HZ.HATİCE’NİN DİLİNDEN PEYGAMBER

AHLAKI

Dr. Hüseyin HAZIRLAR

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

610 yılının Ramazan gecelerinden biriydi. İnsanlardan uzaklaşıp tefekküre dalmayı alışkanlık hâline getiren Peygamberimiz, yine Hira’nın sessizliğine sığınmıştı. O gece, insanlığın gidişatını değiştirecek büyük bir buluşmaya, vahiy meleği Cebrail aracılığıyla ilk vahye muhatap oldu. Bu eşsiz karşılaşmanın heyecanı ve ağırlığıyla kalbi titriyor, ruhu daha önce hiç hissetmediği tarifsiz duygularla sarsılıyordu. Hemen evine, en güvendiği limana; Hz. Hatice’nin yanına döndü. Yaşadıklarını ona anlattığında sesinde endişe, yüzünde derin bir şaşkınlık vardı. Hz. Hatice, eşinin güzel ahlakını, dürüstlüğünü ve merhametini herkesten daha iyi biliyordu. O’nun sözünde doğruluk, davranışında nezaket, insanlarla muamelesinde derin bir zarafet görmüştü. O, hiçbir zaman hak ve hakikatten ayrılmamış, kimseye zulmetmemiş, kimsenin gönlünü incitmemişti. Hz. Hatice, böylesine yüce meziyetlerle dolu bir insanın Allah tarafından yalnız bırakılmayacağına bütün benliğiyle inanıyordu. Bu yüzden ona muhabbetle ve güvenle şöyle seslendi: “Allah’a yemin ederim ki Rabb’in, seni asla mahcup etmez. Çünkü sen akrabanı gözetirsin; ihtiyaç sahiplerine el uzatır, kimsesizlerin yükünü omuzlarsın. Aç olanı doyurur, açıkta kalanı korursun. Misafirini en güzel şekilde ağırlayarak ikramda bulunur, darda kalanların yardımına koşarsın.” (Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1; Müslim, İman, 252)

İşte Hz. Hatice’nin Allah Resulü hakkındaki şahitliği buydu. Peygamberlikten önce de O, insanların güvendiği, kendisini emniyette hissettiği, iyiliği hayatının merkezine yerleştiren örnek bir şahsiyetti. Bu sebeple Hz. Hatice, “Allah seni asla mahzun etmez.” diyerek yalnızca eşini teselli etmemiş; onun doğruluğuna, güvenilirliğine, akrabalık bağlarını gözetmesine, muhtaçlara yardım etmesine ve hak ile adaletten ayrılmayan üstün ahlakına şahitlik etmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak inançta, ibadette ve ahlakta istikameti öğretmek üzere Hz. Peygamber’i (s.a.s.) “üsve-i hasene” kılmış; sırat-ı müstakimin tüm erdemlerini onun şahsında ortaya koymuştur. O, ilahi mesajı sadece tebliğ etmemiş, hayatının her alanında temsil etmiştir. Bu yüzden onun hayatı, belli bir döneme ait değil; her çağda insanlığa yol gösteren bir ahlak çağrısıdır.

Güzel ahlak, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve bütün varlık âlemiyle ilişkilerini şekillendiren değerler bütünüdür. Bireyin iç dünyasını inşa ettiği gibi toplumun huzur ve düzenini de güçlendirir. Bu sebeple güzel ahlak, hem bireysel hem de toplumsal huzurumuz için vazgeçilmezdir. “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) ve “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381) hakikati, Peygamberimizin (s.a.s.) yüce ahlakı tamamlamak üzere gönderildiğini göstermektedir. Nitekim O (s.a.s.), insanları imana ve erdemli bir hayat sürmeye davet etmiş; Kur’an’ın hayata yansıyan canlı bir örneği olmuştur. Zira fazilet ve erdemin somutlaşmış hâli olan örnek hayatı, asırlar öncesinden bugüne uzanan bir ahlak mektebi olarak insanlığa yol göstermeye devam etmektedir.

Rahmetle Akrabalık Bağlarını Örmek

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) güzel ahlakının belirgin tezahürlerinden biri insanlarla kurduğu güçlü ve merhamet eksenli ilişkilerdir. Onun ahlakında yakınlık, sadece kan bağıyla sınırlı değil vefa, sorumluluk ve rahmetle beslenen bir gönül bağıydı. Bu anlayışın ilk ve en tabi halkasını ise akrabalık ilişkileri yani sıla-i rahim oluşturmaktadır. Sıla-i rahim, akrabalarımıza sevgi ve merhametle yaklaşmaktır. Onların sevinçlerine ortak olmak, hüzünlerini paylaşmaktır. Hâl hatırlarını sormak, davetlerine icabet etmek, iyiliği tavsiye etmek, kötülüklerden sakındırmaktır. Sıla-i rahim, yalnızca maddi yardımdan ibaret değildir; kimi zaman bir selam, gönül alıcı bir söz, içten bir tebessüm kimi zaman da ihtiyaç anında uzanan bir yardım eli olarak hayat bulur. İhmal edilmiş bir hâl hatır sormak, ertelenmiş bir ziyaret yapmak, kırgınlıkları onaran bir adım atmak ya da sessizce destek olmak sıla-i rahmin en güzel tezahürlerindendir.

