GÜNCELLEMENİN TAM VAKTİ

M. Cüneyd Çiğdemli

DİB Başkanlık Müşaviri

Balkonlarda uzun süren akşam çaylarının yavaş yavaş kısaldığı günlerdeyiz. Memleket ziyaretlerinde kurulan geniş sofralar toplandı; o sofralarda edilen sohbetlerin ve gülüşmelerin hatırası kaldı. Sabah serinliğinde cüzlerini göğüslerine bastırarak yaz Kur’an kurslarına koşan çocukların cıvıltısı çekildi sokaklardan. Akşama kadar mahalle aralarında dolaşan bisikletlerin zil sesleri azaldı; sokaklarda daha erken çöken bir sessizlik yerleşti. Ağaçların yeşil yaprakları arasına ilk sarılar karışırken güneş de her gün biraz daha erken çekiliyor gökyüzünden. Rüzgârın taşıdığı tatlı serinlik, takvime bakmaya gerek bırakmadan haber veriyor: Yaz bitti, eylül geldi.

Yazın bitişi ve sonbaharın başlangıcı çoğu zaman hüzünle anılsa da eylülün yeni başlangıçların ayı olduğunu düşünürüm. Takvim ocakta başlar fakat insan, hayatını çoğunlukla eylülden itibaren planlar. Bunun bir sebebi de hafızamızdır. Hayatımızın ilk yirmi yılındaki başlangıçların çoğu eylüldeydi. İlkokula başlamamız, ortaokula ve liseye adım atmamız eylüldeydi. Yeni bir sayfa açmamız, yeni sınıfımıza girişimiz, yeni sıra arkadaşımızla tanışmamız hep eylüldeydi. Aradan yıllar geçse kırk yaşına da gelsek bu alışkanlık pek değişmez. Eylül yaklaşınca içimizde yeniden hazırlanma, toparlanma ve bir yerden başlama isteği belirir. Çünkü takvim ocakta başlar, insan eylülde.

Çocukların okul servis saatlerinden beslenme çantalarına konulacaklara, iş yerindeki yeni dönem hedeflerimizden ev bütçesinin yeniden düzenlenmesine kadar her şeyi ince ince hesaplarız. Kırtasiyeden yeni kalemler alırken ya da çalışma masasının yönünü ışığa göre ayarlarken gösterdiğimiz dikkati, ekran karşısında geçirdiğimiz saatler için de göstermenin vakti gelmedi mi? Geldi de geçiyor, diye düşünüyorum. Böylesine hummalı bir hazırlığa giriştiğimiz eylül ayında, dijital hayatımızı da planlamaya dâhil edelim. Bunu bir suçluluk duygusuyla veya teknolojiye düşman kesilerek değil yalnızca samimi bir muhasebe niyetiyle yapalım. Bildirimlerimizden ekran sürelerimize, takip ettiklerimizden çocuklarımızın dijital alışkanlıklarına kadar hayatımızın bu tarafını da gözden geçirelim. Hep birlikte küçük bir “dijital check-up” yapalım, ne dersiniz?

Günümüzün ne kadarı o parlak ekran karşısında eriyip gidiyor? Sabah uyandığımızda yüzümüzü yıkamadan dünyada ne olup bittiğine bakma ihtiyacı, kendi iç sesimizi ne kadar bastırıyor? Bildirimlerin arasından başımızı kaldırmadığımız için evimizdeki hangi sözleri, hangi bakışları kaçırıyoruz? İhtiyacımız olmadığı hâlde bir reklamın ya da akımın etkisiyle satın aldığımız, hatta paketini bile açmadığımız kaç ürün var evimizde? Sosyal medyada karşımıza çıkan içeriklerin duygularımızı, tercihlerimizi ve olaylara

bakışımızı nasıl etkilediğinin farkında mıyız? Aynı olayın farklı hesaplarda birbirine hiç benzemeyen biçimlerde anlatıldığına kaç kez şahit olduk? Pazar yerinden meyve alırken en tazesini seçmek için gösterdiğimiz özeni zihnimize aldığımız içerikler için de gösteriyor muyuz; yoksa algoritmaların önümüze koyduğu her şeyi düşünmeden kabul mü ediyoruz?

