hayat; çevrim içi mi, yüz yüze mi?
Muhammed Said DURAN
Psikolog
Dijital tüketim alışkanlıklarınız üzerine bir düşünün. Daha çok ne zamanlar telefonla meşgul oluyorsunuz? Beklerken, yorulunca, can sıkılınca, zihinsel olarak zor bir işe başlamak istemeyince (erteleme davranışı), yalnız hissedince, gerçek hayatta yeterince uyarıcı/etkileşim olmayınca... Yoğun geçen bir günün gecesinde o gün neredeyse hiç telefona bakmadığınızı fark ettiğiniz o anı hatırlayın.
Yapılan araştırmalar ve kişisel deneyimler bize şunu gösteriyor: Sosyal medya, çoğu insan için “birincil uğraş”tan çok “boşluk doldurucu” bir işleve sahip. Birçok kişi telefonu bir amaç için değil elde boşluk oluşunca refleks olarak açıyor, çoğu zaman bilinçli karar vermeden, alışkanlık döngüsüyle kontrol ediyor. Özellikle günlük kullanımın büyük kısmında bu “boşluk doldurma” davranışını görüyoruz.
“Hayat boşluk kabul etmez.” sözü, insanın zihninde, duygularında veya günlük yaşamında oluşan boşlukların mutlaka bir şeyle dolacağı anlamına gelir. Eğer kişi o boşluğu bilinçli şekilde, faydalı ve anlamlı şeylerle doldurmazsa çoğu zaman alışkanlıklar, bağımlılıklar, amaçsız uğraşlar ya da geçici hazlar o alanı doldurur. Sosyal medya, düşük çaba ile hızlı uyarım sunduğu için modern hayatın boşluklarını kolayca doldurabiliyor.
Bugün dijital dünyanın gençler üzerindeki etkisini konuşurken çoğu zaman şu soruya odaklanıyoruz: “Teknoloji gençlere nasıl zarar veriyor?” Yaptığımız çalışmalarda sosyal medyanın zararlarını araştırıyoruz, toplantılarda dijital bağımlılıkları konuşuyoruz, gençlere her vesile ile bunları anlatıyoruz. Oysa belki de daha temel bir soruyu gözden kaçırıyoruz: “Gençler, dijital dünya ile temas kurmadıkları zamanlarda ne yapıyorlar?”
Bu bakış açısı, psikoterapide kullandığımız “Çift Terapisi-Gottman Yaklaşımı” alanındaki önemli yaklaşımlardan biriyle de benzeşiyor. John Gottman, çalışmalarında sağlıklı ilişkileri anlamak için sadece “Çiftler neden kavga ediyor?” sorusundan ziyade “Kavga etmedikleri zaman nasıl bir ilişki kuruyorlar?” sorusuna odaklanır. Yani ilişkinin niteliğini belirleyen şey yalnızca çatışmanın azlığı değil yakınlık, ortak deneyim, anlamlı zaman ve duygusal bağın gücüdür. Çünkü ilişki yeterince anlamlı değilse yalnızca “kavgayı azaltmak” ilişkiyi sağlıklı yapmıyor. Benzer şekilde, gençlerin dijital dünyayla ilişkisini anlamak için de sadece ekranın kendisine bakmak yeterli olmayabilir. Çünkü sosyal medya kullanımı bazen sebep değil sonuçtur. Meşguliyetsizlik ve can sıkıntısıyla beraber; kimi ruhsal ihtiyaçların, sorunların ya da çevrim dışı hayatın zayıflamasının bir belirtisi hâline gelir. Yani ekran dışındaki hayat yeterince sağlıklı ve tatminkâr değilse insanın hayatında ekran süresini azaltmak kalıcı ve anlamlı bir değişiklik yapmayacaktır. Bu yüzden asıl hedef, ekranı azaltmak değil hayatı çoğaltmak olmalıdır. Çünkü gerçek hayata katılım güçlendikçe dijital oyalanmanın cazibesi azalır. İnsanın kendini değerli hissettiği alanı, emek verdiği bir uğraşı, güçlü arkadaşlıkları, ait olduğu bir topluluğu, üretim ve yeterlilik hissi yaşadığı deneyimleri, ideal ve sorumluluk duyguları arttıkça ekranın merkezdeki yeri genellikle kendiliğinden küçülür. Bu nedenle dijital bağımlılığın panzehri yalnızca disiplin ve irade değil aynı zamanda anlamlı yaşamdır.