Resulullah’ın hayatı samimi ve sıcak akraba ilişkileriyle doludur. O vefayı, merhameti ve diğerkâmlığı akrabalık hukukunun merkezine alarak cömertliği, nezaketi ve fedakârlığıyla yakınlarına güven veren; iyi ve kötü günlerinde yakınlarını yalnız bırakmayan örnek bir akrabaydı. Gerek nesep gerekse evlilik dolayısıyla akrabası olduğu kişilere, hatta herhangi bir şekilde irtibatı olan bütün insanlara destek vererek sevgi ve şefkat göstermiştir. Onların maddi ve manevi ihtiyaçlarıyla ilgilenmiş; iyi bir Müslüman olup dünya ve ahiret saadetine kavuşabilmeleri için büyük gayret göstermiştir. Bu hassasiyetin dikkat çekici örneklerinden biri de Resul-i Ekrem’in, İslam’ı seçmeyen amcası Ebu Talip ile arasındaki rahim bağının rahmete dönüşmesi için çabalamasıdır. Allah Resulü (s.a.s.), yakınlarının vefatlarından sonra da kendilerini dua ve hayırla anarak büyük bir vefa örneği sergilemiştir. O, akrabalık bağlarını gözetmeye özen gösterdiğini ifade eden sahabiye, “Sen böyle yapmaya devam ettiğin sürece Allah’ın yardımı seninledir.” (Müslim, Birr, 22) buyurarak sıla-i rahmin ilahi rahmetle olan irtibatını vurgulamıştır. Zira insanı yalnızlıktan, toplumu da dağılmaktan koruyan güçlü değerlerden biri de merhametle korunan ve vefayla yaşatılan akrabalık bağlarıdır.

Kimsesize Sığınak, Darda Kalana Dayanak Olmak

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) güzel ahlakının belirgin yönlerinden biri de insanların acısına duyarsız kalmayan merhameti ve yardımseverliğidir. O; iyiliği yaşayan, ihtiyaç sahiplerine güven verip umut olan bir peygamberdi; yanında kimse kendini kimsesiz ve değersiz hissetmezdi. Çünkü O, insanların yükünü hafifletmeyi ahlakın gereği olarak görüyordu.

İslam, paylaşmayı, dayanışmayı ve hayatı kolaylaştırmayı emrederken bencilliği, başkalarını yok saymayı ve duyarsızlığı yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim’de “…İyilik ve takva hususunda yardımlaşın…” (Maide, 5/2) ayeti, dayanışmanın ahlaki temellerini vurgulamaktadır. İyilik, merhametli bir kalbin insana ve hayata yansıyan en güzel meyvesidir. Yetime kardeş, yoksula sevinç olmak, mazluma el uzatarak her cana şefkatle yaklaşmaktır. Bazen bir ihtiyacı gidermek bazen bir gönle dokunmak bazen de “yanındayım” diyebilmektir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.); “Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir…” (Müslim, Birr, 58) buyurarak yardımlaşma ve dayanışmanın Allah katındaki karşılığını vurgulamaktadır. O (s.a.s.), hayatı boyunca herhangi bir kimsenin kendisini yalnız, kimsesiz ve çaresiz hissetmesine kayıtsız kalmamış; imkânı olduğunda başkalarını kendisine tercih ederek kimseyi kapısından geri çevirmemiştir. Yoksula, yetime, kimsesize, çocuğa, kadına, hastaya ve yaşlıya daima şefkat ve merhametle yaklaşarak ümmetine bu konuda örnek olmuştur. Rivayet edildiğine göre bir kadın, kendi dokuduğu bir hırkayı Resulullah’a (s.a.s.) hediye etmiş, o da ihtiyacı olduğu için kabul edip giymiştir. Meclisteki bir sahabi hırkayı isteyince Resulullah tereddüt etmeden ona vermiştir (Buhari, Libas, 18). Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “…Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler...” (Haşr, 59/9) buyrularak övülen “isar” (diğerkâmlık) ahlakı, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında en güzel şekilde tezahür etmiştir. Çok rahat bir hayat sürememesine rağmen kendisinden bir şey isteyen hiç kimseyi geri çevirmemiştir (Müslim, Fedail, 56). İhtiyaç içinde bulunduğu zamanlarda dahi herkese cömert ve fedakâr davranması, paylaşmanın maddi imkânların yanında gönül zenginliğiyle de mümkün olduğunu; toplumsal dayanışmanın ise fedakârlık, cömertlik ve kardeşlik bilinciyle güçleneceğini göstermektedir. Nitekim birbirleri için özveride bulunan erdemli bireylerden oluşan bir toplum; sevgi ve dayanışmanın hâkim olduğu, haksızlıklardan uzak ve refah düzeyi yüksek bir toplum olur. Nebevi ahlak bugün de bizlere, başkasının derdini kendi derdi bilmeyi ve iyiliği hayatın merkezine yerleştirmeyi öğretmektedir.

