HACE-İ EVVELİMİZAHMET MİTHAT EFENDİ
Emin GÜRDAMUR
Ahmet Mithat Efendi denildiğinde gözümün önüne, Bobbie Carlyle’ın “Kendi Kendini Yontan İnsan” adlı ikonik bronz heykeli gelir. Zira ömrünü cehaletin, yoksulluğun ve devri inkırazın sert kayasını yontarak geçiren Hace-i Evvel, şayet Batı’da yaşamış olsaydı onun hatırası adına büyük meydanlardan birine tam da böyle bir heykel dikilirdi. Modern Türk edebiyatına başlangıç noktası arayanların, Tanzimat’ı yeniden okuyanların, 2. Abdülhamit’le hesaplaşanların ve son dönemde postmodern kurmacamızın köklerini merak edenlerin sıkça müracaat ettiği bir isim olarak Ahmet Mithat Efendi, bunca ilginin yanı sıra bir yüzyıl boyunca ihmal edilen, eserleriyle modern okur merakının uzağında kaldığı varsayılan, buna rağmen eski bir konağın kapatılmış odalarından sızan hatıralar gibi kendisinden sonra yazılan sayısız kitabın satırlarında sessizce dolaşan, unutuldukça hatırlanan, görmezden gelindikçe yeniden karşımıza çıkan hayalet yazarımızdır. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, Batılı anlamda modern Türk edebiyatının -belki kurmacasının demeliyiz- henüz emekleme çağında olduğu bir dönemde eser veren, okur yetiştiren ve zevk inşa eden Ahmet Mithat Efendi, edebiyat itiyadı kazandırdığı toplumun, modernleşme telaşı içinde ilk unuttuğu daha doğrusu unutmuş numarası yaptığı isimlerden biri oldu. Numarası diyorum çünkü onun eserlerini doğuran tarihsel iklimi cezalandırmak isteyenler, Türk edebiyatının bu fesli sakallı kurucu imgesini, yıkılan imparatorluğun eşiğinde bırakırken poetik değil politik bir refleksle hareket etmişti. Aksi hâlde Osmanlı toplumuna okumayı, yazmayı ve kurmacayı öğreten büyük muallimin; aydınlanmacı temeller üzerinde yükselme iddiası taşıyanlarca neden aşılması gereken bir engel, sümen altı edilmesi elzem bir enkaz sayıldığını açıklayamayız.
Gelgelelim tarih, ilk bakışta estetik bir tercih yahut masum bir zevk hükmü gibi görünen edebî yargıların ardındaki gizli saikleri yavaş yavaş meydana çıkaran sabırlı bir muhasebecidir. Öyle ki bir devrin estetik yargılarını biçimlendiren siyasi arzuların maskesi gün gelir düşer ve bir zamanlar mutlak hakikat gibi algılanan kanaatler kaybolup gider. Nitekim başında yok sayıldığı yirminci yüzyılın sonunda toprağın altından define gibi sökün eden Ahmet Mithat Efendi’nin, Türk okuru nezdinde yeniden itibar görmesi yalnızca geçmişe gösterilen bir vefa duygusuyla izah edilemeyecek kadar derin ve dikkat çekici bir hadisedir. Bu ilgide, postmodern edebiyatın metinler arasındaki geçişkenliği meşrulaştırmasının, yüksek ve popüler kültür arasındaki duvarları gevşetmesinin önemli payı vardır şüphesiz. Bir zamanlar kusur sayılan anlatım özellikleri, didaktik müdahaleler, okurla kurulan doğrudan ilişki ve çoğul anlatı teknikleri yeni yorumlarla karşılaştıkça yeni anlamlar kazandı. Şüphesiz bu, eleştirinin daha incelikli bir bakış kazanmasıydı. Eleştirmenler, edebî metinlerde biçim ile özü birbirinden ayırabilme, tarihsel şartlarla estetik tercihleri aynı anda değerlendirebilme becerisi kazandıkça Ahmet Mithat’ın eserlerine de farklı gözlerle bakabildiler. Böylece uzun yıllar boyunca yalnızca kusurları üzerinden okunan onlarca yapıt; kurucu bir hayal gücünün, geniş bir anlatı enerjisinin ve güçlü bir kültürel sezginin ilk örnekleri olarak hak ettiği takdiri bulmaya başladı.
Bugün dönüp hayatına ve eserlerine baktığımızda evvela yoksulluğun döve döve sertleştirdiği bir çelikle, Faustvari bir öğrenme iştiyakıyla karşılaşırız. Ahmet Mithat Efendi, kendi kendini inşa ederek, yenileyerek biçimlenen bir iradenin temsilcisidir. Çocukluk yıllarında yaşadığı mahrumiyet ile bilgiye duyduğu doyumsuz açlık, onun hayatını şekillendiren iki temel kuvvet olmuş; bu kuvvetler biyografisinden taşarak kurmacalarına karışmış, neredeyse laytmotif iki ana izlek hâline gelmiştir. Yoksulluktan kurtulma arzusu ile cehaleti aşma çabası, Ahmet Mithat’ın yaşadığı dönemin olduğu kadar yorgun bedeniyle ayakta kalmaya çalışan Osmanlının da derin motivasyonuydu.
