GÖNÜLLERİN BAĞI, İMANIN ŞİARI:

SALAT Ü SELAM

Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ «أَوْلَى النَّاسِ بِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَكْثَرُهُمْ عَلَىَّ صَلاَةً»

Abdullah b. Mesud’dan rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavat getirendir.”

 

(Tirmizi, Vitir, 21)

Bir insanı sevmenin en açık göstergelerinden biri onu unutmamak, her daim gönlünde ve hatırında tutmaktır. Gönüllerde taht kuranlar, zamanla dillerde de yankı bulur. Çünkü kişi kimi seviyorsa onu anar, onu hatırlar ve onun adını duymaktan huzur duyar. İşte Hz. Muhammed’in (s.a.s.) adı da böyledir. Aradan on dört asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca mümin onun adını sevgiyle anmakta, ona salat ve selam getirmektedir.

Peki, dillerimizden düşürmediğimiz bu salat ve selam ne anlama gelmektedir? Salat en temelde bir duadır. Müminlerin, Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) salat etmeleri; onun için dua ve niyazda bulunmaları, onu tazim, övgü ve hayırla anmaları demektir. Selam ise emniyet, barış, selamet ve esenlik demektir. Efendimiz’e (s.a.s.) selam etmek; onun getirdiği dine, sünnetine bağlılığımızı bildirmek, ona bağlılık ahdimizi her an tazelemek ve onun sünnetinin izinde esenlik bulduğumuzu haykırmaktır. Mümin, salat ve selam getirirken bir taraftan Peygamberi için Allah’ın rahmetini niyaz etmekte, diğer taraftan ona olan bağlılığını ve sevgisini ortaya koymaktadır. Bu sebeple salat ve selam, kuru bir söz değil kalbin dile yansıyan sadakatidir.

Salat ü selam, müminlerin kendi kendilerine ortaya koydukları bir zikir değildir. Bilakis o, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği, meleklerin de iştirak ettiği ilahi bir zikirdir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salat ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin, selam edin.” (Ahzab, 33/56) Bu ilahi çağrı, mümin ile peygamberi arasında sevgi, sadakat ve vefa temelli güçlü bir gönül bağı kurmaktadır. Nitekim Resulullah’ın (s.a.s.), “Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavat getirendir.” hadisi de bu manevi yakınlığa işaret eder. Bu sebeple İslam âlimleri, söz konusu ayetten hareketle ömürde bir defa Hz. Peygamber’e salat ü selam getirmenin farz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Bununla birlikte onun mübarek adı anıldığında salat ve selam getirmek, mümine yakışan bir davranış, en güzel vefa ve muhabbet nişanesi kabul edilmiştir.

Esasen salat ü selamın özü, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) unutmamak ve onunla kurulan gönül bağını diri tutmaktır. Bir kul, yaratıcısı olan Yüce Allah’ı her daim kalbinde ve dilinde nasıl zikirle tutuyorsa imanın ayrılmaz bir parçası olan peygamberini de unutmamalı ve her daim hatırında tutmalıdır. Zira o bizim önderimiz, rehberimiz ve en güzel örneğimizdir. Onu hatırlayan, onun ahlakını hatırlar; onun örnekliği doğrultusunda adaletle, merhametle ve şefkatle yaşamını sürdürür. Onu unutan ise modern dünyanın karanlık dehlizlerinde yönünü kaybetmeye, perişan olmaya mahkûm olur. Tam da bu tehlikeye dikkat çekmek adına Rahmet Peygamberi (s.a.s.) bizleri uyarır: “Yanında ismim anıldığı hâlde bana salavat getirmeyen kimseye yazıklar olsun.” (Tirmizi, Deavat, 100) Yine bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur: “Cimri, yanında adım anıldığı hâlde bana salavat getirmeyen kimsedir.” (Tirmizi, Deavat, 100) Buradaki cimrilik mal cimriliği değildir; birkaç kelimeyi söylemeye kıyamayacak kadar bile olsa sevgisini göstermemektir.

Şüphe yok ki Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir beşerdir. O da her fâni gibi bu dünyadaki ömrünü tamamlamış ve Rabbine kavuşmuştur. Ancak onun ümmetiyle olan manevi bağı vefatıyla sona ermiş değildir. Zira ümmetinin sevgi ve sadakatle getirdiği salat ü selamlar, Allah Resulü’ne (s.a.s.) ulaştırılmaktadır. Nitekim Efendimiz (s.a.s.), “…Bana salavat getirin. Çünkü nerede olursanız olun salavatınız bana ulaşır.” (Ebu Davud, Menasik, 97) buyurmuştur. Bu sebeple mümin, dünyanın neresinde olursa olsun getirdiği her salat ü selamın Allah Resulü’ne (s.a.s.) ulaştığını bilmenin heyecanını taşır. Namazlarında, “es-selamü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” derken de onunla olan manevi irtibatını tazeler.

Aynı zamanda her salat ü selam, “ebter” (soyu kesik) diyerek Efendimizle dalga geçen, onun davasının kendisiyle birlikte toprak olacağını sanan cahiliye zihniyetini asırlar ötesinden yalanlamaktır. Kevser suresinin bereketiyle biliyoruz ki asıl soyu kesik olanlar, asıl unutulup gidenler ondan yüz çevirenlerdir. Biz her salavat getirdiğimizde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mübarek isminin kıyamete kadar dillerde ve gönüllerde dalgalanacağını sanki asr-ı saadete gidip o müşriklerin yüzüne haykırır gibi oluruz: “Hayır! Allah’ın Resulü unutulmadı ve unutulmayacak. Asıl soyu kesik olan, ondan yüz çevirmiş olanlardır.”

Nihayetinde salat ü selam, safımızı belli etme eylemidir. Kimin yanında durduğumuzu, kimin arkasında yürüdüğümüzü dünyaya ilan etmektir. Bugün kimilerinin dillerinde dünyalık makamlar, geçici şöhretler, fâni şahısların süslü ama içi boş sözleri yankılanırken müminin dilinde en büyük rehberinin adı yankılanır. Salat ü selam getiren mümin, tıpkı Uhud’da, Bedir’de, Hendek’te Allah Resulü’nün (s.a.s.) arkasında dimdik saf tutan sahabe-i kiram misali, onlarla aynı safta olduğunu, aynı sancağın altında toplandığını haykıran adanmış bir yürektir.

Özetle salat ü selam; bir aidiyettir, sevgidir, vefadır, hatırlayıştır, yöneliştir. Belki hepsinden önemlisi, kıyamet gününde kendisine en yakın olmayı arzuladığımız peygamberimize uzanan manevi bir köprüdür.

Öyleyse gelin, dilimizden salavat eksik olmasın: “Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.”