıkar. Ancak bu tecellilerin meydana gelmesi de kendiliğinden olmayıp gerçekleştirilen seyrüsülûk eğitimi, riyazet uygulamaları ve titizlikle yerine getirilen mücahede yönteminin bir neticesidir. İlhama ve keşfe nail olan bahtiyar müminleri Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “muhaddes” olarak nitelemekte ve şöyle buyurmaktadır: “Sizden önceki geçmiş ümmetler içinde muhaddes kimseler vardı. Eğer ümmetimden de böyle kimseler varsa muhakkak bu Ömer b. Hattab onlardan biridir.” (Buhari, Enbiya, 52)

Kulun ilhama mazhar olması, marifete ermesi ve Allah’ın ikramına kavuşması için gayreti elden bırakmaması gerekmektedir. Bildikleriyle amel eden kimseye Allah Teâlâ bilmediklerini de öğretecektir. Buna göre bize düşen görev, kalbimizin idrakini engelleyen badireleri bir bir ortadan kaldırmaktır. Bu tespitlerden sonra ilim düzeyinde Allah’ı bilmekle irfan düzeyinde Allah’ı tanımak arasında önemli farklılıklar olduğu görülmektedir. İlim ile irfan arasındaki farklılıkları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Akıl düzeyinde idrak ilim iken Hakk’ı Hak ile bilmek irfandır.

2. İlim, iddia ve ispat makamıyken irfan hiçlik makamı ve kişinin bilmediğini bilmesidir. Kişinin “mutlak hakikat”e dair bilgisizliğinin farkında olmasıdır.

3. İlim, eşyanın dış boyutu hakkında edinilen bilgiyken irfan eşyanın iç yüzünü idrak etme çabasıdır.

4. Herhangi bir tasavvufi tecrübe olmadan elde edilen bilgiye ilim denirken seyrüsülûk sonucu elde edilen bilgiye irfan adı verilmektedir.

5. İlim ile kişinin beşeri kazanımları söz konusuyken irfan ile Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak durumu söz konusudur.

6. İlim ile eşyanın yapısı hakkında farkındalık gerçekleştirilirken irfan ile Allah’ın dışındaki varlıkların ne kadar izafi ve fâni yaratılmışlar olduğu idrak edilir.

7. İlim bilgi donanımıyken irfan ahlaki dönüşüm kalitesini, kişinin bildiğiyle amel etmesini ve Hakk’a vasıl olmasını sağlayan bilgidir.

8. İlim, öğrenilerek elde edilen bilgiyken irfan yaşayarak elde edilen bilgidir.

9. İlim külli bir özelliğe sahip, kanun ve kurallar şeklinde ifade edilen genel bir bilgiyken irfan cüzi bir konumda, genelin parçaları hakkındaki daha özel ve ayrıntılı bilgidir.

10. İrfan, dikkat kesilen varlığın mahiyetine ve hakikatine ilişkin öznel bilgiyken ilim o şeyin niteliklerine, özelliklerine ve etkilerine ilişkin ayrıntılı bir bilgidir.

11. İrfanın zıddı inkâr, nekre ve tanımama durumuyken ilmin zıddı cehalet, bilmeme ve bilgisizliktir.

12. İrfan, tanınan bir şeyi başkalarından ayırt eden bilgiyken ilim bilinen bir şeyin sıfatlarını ve hallerini diğer niteliklerden ayırt eden bilgidir.

13. İlim “ilme’l-yakin” düzeyinde bilmekken irfan “ayne’l-yakin” ve “hakka’l-yakin” düzeyinde tanımaktır.

14. Bilgisiyle amel etmese de ilim sahibine “âlim” denilirken irfan kendisiyle amel edilen bilgidir. İlmiyle amel eden kişiye ise “arif” denilmektedir.