Kör Kandilin Cılız Işığı Altında
Her şeyden evvel Ahmet Mithat Efendi’yi çağdaşı yazarlardan ayıran temel hususiyet; seçkin ailelerden gelen aydınların aksine kıt kanaat geçinen dindar bir ailenin içinde doğmuş olmasıdır. Gözlerindeki kartalvari çekiklik, âdeta onu bekleyen çetin yollara karşı kaderin bir işareti, armağanıydı. Henüz altı yedi yaşlarındayken geçim zaruretiyle Mısır Çarşısı’ndaki bir aktara boğaz tokluğuna çırak verilen Ahmet, çocukluğunu ağır çalışma şartları, yoksunluk ve mahrumiyet içinde geçirir. Sabahın karanlığında uzun yollar yürür, dükkânda ve ustasının evinde bitmek bilmeyen işlere koşulur, dayak yer, aşağılanmaya maruz kalır. Ancak bütün bu zorluklar onu yıldırmak şöyle dursun, daha da biler. Yıllar sonra, “En tesirli kuvvet macunu sefalettir.” sözüyle ifade edeceği üzere, sefalet onun iradesini kırmak yerine kuvvetlendirmiş, karakterini biçimlendiren başlıca unsur olmuştur. Hayatının bu dönemindeki en dikkat çekici özellik ise bilgiye duyduğu sarsılmaz iştiyaktır. “Evvelce geceleri, ocağa asılmış kör kandilimin cılız ışığında o kadar çok okuyordum ki bunun zararını gözlerim çekmeye başladı. Fakat kazancım biraz çoğalınca daha iyi ışıkta okumak imkânına kavuştum. Ve gözlerimi tehdide başlayan tehlikeden kurtuldum. Bilginin dimağ aydınlatıcı temiz ve tükenmez ışığına doğru koştukça hevesim ve hızım büsbütün artıyordu. Bazen bu şiddetli hevesle, kitabı ekmeğe bile tercih ettiğim ve ekmek paramı kitapçıya verdiğim oluyordu.” (Kâmil Yazgıç, Oğlunun Kaleminden Ahmet Mithat Efendi, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul: 2020, s. 23)
Bilgiyi elde etmek ve paylaşmak konusundaki cehdi, ilk eserinden son eserine kadar durmadan atan bir nabız olarak hayatiyetini sürdürür. Kurmacayla ilk ünsiyeti olarak telakki edebileceğimiz Kıssadan Hisse, Bağdat’ta Mekteb-i Sanayi öğrencileri için kaleme aldığı bir kitaptır. Kitapta derlediği anlatılar, insanın kendi hudutlarını unutmasını, başkasının hayatına özenmesini, gösterişe kapılmasını ve hak etmediği mevkilere ulaşma arzusunu sorgulayan küçük ahlak aynaları gibidir. Tanzimat yıllarında belirginleşecek bazı zihniyetlerin gölgeleri, henüz bu ilk metinlerde görünmeye başlar; toplum içinde itibarlı görünme arzusu, yapaylık, özentilik ve ölçüsüz hırs gibi meseleler sembolik hikâyeler içinde işlenir. Bu yıllar Ahmet Mithat Efendi’nin kendi kalemini keşfettiği yıllardır. Zevra gazetesinin başında gazeteciliğini olgunlaştırırken Hace-i Evvel ile muallim kimliğini ortaya koyar. Fakat asıl mühim olan, bu yıllarda öykücülüğünün ilk büyük adımlarını atmasıdır. Kıssadan Hisse’nin ardından özgün öykülerini ve romancılığa giden yolun taşlarını dizen Letaif-i Rivayat’ın ilk öyküleri gelecektir. İstanbul’a döndüğünde ise kendi matbaasını kurarak ailece gece gündüz çalışmak suretiyle kitap ve gazete neşrine başlayacaktır. Bekâr çamaşırları dikerek geçimini sağlamaya çalışan Nefise Hanım ile o çamaşırları pazarlarda satan bezci esnafı Hacı Süleyman Ağa’nın oğlunu, yıllar sonra yine bir aile dayanışması içinde, bu kez topluma elbise değil içerik, bilgi, hayal gücü üretip satarken görürüz.