Kendimize sorduğumuz bu sorular yeterli mi? Elbette değil. Çünkü aynı evin içinde, bizim ekranla kurduğumuz ilişkiyi izleyerek büyüyen çocuklar da var. Salonun bir köşesinde sessizce tabletlerine gömülmüşken hangi sanal dünyanın sokaklarında, hangi içerik üreticilerinin peşinde dolaşıyorlar? Onları çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmaya çalışırken dijital dünyanın karanlık ve çıkmaz sokaklarını tanımaları için nasıl bir yol gösteriyoruz? Daha da önemlisi, onlara yalnızca söylediklerimizle değil yaptıklarımızla da örnek olduğumuzun farkında mıyız? Onların ekran sürelerini hesaplarken elimizden düşürmediğimiz telefonun çocuklarımız için nasıl bir ölçüye dönüştüğünü hiç düşündük mü?

Bir de bu muhasebeye gençlerin bulunduğu yerden bakalım. Çünkü yetişkinlerin yalnızca “ekran başında geçirilen zaman” olarak gördüğü şey bir genç için bazen arkadaşlık, bazen kabul edilme, bazen de eğlenme ve yalnız kalmama meselesidir. Elbette dijital dünyanın riskleri hafife alınamaz fakat bu dünyanın, gençlerin hayatındaki karşılığını anlamadan yalnızca yasaklar ve sınırlar üzerinden konuşmak da yeterli değildir. Asıl ihtiyaç onların dikkatlerini, ilgilerini ve meraklarını başkalarının yönlendirmesine bırakmadan kendi tercihlerini yapabilecek bir irade kazanmalarıdır. Bunun için gençleri sürece dâhil etmeli; aramızdaki bağı güçlü, iletişim kanallarını açık tutmalıyız. Kaygı ve güvensizlikle üzerlerine gittikçe onları koruduğumuzu düşünebiliriz. Oysa iletişimin zarar gördüğü yerde gençler yaşadıklarını bizden saklamaya, karşılaştıkları sorunların çözümünü de başka yerlerde aramaya başlar.

Peki, bir genç olarak kendi dijital hayatımıza baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz? Elimize telefonu aldığımızda ne yapacağımıza biz mi karar veriyoruz? Sosyal medyanın onay mekanizması, nasıl görünmemiz, neye ilgi duymamız ve kendimizi nasıl ifade etmemiz gerektiğini biz fark etmeden belirliyor olabilir mi? Başkalarının hayatlarından özenle seçilmiş karelere bakarken kendi hayatımızı eksik veya sıradan bulduğumuz oluyor mu? Gündemi kaçırma ya da arkadaşlarımızdan geri kalma endişesi bizi sürekli ekranda tutuyor mu? Uyuma saatimize, telefonu ne zaman bırakacağımıza gerçekten kendimiz karar verebiliyor muyuz? Dijital dünya bize kendimizi geliştirmek ve üretmek için geniş imkânlar sunarken bu imkânların ne kadarından yararlanıyor, ne kadarında yalnızca başkalarının ürettiklerini tüketiyoruz? Oynadığımız oyunlara, izlediğimiz videolara ve takip ettiğimiz akımlara eleştirel bir gözle bakabiliyor; bunların dikkatimizi, tercihlerimizi ve dünya görüşümüzü nasıl etkilediğini merak ediyor muyuz? Ekranda geçirdiğimiz zamanın bizi ailemizden, arkadaşlarımızdan ve yaşadığımız çevreden uzaklaştırdığı oluyor mu? Kısacası dijital dünyanın içinde ne kadar varız, ne kadar özgürüz?

Bu soruların amacı bir suçlu bulmak değil dijital hayatımızın nabzını tutmak.

Hemen büyük kararlar almamız gerekmiyor. Belki işe, gün içinde bizi yoran, öfkelendiren ya da sürekli başkalarıyla kıyaslayan hesaplarla aramıza biraz mesafe koyarak başlayabiliriz. Bazı bildirimleri kapatmak, gereksiz uygulamaları silmek, otomatik oynatmayı durdurmak veya telefonu gece yatağın uzağında, yemek masasının dışında tutmak bile önemli bir başlangıç olabilir. Takip ettiklerimizi gözden geçirip bize bilgi, huzur ve istikamet kazandıran içeriklere daha çok, bize kaygı veren, sürekli bir eksiklik duygusu aşılayan ve dikkatimizi tüketenlere ise daha az yer açabiliriz. Bu küçük düzenlemelerle dijital dünyadan bütünüyle çekilmeden onunla kurduğumuz ilişkiye ölçü ve denge kazandıracak bir süreci başlatabiliriz. Ekrandan açılan zamanı ailemize, dostlarımıza, okumaya, dinlemeye ya da uzun zamandır ertelediğimiz işlere ayırabildiğimiz ölçüde bu yeni düzeni kalıcı hâle getirebiliriz.