Dijital Dünya, Psikolojik İhtiyaçlarımızı “Gerçekten” Karşılamıyor
Mesele sadece boş zaman değil. Ekran, hayatın eksik bıraktığı bir ihtiyacı dolduruyor veya hayatla yüzleşme anlarında “kaçış noktası” hâline geliyor olabilir. Bu pencereden, ekran ile temasın asıl sebebini “ruhsal ihtiyaç” olarak düşünebiliriz. Bu durumu, açlığını veya hastalığını çikolata yiyerek gidermeye/tedavi etmeye çalışan bir çocuğun durumuna rahatlıkta benzetebiliriz.
Örneğin ergenlik döneminin güçlü ihtiyaçlarından biri ait olmaktır, sosyal anlamda kabul görmektir. Genç, bir yandan diğerlerinden ayrışmaya çalışırken diğer yandan yalnızlık duygusuyla baş etmeye çalışır. Sosyal medya ona bir grubun içindeymiş yanılgısı yaşatır; genç, yalnızca “takipleşerek” yapay bir dostluk ve sahte bir aidiyet duygusu yaşar. Gerçek dostluğun gerektirdiği fedakârlık, güven, sadakat ve samimiyet duygularını deneyimleyemez.
Sosyal medyanın sunduğu görünür olma, beğenilme, onaylanma, takdir edilme gibi imkânlarını kimi zaman değersizlik hissini telafisi için kullanılır. Özellikle gerçek hayatta yeterince görülmediğini, fark edilmediğini hisseden biri için sosyal medya, dış onaya bağımlı ve yapay bir değer hissi oluşturur.
Genç, kimlik kazanımının temel sorularından biri olan “Ben kimim?” sorusuna cevap ararken sosyal medya sunduğu birbirinden farklı yaşam tarzları, fikirler, kimlikler ve topluluklarla onun bu arayışını kolaylaştırıyor gibi görünür. Aşırılığı ve çatışmayı pekiştiren algoritmalar, kimlik bunalımını daha da derinleştirir.
Gerçek hayatta başarı ve yetersizlik problemleri yaşayan biri, bazı oyunların ve sosyal platformların sağladığı ilerleme hissi, başarı hissi, takdir hissi, statü hissi ile bu problemleri çözdüğü zannına kapılabilir.
Yaşının gerektirdiği sosyal yeterliliği ve baş etme becerilerini henüz edinemeyen biri için dijital dünya “duygusal kaçış” anlamına gelebilir; gelecek kaygısından, başarısızlık korkusundan, aile içi gerilimlerden, sosyal sorunlarından kaçmak insanı ekrana yöneltebilir. Bu nedenle, birine yalnızca “Telefonu bırak!” demek çoğu zaman yeterli olmaz. Şunları da sorgulamak gerekir: Gerçek hayatta onu içine çeken ne var? Nelerle baş etmeye çalışıyor? Canı sıkıldığında gidebildiği gerçek bir ortam var mı? Etrafında dertlerini paylaşabildiği, danışabildiği birileri var mı? Yüz yüze dostluğu güçlü mü? Ait hissettiği bir topluluk var mı? Kendini değerli hissettiği bir alan var mı? Ürettiği, başardığı bir uğraşı var mı? Bedensel, sosyal, zihinsel olarak hayatın içinde mi?
“Zamanın Çocukları” ve Bilinç Dışı Direnç
7-8 aylık yeğenim telefon kamerasını fark ediyor ve -bana öyle geliyor ki- poz bile veriyor. Çünkü insan yavrusu artık dijital uyaranlarla çevrili bir ekosisteme doğuyor ve gelişim süreçleri buna göre şekilleniyor. Dijitalle olan ilişkimiz epigenetik (nesilden nesle aktarılan) bir tavır olma yolunda hızla ilerliyor. Dolayısıyla bugünün gençleri için teknoloji, önceki kuşakların deneyimlediği gibi sonradan hayatlarına giren bir araç değil hayatın doğal zemini. Bu yüzden birçok uzman, artık çocukların “dijital yerliler” olmasından değil “dijital olarak şekillenen bir çocukluk”tan söz ediyor.
Ayrıca gençler yapay zekâ, internet ve mobil teknolojilerin hayatı kolaylaştırdığını bizzat deneyimliyorlar; istedikleri bilgiye saniyeler içinde ulaşıyor, arkadaşlarıyla sürekli bağlantıda kalabiliyor, eğitim, eğlence ve üretim araçlarına erişebiliyorlar. Hâl böyle olunca “zamanın çocukları”, hem “sosyal” hem “medya”, hem “dijital” hem “dünya” olan bunca güzel kavramın “zarar, sakınca, tehlike, vb.” şekilde nitelendirilmesini içsel bir dirençle karşılıyorlar. Çünkü bu anlatılar, onların yaşadığı gerçeklikle -kısmen- örtüşmüyor. Bu nedenle gençler için dertlenirken, gençlere öğüt verirken dikkati teknolojinin varlığına değil teknolojinin gerçek hayatın yerine geçmeye başlamasına, bir arada olmanın yerini sosyal medyanın almasına, dijital dünyanın gerçek dünyaya tercih edilmesine çekmeliyiz.