İlk Taşları Döşeyen Aydın
Ahmet Mithat Efendi bütün eksikleri, aceleleri ve dağınıklıklarıyla birlikte, kendinden sonrakilerin aşmak zorunda kaldığı kadar yaslanmak zorunda da kaldığı zorunlu bir başlangıç noktasıdır. Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet Mithat’ın başlattığı yerli roman tecrübesini estetik açıdan rafine etmiştir. Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Mithat’ın geniş okur kitlesiyle konuşan anlatıcı tavrını daha sade ve olgun bir biçimde sürdürmüş, Anadolu’ya açılan bakışın köklerini ondan almıştır. Ömer Seyfettin, hikâyenin gündelik hayata, sıradan insana ve toplumsal meselelere erkenden açılmasında Ahmet Mithat’ın bıraktığı mirası devam ettirmiştir. Sabahattin Ali, edebiyatın yalnızca seçkin zümrelerin değil her insanın hikâyesini anlatabileceği fikrini Ahmet Mithat’ın açtığı yoldan devralmıştır. Memduh Şevket Esendal, Anadolu’ya bakan mizahıyla bir tür modern Ahmet Mithat Efendilik yapmıştır aslında. Sait Faik Abasıyanık, bazen okura yönelen hasbi konuşmalarıyla bazen öykü girişlerinde deneme kılığına bürünen sesiyle istese de istemese de Ahmet Mithat Efendi’nin ayak izlerine basmıştır. Oğuz Atay ile Orhan Pamuk; anlatıcının metne müdahale etmesi, okurla konuşması, kurmacanın kendi yapısını tartışması gibi özellikler düşünüldüğünde Ahmet Mithat’ın kimi zaman “kusur” sayılan bazı yöntemlerinin postmodern ürünlerini vermişlerdir. Onun asıl mirası, Türkçede her şeyin anlatılabileceği fikridir. O, romanın ve hikâyenin konu sahasını genişletmiş, okuru kurmacanın merkezine yerleştirmiş, yerli hayatın ayrıntılarını edebiyatın malzemesi hâline getirmiştir.
Ahmet Mithat Efendi, yeğenine verdiği meşhur öğütte kendi edebî ve fikrî serüveninin mahiyetini de izah eder: “Oğlum, yalnız bir şey öğrenmeli, fakat mükemmel olarak; yahut her şeyi öğrenmeli, bittabi nakıs (eksik) olarak. Bugünkü halimize nispetle bu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır (tercih edilmelidir). Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır; sen de evladına onu tavsiye et.” (Nüket Esen-Erol Köroğlu, Merhaba Ey Muharrir! Ahmet Mithat Üzerine Eleştirel Yazılar, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul: 2006, s. 2)
İçinde yaşadığı cemiyetin henüz ihtisaslaşma safhasına ulaşmadığını, bu sebeple devrinin insanına düşenin tek bir sahada derinleşmekten ziyade mümkün olduğunca çok alanda faaliyet göstermek olduğunu düşünür. Bu yüzden roman, hikâye, tarih, felsefe, gazetecilik, eğitim ve tercüme gibi birbirinden farklı sahalarda kalem oynatmış; dikey bir derinlikten çok yatay bir genişlik kazanmayı tercih etmiştir. Nitekim yeğenine, “yalnız bir şeyi mükemmel öğrenmek” ile “her şeyi eksik de olsa öğrenmek” arasında ikinci yolu tavsiye ederken aslında kendi neslinin tarihî vazifesini tarif etmektedir. Ona göre kendi kuşağı boşlukları dolduracak, yollar açacak ve ilk taşları döşeyecek; ihtisaslaşma ise ancak gelecek nesillerin işi olacaktır.
Devrimci Değil Tedricî Yöntem
Ahmet Mithat Efendi, içinde yaşadığı toplumun düzenine ve ahlakına bağlı bir yazardır ancak bu bağlılık onu toplumun aksayan yanlarını görmekten alıkoymaz. Batı karşısında Osmanlı müktesebatının zaaflarını fark eder fakat çözümü devrimde değil tedricî dönüşümde arar. Yeni Osmanlılar’ın birçok fikrini değerli bulmasına rağmen onların mücadele yöntemlerini eleştirmesi de bundandır. Onun kurmacasına yön veren temel saik, toplumu karşısına almak yerine onu içeriden dönüştürmektir.
