HANE-İ SAADETİN AYNASI:
HZ. PEYGAMBER’İN AİLE HAYATINDA İLETİŞİM AHLAKI
Doç. Dr. Furkan ÇAKIR
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Bilgi ve iletişim teknolojilerinin baş döndürücü bir hızla geliştiği, dünyanın devasa bir dijital köye dönüştüğü modern çağda, insanlığın en büyük paradoksu trajik bir “iletişimsizlik” sarmalına düşmüş olmasıdır. Küresel kültürün getirdiği bireyselleşme, manevi ve ahlaki değerlerdeki çözülme, ne yazık ki en çok toplumun özünü, mayasını ve koruyucu kalesini oluşturan aile kurumunu sarsmaktadır. Bugün dünyada ve ülkemizde boşanma oranlarının ürkütücü boyutlara ulaşması, aile içi şiddetin ve derin yalnızlık hissinin bir veba gibi yayılması, aile kurumunun ciddi bir kriz ve kaosla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Araştırmaların kahir ekseriyeti, bu dağılmaların temel sebebinin maddi yetersizliklerden ziyade eşlerin birbirini duymaması, empati kuramaması, duygularını paylaşamaması ve sağlıklı iletişim kanalları inşa edememesi olduğunu ortaya koymaktadır.
Oysa İslam dini, insanlığın ilk ve asıl birimi olan aileye mukaddes ve ulvi bir gaye yüklemiş, onu sevgi, huzur ve meveddet harcıyla karıştırmıştır. Kur’an-ı Kerim, kadın ve erkeğin bu dünyadaki yalnızlığının aile ile giderilebileceğini beyan ederek şöyle buyurur: “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21) Bu ayet-i kerimede geçen “sükûn” kavramı ailenin bir koruma, örtme ve karşılıklı tekâmül yeri olduğuna işaret eder. İşte bu ilahi modelin hayattaki en canlı, şeffaf, samimi ve kusursuz örneği, şüphesiz Yüce Allah’ın bizlere “üsve-i hasene” yani “en güzel örnek” olarak takdim ettiği Hz. Peygamber’dir. Allah Resulü’nün hem kendi hane-i saadetindeki çok evlilik yapısı içinde sergilediği hayranlık uyandırıcı adalet ve nezaket hem de sahabe efendilerimizin ailevi krizlerinde üstlendiği hakemlik rolü, bugünün modern dünyasına ışık tutacak ilmî, hukuki ve ahlaki düsturlarla doludur.
Despotizmden uzak, değer ve muhabbet merkezli bir hitap
Hz. Peygamber (s.a.s.), risalet vazifesinin getirdiği yoğun devlet idaresi, ordu komutanlığı ve tebliğ faaliyetlerine rağmen hane halkına karşı asla despot, kaba, baskıcı ve otoriter bir reis olmamıştır. Aksine, kadınların fıtraten sahip olduğu naziklik, hassaslık ve kırılganlık gibi özellikleri çok iyi bildiğinden onlara karşı muamelesinde son derece itinalı, zarif ve müşfik davranmıştır. Hz. Aişe validemize olan sevgisini her fırsatta, ashabının önünde dahi açıkça dile getirmekten çekinmeyen Allah Resulü, ona sevgi ve yakınlık ifadesi olarak hoşuna gidecek hitaplarla seslenmiştir.
Onun sevgisi sadece hitaplarda sınırlı kalmamış, gündelik hayatın en yalın ve mahrem anlarına da sirayet etmiştir. Eşi Hz. Aişe’nin su içtiği kaptan, özellikle onun ağzını koyduğu aynı noktadan su içer; kemikli eti yerken yine eşinin dişlediği yerden ısırırdı. Kadının bir eşya gibi görüldüğü, hayızlı kadınla aynı masaya dahi oturulmadığı bir cahiliye toplumunda bu duruş, kadını tecrit edilmekten kurtaran ve ona hak ettiği insani onuru iade eden muazzam bir devrimdir. Eşlerinin bir sıkıntısı olduğunda gözyaşlarını mübarek elleriyle siler, onları teselli eder ve gönüllerini hoş tutmak için her türlü fedakarlığı sergilerdi.
Aile içi iletişimde empati, hoşgörü ve tartışma hürriyeti
İnsanın ve fıtratın olduğu her yerde olduğu gibi hane-i saadette de zaman zaman beşeriyetin gereği olarak fikir ayrılıkları, dargınlıklar ve kıskançlıklar vuku bulmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) aile yapısı içinde karşılaştığı en fıtri imtihan, şüphesiz eşleri arasındaki rekabet ve kıskançlık hissi olmuştur. Ancak o, modern psikolojinin ve aile danışmanlığının temel taşı kabul ettiği “empati” ve “öfke kontrolü” kavramlarını asırlar öncesinden bir hayat nizamı olarak tatbik etmiştir. Kıskançlığın meydana geldiği durumlarda asla kırıcı bir dil kullanmamış, eşlerine karşı sabırlı, anlayışlı ve sükûnet dolu bir tavır takınmıştır.
Daha da önemlisi, Efendimiz eşlerine ev içinde mutlak bir konuşma ve tartışma hürriyeti tanımıştır. O, evinde despotça kurallar koyup itirazı yasaklayan bir lider değil eşlerinin kendisine muhalefet etmesine dahi müsamaha gösteren bir dert ortağıydı. Nitekim Hz. Ömer, evinde eşinin kendisine karşılık vermesine kızdığında, eşinin, “Niçin şaşırıyorsun? Vallahi Peygamberin hanımları bile ona karşılık veriyorlar; hatta onlardan biri, bir günü geceye kadar ondan ayrı geçiriyor.” demesi üzerine hane-i saadetteki bu hürriyete şahit olmuş, kızı Hafsa’yı uyardığında ise Allah Resulü bu duruma sadece tebessümle mukabele etmiştir. (Buhari, Nikâh, 83) Efendimiz, sorunları küserek, soğuk davranarak veya kapıları kapatarak değil konuşarak, dinleyerek ve her iki tarafın haklarını gözeterek çözüme kavuştururdu.