Misafire Gönül Kapısını Açmak

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) güzel ahlakının müstesna yönlerinden bir diğeri de insanlara kalbini ve kapısını açmasıdır. O, ikramı ve misafirperverliği insan onuruna saygının bir göstergesi olarak görmüştür. Bu sebeple misafire ikram, nebevi ahlakta sosyal bir nezaket olmaktan öte Cenab-ı Hakk’a karşı inancın bir yansımasıdır. Peygamber Efendimiz, kapısını çalan herkesi ayrım gözetmeksizin güler yüz ve samimiyetle karşılamış, misafirlerine değer vermiş, ikramda bulunmayı ise bir muhabbet ve bereket vesilesi olarak görmüştür. Misafire ikramın hayır ve berekete vesile olacağını müjdelerken (İbn Mace, Et’ime, 55) imkânı olduğu hâlde bundan kaçınanları da (İbn Hanbel, IV, 157) uyarmıştır. Hz. Peygamber, hicretin ardından Medine’de yaptığı ilk konuşmalarda, “Ey insanlar! Selamı yaygınlaştırın, yemek yedirin, insanlar uykudayken gece namazı kılın ki esenlik içinde cennete giresiniz.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 42) buyurarak ikramda bulunmayı ilk tavsiyeleri arasında zikretmiş; misafirperverliğin dinî ve ahlaki bir sorumluluk olduğunu göstermiştir. Her Müslüman ev sahibi, imkânları ölçüsünde misafirperverlik görevini en güzel şekilde yerine getirmeye özen göstermelidir. Zira bu davranış, Allah’ın rızasına vesile olan erdemli ameller arasında yer almaktadır. Günümüzde giderek kaybolmaya yüz tutmuş bu değerimizin yeniden ihyası ve toplum hayatında daha güçlü bir şekilde yer bulması için herkesin gayret göstermesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü açılan her sofra, paylaşılan her lokma ve gönülden yapılan her ikram insanlar arasındaki mesafeleri azaltan, muhabbeti çoğaltan ve toplumu güçlendiren bir iyilik halkasıdır.

Geçmişten günümüze Müslümanlar olarak ne zaman ki bu mesajlara sımsıkı sarıldık, bunları yaşamak ve yaşatmak için gayret gösterdik; işte o zaman Peygamberimiz’e (s.a.s.) layık aziz bir ümmet olduk. Ne zaman da gevşekliğe düştük, onun hikmetli öğretilerinden, örnekliğinden uzaklaştık; işte o zaman yolumuzu kaybettik ve ümmet olarak sıkıntılara maruz kaldık. Gerçek şu ki O’nun örnekliği ve rehberliği, Müslümanların ve insanlığın içine düştüğü her türlü badireyi atlatması ve özlenen aydınlığa, vicdana, insafa ve güzel ahlaka kavuşması yolunda hâlen yegâne sığınaktır. İnananlar olarak Rahmet Elçisi’nin (s.a.s.) insanlığa takdim ettiği yüce değerler ile hayatımızı tezyin etmek hepimizin asli görevidir. O’nun örnekliğine yönelmek, yalnızca geçmişe özlem değil; bugünü ve geleceği inşa etme iradesidir. Sunulan yüce değerlerle hayatımızı güzelleştirmek ve bu ahlakı ailemizde, toplumumuzda ve insani ilişkilerimizde yaşatmak ortak sorumluluğumuzdur. Çünkü Resulullah’ın (s.a.s.) ahlakı; okunacak bir hatıra değil yaşanacak bir hayat modelidir. Onun açtığı yolda yürüdükçe daha merhametli, daha adil, daha güvenli ve daha huzurlu bir dünyanın imkânı vardır. Bunu başarabildiğimiz takdirde insanlık özlediği günlere, saadet asrına yeniden kavuşacaktır. İşte o zaman dünya gerçek medeniyetlere yelken açacaktır.