İrfan sahibinin, ilahi huzurda bulunduğuna şahitlik eden bir hâlinin bulunması şarttır. O nedenle ona ‘arif-i billah’ denilmektedir. Arifler, Allah’ı isim, sıfat ve fiilleriyle tanırlar. Allah ile olan muamelesinde dürüst olup kast ve niyetlerinde ihlaslıdırlar. Kötü huylardan arınıp tertemiz hâle gelmiş kişilerdir. Kötü günlerinde dahi Allah’ın hükümlerine azim ve sabırla uyup insanlığı sürekli Hakk’ın yoluna davet ederler. İslami davetlerini Allah Resulü’nü (s.a.s.) örnek alarak gerçekleştirirler. Buna diğer kişilerin görüşlerini, zevklerini, buluşlarını, kıyaslarını ve makul buldukları hususları karıştırmazlar. Arif, bu nitelikteki erin ismidir.

Arifler, kendilerini tanımlarken bir obje veya olgu hakkında bilgi sahibi olmaktan çok bizzat kendilerinin dönüştürülmesini amaçlamışlardır. Bu çerçevede ariflerin “hâl ehli” oldukları üzerinde durulmakta, kendilerini hâl olarak ileri düzeyde yetkinleştirdikleri görülmektedir.

İlim erbabı, bilgi yöntemi olarak her fırsatta burhan, delil, duyular, akıl ve istidlâli kabul etmiştir. Bu ve benzeri yöntemlerin gereğine dikkat çeken arifler bu yöntemlerin metafizik alanda yetersiz kaldığına dikkat çekmişlerdir. Metafizik alanda, bunların ötesindeki en esaslı yöntemler keşf, ilham, müşahede, mükaşefe, muhadara ve ilm-i batındır. Ariflere göre metafizik dünyayı algılayacak olan kaynağın metafizik âleme de uygun olması gerekmektedir. O dünyanın manevi ve ulvi yapısıyla ancak nurani bir latife konumundaki kalbimiz sayesinde irtibat kurabiliriz. Ancak kalbimizin metafizik alanda bilgi kaynağı olabilmesi, doğru ve güvenilir bilgileri verebilmesi için ise tasfiye ve tezkiye yöntemi ile saf ve billur hâle getirilmesi gerekmektedir. Ruhumuzun safiyet ve itidali ne kadar sağlam olursa mükaşefemiz de o kadar yüksek seviyede olacaktır.

İlmî birikim, kişinin zihinsel yetileriyle ve akıl düzeyinde gerçekleşirken irfani kazanımlar aklın ötesinde, kalp boyutunda sağlanmaktadır. Kalp, irfanın olduğu kadar ilahi sevginin ve ilahi tecellilerin de merkezidir. Buna göre irfanın husule gelmesi için muhabbetin hâsıl olması, ruhani tekâmülün gerçekleşmesi ve ilahi tecellilerin zuhur etmesi gerekmektedir. Kişi, tekâmül sürecinin her aşamasından geçmek suretiyle gönül aynasını olası paslardan temizleyip parlatır ve kalbinin irfanı yansıtacak bir nitelik kazanmasını sağlar. İrfan dünyasında aşksız yol alınması mümkün değildir. Çok katmanlı bir varlık olarak insanın gönül dünyası irfanla, ruhaniyeti aşkla, sırriliği ilahi tecellilerle kıvama ermektedir. Dolayısıyla irfan, aşk ve tecelli aynı hakikatin üç ayrı mazharıdır. İmam-ı Gazali örneğinde olduğu gibi insanın şüphe ve belirsizliklerden kurtulması, gerçek ve vasıtasız bilgiye ermesi, aydınlanma gücüne sahip olması tezkiye ve tasfiye yöntemleriyle sağlanabilmektedir.