Siyasi meselelerde risk almamakla, özellikle Rodos sürgününden sonra kişisel konforunu korumayı tercih etmekle itham edilir. Oysa bu hüküm, çoğu zaman eserlerinin iç mantığını gözden kaçıran bir okumanın ürünüdür. Ahmet Mithat Efendi’nin bireye, topluma ve değişime bakışı ıslahatçı bir karakter taşır. Nitekim Menfa’da Yeni Osmanlılar’a yönelttiği eleştirilerde onları bütünüyle reddetmediğini, aksine fikirlerinin çoğunu değerli ve toplum için gerekli bulduğunu açıkça ifade eder. Onların bilgisine, gayretine ve samimiyetine güveni tamdır. İtirazı fikirlere değil yöntemedir. Hace-i Evvel’e göre bu kimseler işe ters taraftan başlamış, başlangıçta düşmanlık fikrine kapılarak hedeflerine ulaşmayı güçleştirmişlerdir. “Eğer bunlar düşmanca bir tavırla ortaya çıkmamış olsalardı amaçları milletin ilerlemesinden ve mutluluğundan ibaret olduğuna göre bu isteğe daha fazla hizmet edebilirlerdi.” (Ahmet Mithat Efendi, Menfa, (Haz. Semih Doğan), Sapiens Yayınları, Ankara: 2024, s. 64)
Bu sebeple öykülerinde büyük siyasi programlardan çok gündelik hayatın içine yerleşmiş alışkanlıklara, önyargılara ve düşünme biçimlerine müdahaleler vardır. Gençlikte görücü usulü evliliğin ve romantik tahayyüllerin insanı nasıl yanıltabileceğini gösterirken Teehhülde evlilik kurumunu bireysel irade ve karşılıklı tanışma temelinde yeniden düşünmeye çağırır. Felsefe-i Zenan ise kadın hürriyeti, evlilik kurumu ve erkek merkezli toplumsal kabuller etrafında cesur sorular sorar. Bu metinler bir arada okunduğunda Ahmet Mithat Efendi’nin yalnızca hikâye anlatmadığı fark edilir; o, Türk toplumunun modernleşme sürecinde karşı karşıya kaldığı temel meseleleri kurmacanın imkânlarıyla sınayan, yeni davranış ve düşünce biçimleriyle esneten öncü bir yazar, mütefekkirdir.
Olağanüstü Bir Kurucu Muhayyile
Ahmet Mithat Efendi’nin yazınsal esaret biçimleriyle de arası iyi değildir. Toplumsal alışkanlıklara yönelttiği itirazı kurmacanın kurallarına da yöneltir. Daha ilk eserlerinden itibaren anlatının yerleşik kalıplarını zorlar. Ölüm Allah’ın Emrinde kronolojik akışı tersine çevirerek olay örgüsünü sondan başlatır; Karı Koca Masalında ise kurmaca ile öylesine serbest, oyunbaz bir ilişki kurar ki anlatıcı, öykü ve okur arasındaki sınırlar sürekli yer değiştirir. Romanı anlatıyormuş gibi yaparak geciktirir, oyalar, başka yollara sapar; buna rağmen merakı diri tutmayı başarır. Bugün bile canlılığını koruyan bu anlatı çevikliği, Ahmet Mithat Efendi’nin fikirlerinde olduğu kadar yeni anlatım imkânlarında da kâşif özelliğini hatırlatır bize.
Sonuç olarak, Ahmet Mithat Efendi’nin kurmacasına yalnızca verdiği cevaplar üzerinden bakıldığında asıl meramı gözden kaçar. Onun asıl başarısı, Türk okurunun zihnine yeni sorular yerleştirmesindedir. Köleliği bir hukuk meselesinin ötesine taşıyıp insanın kendi arzularına esir oluşuna bağlar, evliliği gelenekle bireysel iradenin çatıştığı bir alana dönüştürür, kadın hürriyetini, ahlakı, eğitimi, yoksulluğu ve özgürlüğü dönemin alışılmış hükümlerinin dışına çıkarır. Kurduğu karakterler, bu karakterlerin temsil ettiği fikirlerden daha büyüktür; bu yüzden Rakım Efendi, Dakik Bey, Memduh ya da Zeynel Bey yalnızca bir tezin sözcüsü olarak kalmayıp kendi iç gerilimleriyle yaşayan edebî şahsiyetlere dönüşürler. Bunlar, Türk kurmacasının gelecekte yürüyeceği görkemli yolun ilk patikalarıdır. Sonraki kuşakların psikolojik derinlik, bireyselleşme, medeniyet eleştirisi, kadın meselesi, özgürlük fikri ve kurmaca oyunları etrafında geliştireceği pek çok imkân, ilk biçimlerini onun metinlerinde bulur. Ahmet Mithat Efendi’nin mirasını, birkaç teknik yenilik yahut birkaç öncü temayla sınırlandırmak haksızlıktır. O, Türk edebiyatında yeni odalar açan bir yazar olduğu kadar mezkûr odaların birbirine bağlandığı koridorları da inşa eden isimdir. Eserlerine bugün dönüldüğünde görülen şey “birtakım acemilikler”den çok, henüz teşekkül hâlindeki bir edebiyatın bütün ihtimallerini aynı anda yoklayan olağanüstü bir kurucu muhayyiledir.