Söyleşi
Mahir KILINÇ
Doç. Dr. Burhan İŞLİYEN:
“Yaşlılık dönemini, olağanüstü bir tecrübe birikimi ve sonrakilerin aynı hatalara düşmemesi ya da o tecrübelerden istifade etmesi için bir fırsat olarak görmek gerekir.”
“Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir...” (Rum, 30/54) ayetinde buyrulduğu gibi Allah, insana gençken verdiği güç ve sıhhati yaşlandığı zaman kendisinden alır ve onu aciz bir duruma düşürür. Bu ilahi kanun, insana kibirden arınma ve yegâne kudret sahibinin Allah olduğunu idrak etme noktasında nasıl bir tefekkür kapısı aralamaktadır?
Dünya üzerinde kalış süremiz bize uzun gelse de aslında çok kısadır. Bununla beraber insan birçok açıdan da zayıf yaratılmış bir varlıktır. Öyle ki Kur’an-ı Kerim, “İnsan neden yaratıldığına bir baksın.” (Tarık, 86/5) buyurarak insanın yaratıldığı ham maddeye ve zayıflığına vurgu yapmaktadır. Ancak çoğu zaman insan, bu hakikati göz ardı ederek kendisine verilen imkân, nimet ve fırsatları sona ermeyecekmiş gibi ve kendisine verenin veriş gayesini dikkate almadan başka amaçlar için kullanabilir, kullanmaktadır da.
Allah, Kur’an-ı Kerim’de hem sizin bahsettiğiniz ayet-i kerimede hem de farklı yerlerde geçen “erzel-i ömür” (ömrün en düşkün çağı) ifadesiyle insanın tek bir andan, tek bir hâlden ibaret olmadığını ve nasıl ki sağlıklı, kuvvetli anları varsa bunun bir gün elinden gideceğini vurgular ve “Kime uzun ömür verirsek onu, yaratılış itibarıyla tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hâlâ düşünmeyecekler mi?” (Yasin, 36/68) ayetiyle de insanın kabiliyetlerinin, melekelerinin daha da zayıf hâle geleceğini buyurur.
Bu ilahi takdirin böyle tecelli etmesi, insanın dünyadaki nimet, imkân ve fırsatlara takılıp da büyük hakikati ıskalamaması içindir. Bir akşam veya kuşluk vakti diye nitelendirilen dünyaya insan, ebedî hayatı ve cenneti kazanmak için gönderilmiştir. Dolayısıyla dünya hayatındaki nimetler, imkânlar ve makamlardan hiçbiri kalıcı değildir. Kalıcı olan, kendisine verilenleri Allah’ın rızasına uygun kullanıp ebedî hayatı kazanabilmektir. İşte o zaman insanoğlu yegâne kudret sahibinin Allah olduğu şuuruna erecek, bu dünyadaki hakiki vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Âdemoğlu, kendisini kuşatan ölümcül tehlikelerle birlikte var edilmiştir; bu tehlikeleri atlatsa bile ihtiyarlığa yakalanır ve neticede ölür.” (Tirmizi, Kader, 14) hadisinde buyurduğu üzere insanlar için kaçınılmaz bir gerçek ve aynı zamanda bir nevi gençliğin hasat vakti olan yaşlılığı, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler nasıl anlatmış ve yaşlılığın hangi boyutlarını insanların dikkatine sunmuştur?