Sosyal Medya Sosyal Beceriyi Zayıflatıyor
Bir araya geldiğim gençlere şunu mutlaka söylüyorum: Hayatın problemleri çoğunlukla akademik değil ilişkiseldir. Bu problemler karşısında en büyük anahtarlarımızdan biri ise sosyal beceri. En çetin matematik problemlerini kolayca çözerken bir arkadaşıyla/yakınıyla ilişkisinde yaşadığı temel bir güçlükle baş edemeyen ve bu nedenle ruhsal sorunlar yaşayan nice “zeki ve başarılı” yetişkinle karşılaşıyoruz.
Hayatın bu sorunları ile sosyal beceri sayesinde baş edebiliriz. İletişim kurma, mimik okuma, çatışma çözme, iş birliği, ekip çalışması, uyum, empati, psikolojik dayanıklılık, duygusal farkındalık, dürtü kontrolü, arkadaşlık kurma gibi yeterlilikleri içeren sosyal beceri ancak gerçek etkileşimle gelişir. Benzer şekilde adab-ı muaşereti, görgü ve nezaket kurallarını da yüz yüze münasebet kurduğumuz zamanlarda içselleştiririz.
Sosyal medya, gerçek sosyal etkileşimin yerini aldığında kişi bu deneyimlerden çoğunlukla mahrum kalır ve zamanla bu ihtiyaçlara dair farkındalığını kaybeder. Bu da insanı; sosyal ve ruhsal probleme açık hâle getirir.
Toplulukta Rahmet Vardır
İçinde bulunduğumuz çağ tezatlarla dolu; sosyal medya platformlarının zamansız mekânsız nimetleri sayesinde dünyanın her yerinden insanlarla tanışıyor, kaynaşıyoruz. Buna karşın kendini daha yalnız veya değersiz hissettiğini söyleyen, kimlik ve aidiyet buhranları yaşayanların sayısı her geçen gün artıyor.
Sosyal psikoloji, sağlıklı kimlik gelişimini yalnızca “Ben kimim?” sorusuyla değil aynı zamanda “Ben kimlerle birlikteyim?”, “Nereye ait hissediyorum?” ve “Başkalarıyla nasıl ilişki kuruyorum?” sorularıyla birlikte ele alır. Çünkü kimlik, bütünüyle bireyin iç dünyasında oluşan bir şey değildir. İnsan, kendini büyük ölçüde başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde keşfeder, başkalarının tepkileri aracılığıyla geliştirir. Kendimizi bir aynada gördüğümüz gibi sosyal ilişkiler de bize kim olduğumuz hakkında sürekli geri bildirim verir.
İslam düşüncesinde de insan, “tek başına” bir varlık olarak tasvir edilmez. İnsan; aile, komşuluk, akrabalık, dostluk, mahalle ve ümmet gibi ilişkiler ağı içinde anlam bulan bir varlıktır. İnancımızın “Toplulukta rahmet vardır.” öğretisi de bu hakikate dayanır. Rahmet, sadece ilahi lütuf anlamında değil aynı zamanda dayanışma, güven, merhamet, anlam ve aidiyet olarak da ortaya çıkar. Çünkü insan rahmeti çoğu zaman ilişki içinde tecrübe eder; bir arkadaşın desteğinde, bir büyüğün rehberliğinde, bir gönüllülük faaliyetinde, bir sofrayı paylaşırken, birlikte çalışırken, birlikte ibadet ederken...
Gerçek hayat bize, insanın en verimli ve en sağlıklı hâlinin anlamlı ilişkiler içinde ortaya çıktığı gerçeğini hatırlatır. Dijital dünyadan uzaklaşmanın amacı ekransız kalmak değildir. Amaç, insanın yaratılışına daha uygun olan gerçek ilişkilere, gerçek topluluklara ve gerçek sorumluluklara yeniden yaklaşmasıdır.
Bu noktada kıymetli gençlerimize, yaz tatilini de bir fırsat bilerek yüz yüze bağ kurabilecekleri “gerçek” ortamlara yönelmelerini önemle tavsiye ediyorum; aile ve akraba buluşmaları, kişisel gelişim ve manevi değerlere dair kurslar, camilerimizdeki gençlik faaliyetleri, kütüphaneler, yararlı vakıf ve derneklerimizin sosyal sorumluluk projeleri bunlardan bazılarıdır.
Hiç şüphesiz insanın hayattaki saadeti ve sağlığı ekrandan değil yine insandan geçiyor. Birbirimize “gerçek hayatta” denk gelebilmek dileğiyle…