Bir yönetim ve istişare mekanizması olarak hane-i saadet
İslam’ın sosyal ve siyasi hayattaki en temel düsturlarından biri olan istişare, nebevi hane içinde de en üst düzeyde işletilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), ailevi ve toplumsal meselelerde eşlerinin görüşlerine başvurmuş, onların ferasetine ve zekâsına kıymet vermiştir. Bunun İslam tarihi açısından en görkemli tecellisi Hudeybiye Antlaşması esnasında yaşanmıştır. Sahabe-i kiram, antlaşmanın zahiren ağır görünen şartlarını içlerine sindiremeyip Efendimizin, “Kurbanlarınızı kesin, saçlarınızı tıraş edip ihramdan çıkın.” emrini üç kez tekrarlamasına rağmen, belki hüküm değişir ümidiyle yerlerinden kalkmamışlardı. Ashabından gördüğü bu kayıtsızlık karşısında derin bir hüzünle çadırına giren Allah Resulü, durumu o sırada yanında bulunan değerli eşi Ümmü Seleme validemize açmıştır. Ümmü Seleme validemiz, muazzam bir stratejik ferasetle şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resulü! Sen dışarı çık, hiç kimseyle tek bir kelime dahi konuşmadan kendi kurbanlık develerini kes ve tıraş ol. Onlar seni bu hâlde görünce sana tabi olacaklardır.” Efendimiz bu tavsiyeyi harfiyen uygulamış; onun kararlılığını gören sahabe, antlaşmanın kesinleştiğini anlayarak hemen kurbanlarını kesmeye ve tıraş olmaya başlamıştır. (Buhari, Şurut, 14) Bir kadının istişari dehası, İslam ordusunu muhtemel bir itaatsizlik ve felaketten kurtarmıştır. Aynı şekilde, ilk vahyin getirdiği o dehşet anında Efendimizin sığındığı, dertleştiği ve “Korkma, Allah seni asla mahcup etmez.” telkiniyle kendisine ilk manevi desteği veren kişi de ilk eşi Hz. Hatice olmuştur. (Buhari, Bedu’l-Vahy, 1)
Sahabenin ailevi çıkmazlarında bir mürşit olarak Efendimiz
Hz. Peygamber (s.a.s.), sadece kendi evinin değil toplumu oluşturan tüm Müslüman ailelerin hamisi, arabulucusu ve mürşidi olmuştur. Sahabe efendilerimiz en ufak bir geçimsizlik yaşadıklarında hane-i saadetin kapısını çalar, Efendimiz de bir peygamber vakarı ve bir baba şefkatiyle arabuluculuk yapardı.
Kızı Hz. Fatıma ile damadı Hz. Ali arasında aile içi bir anlaşmazlık vuku bulup, Hz. Ali o anki öfkeyle evden çıkıp mescide sığındığında, Efendimiz kızının evine gelmiş, durumu öğrenince damadının yanına gitmiştir. Onu mescitte üstü başı toz toprak içinde uyurken bulduğunda ne kızına ne de damadına öfkelenmiş; aksine büyük bir şefkatle Hz. Ali’nin üzerindeki tozları temizleyerek “Kalk ey Ebu Türab (Toprağın babası), kalk ey Ebu Türab!” latifesiyle kalplerdeki kızgınlığı eritmiş ve tarafgirlik yapmadan yuvayı birleştirmiştir. (Buhari, İsti’zan, 40)
Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan Hind bint Utbe, eşi Ebu Süfyan’ın son derece cimri olduğunu, kendisinin ve çocuklarının temel ihtiyaçlarını karşılamadığını belirterek nebevi hakemliğe başvurduğunda Efendimiz, hukuki adalet ile toplumsal marufu birleştirerek: “Sen ve çocukların, eşinin malından kendinize yetecek kadarını güzelce alabilirsiniz.” buyurmuş ve kadının mağduriyetini önlemiştir. (Buhari, Büyu‘, 95)
Kurtuluş reçetesi olarak sünneti yeniden okumak
Peygamber Efendimizin (s.a.s.) örnek aile hayatı ve sahabeye rehberliği bizlere göstermektedir ki hane-i saadet, asrımızın iddia ettiği gibi steril, sorunsuz, fıtri duygulardan arındırılmış bir yuva değildi. Orada da kıskançlıklar, ekonomik darlıklar ve beşeri tartışmalar yaşanmıştır. Ancak o yuvaları muazzam kılan şey, krizlerin şiddetle, küsmekle veya baskıyla değil adalet, empati, nezaket ve en önemlisi de açık iletişim kanallarıyla çözülmüş olmasıdır. Bugün modern hayatın çarkları arasında yıpranan, iletişimsizlik virüsüyle dağılan Müslüman aile yapısını yeniden ihya etmek, nebevi mirasın yeniden canlandırmasıyla gerçekleşecektir. Evlerimizi birer hane-i saadet kılmanın yegâne yolu, Efendimizin çağlar ötesine bıraktığı o evrensel sevgi, adalet, sadakat ve vefa ilkelerini yeniden kuşanmaktan geçmektedir.