Arifler, “mutlak hakikat”in varlığını kabul etmekle kalmamış, onu gereğince tanıyıp ulaşmaya gayret etmişlerdir. Hakikati aramak ve ona ulaşmak için akli verileri ve düşünme yöntemlerini yeterli görmeyen ariflerin ana vurguları kalbe dairdir. Onlara göre kalp; madde ile mananın birleştiği yerdir. Arifin kalbi hakikatin aynasıdır. Dolayısıyla kalp gerçek bilgiyi, kapsamlı sezgiyi, Hakk’ı ve ilahi sırra ait marifeti üreten merkez; ilhamın hâsıl olduğu mekân ve velayet makamının adresidir.

Bilgi melekeleri birbirinden bağımsız değildir. Tek bir idrak nuru vardır. Bu ilahi nur duyumsanabilir şeylere nispetle “duyum”, kavramlara nispetle “akıl”, keşfî bilgiye nispetle “kalp” adını alır. Duyumlar ve zihin, idrak edici karakterlerini ruh, kalp ya da aynü’l-basiret denilen bu nura borçludurlar. İnsan olarak bizler bu nur ile düşünür, hisseder, işitir, görür, hatırlar ve farklı imajları idrak edip onları düzene sokarız. İnsan, gerçekliği farklı şekillerde idrak eder. Bu latif gerçeklik; tefekkür yoluyla idrak ettiği zaman “akıl”, doğrudan Allah’ın bildirmesiyle idrak ettiği zaman ise “kalp” adını alır. Sadece bilme şekillerinde belirgin bir ayrım söz konusudur. Akıl, sınırlayarak ve zapt edip bağlayarak idrak etmeye çalışırken kalp, herhangi bir sınırlamaya gitmeksizin, sürekli değişerek Hakk’ın farklı tecellilerini yakalamaya çalışır. Bu sebeple irfani bilgi anlayışında duyu ile tecrübe, tecrübe ile akıl arasında bir rekabet ve mücadele yerine bir uzlaşma ve dayanışma vardır. İrfani bilgi, insan melekelerinden her birinin ürettiği farklı, parçalı bilgileri organizeli bir bütün hâlinde yeniden yorumlamakta ve onlara metafizik boyutlar kazandırmaktadır. İrfani bilginin külli yapısı içinde duyum, tecrübe ve aklın bilgisinden söz edebilmekteyiz.

Özetle diyebiliriz ki irfani bilgi; insanın Allah Teâlâ’yı yalnızca teorik ve zihinsel düzlemde bilmesini değil varoluşsal bir dönüşüm yaşayarak idrak etmesini hedeflemektedir. Buna göre irfan; akli ve nazari bilginin ötesinde, kalbin tasfiye ve tezkiyesi neticesinde ilahi tecellilere mazhar olmasıyla elde edilen ledünnî bir idrak biçimidir. Bu yönüyle irfan, yalnızca epistemolojik bir alanı değil aynı zamanda ahlaki, ontolojik ve ruhani bir tekâmül sürecini de kapsamaktadır. Böylece arif, bilgi sahibi olmanın ötesinde bildiği hakikati yaşayarak temsil eden kişi konumuna yükselmektedir.

Tasavvufi düşüncede irfan, insanın Hakk’a vuslatını hedefleyen deruni bir bilgi ve hâl disiplinidir. İrfan sahibi kişi, yalnızca bilgiyle donanmış bir birey değil; ahlaki kemale ermiş, nefsini tezkiye etmiş, sünnet-i seniyyeye bağlılık içerisinde yaşayan ve ilahi hakikati kendi varlığında temsil eden kâmil insan modelidir. Bu yönüyle irfan anlayışı, modern epistemolojik yaklaşımların ötesinde insanın zihnî, kalbî ve ruhani boyutlarını birlikte değerlendiren kapsamlı bir hakikat tasavvuru ortaya koymaktadır. Günümüzde insanın yalnızca maddi ve akli boyutuna indirgenen bilgi anlayışları karşısında tasavvufun sunduğu bu bütüncül irfan anlayışı, insanın manevi derinliğini yeniden inşa etmesi açısından önemli bir imkân ve perspektif sunmaktadır.