Yaşlılık, her insanın ömrü varsa başına gelmesi mutlak olan bir vakıadır. Allah, Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde bu hâli anlatır. Rum suresinde, “Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir...” (Rum, 30/54) ayetiyle insanın zayıf, güçlü ve tekrar zayıf olduğu dönemleri, tekrar zayıf olduğu dönemi de yaşlılığı olarak anlatır. Nahl ve Hac surelerinde ise yaşlılığın en ileri safhası olan, fiziksel ve zihinsel yetilerin zayıfladığı düşkünlük çağı olarak da nitelendirilen dönemi “erzel-i ömür” olarak zikreder. Meryem suresinde, “Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı. O şöyle demişti: ‘Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.’” (Meryem, 19/3-4) ayetleriyle Hz. Zekeriya’nın dilinden yaşlılığın hâllerini anlatır. Yusuf suresinde de Bünyamin, Hz. Yusuf tarafından alıkonulmak istenince diğer kardeşlerinin, “Onlar, Yusuf’a: ‘Ey güçlü vezir! Bunun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy...’” (Yusuf, 12/78) ifadeleriyle yaşlılıktan söz eder.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu hâlin güzelliğine vurgu yaparken buyuruyor ki: “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun, ameli güzel olan; en şerlisi de ömrü kısa olmasına rağmen ameli de kötü olan kimsedir.” (Tirmizi, Zühd, 22) Dolayısıyla her geçen günün, her geçen dakikanın bizi nereye ve kime yaklaştırdığı önemlidir. Aslolan ona dikkat kesilmek. Her yaşadığımız günle Rabbimize doğru yaklaştığımızı hissediyor ve bunu böyle değerlendiriyorsak ömür olarak dünyada birazcık daha uzun kalmak büyük bir nimettir. Ayrıca Efendimiz aleyhisselam, “Her kim yaşından dolayı bir yaşlıya hürmet ederse, saygı gösterirse; Allah o kimseye yaşlandığı zaman hürmet edecek, saygı gösterecek insanlar nasip eder.” (Tirmizi, Birr, 75) buyurarak ayette ifade edilen hususu insanların sadece kendi anne babasıyla sınırlı tutmayıp bütün yaşlılara genellemektedir. Böylece Hz. Peygamber, Allah’ın o kimseye yaşlandığında saygı gösterecek insanlar nasip edeceğini haber eder.
Kur’an-ı Kerim’in “erzel-i ömür” olarak andığı, ömrün en hassas ve kırılgan dönemi olan yaşlılık; geride bırakılan yılların bilgeliğiyle hayatın en nahif bereket kapısına dönüşür. Fiziksel gücün yerini ruhun dinginliğine bıraktığı bu demlerde yaşlılığın, hem geçmişin huzur veren bir rahmet limanı hem de ebedî vuslata uzanan zarif bir ümit köprüsü oluşunu ele alır mısınız?
Şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Dağa çıkan bir insanı düşünelim. Nasıl ki dağın zirvesine doğru çıkarken zirveye yaklaştıkça nefes alması zorlaşır, adımlar yavaşlar ve daha da güçlük çekmeye başlar; yaşlılık da dağın zirvesine çıktığımızdaki hâlimiz gibidir. Ancak dağın zirvesine ulaştığımızda ise çevreyi çok daha geniş ve iyi görürüz. İşte o zaman hayata dağın zirvesinden bakıp da gençlerin asla göremeyecekleri daha geniş bir alanı izleyebilir ve daha sağlıklı değerlendirmeler yapabiliriz. Tabii bu noktaya gelirken yaşlılığı bir yük, tahammül edilmesi gereken bir eziyet gibi değil de birikmiş bir tecrübe, imkân ve fırsat olarak değerlendirmek lazım. Çünkü biz ebedî yolun yolcusuyuz. Hayatımız ne kadar zorlaşmış olursa olsun, biliyoruz ki biz engelli de olsak, yaşlı da olsak, hasta da olsak bütün bu sıkıntıların biteceği gün, bizim dünyamızı değiştirdiğimiz gündür. Dolayısıyla yaşlılık dönemini, olağanüstü bir tecrübe birikimi ve sonrakilerin aynı hatalara düşmemesi ya da o tecrübelerden istifade etmesi için de bir fırsat olarak görmek gerekir. Sonbaharın gelişi, kış yaklaştığı için canımızı sıkabilir. Lakin sonbahar, verilen emekler neticesindeki hasat mevsimidir. Yaşlılık dönemi de buradan mülhem hayatımızın sonbaharı yani hasat mevsimidir.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), yaşlılığın getireceği acziyetten Allah’a sığınması; ömrün son demlerini beyhude dünyevi hırslarla tüketmek yerine, içteki sonsuzluk arzusunu ahiret sermayesine ileten bir reçete sunar. Bu durum nasıl bir nebevi metodoloji ve hazırlık yükümlülüğü getirmektedir?
Hz. Peygamber’in (s.a.s.), yaşlıları hayır hasenata yönlendiren hadisleri mevcuttur. Onları ömürlerinin sonlarına doğru iyilikleri, ibadetleri artırmaya teşvik eder. Nitekim Efendimizin dünyasını değiştirmesinden kısa süre önce inmiş Nasr suresinde, “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların bölük bölük İslam’a girdiğini gördüğün zaman hamd ile Rabbini tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile.” (Nasr, 110/1-3) buyrulmasını Hz. Ebubekir ve sahabe-i kiram, Peygamber Efendimizin dünyadan ayrılış vaktinin yaklaştığının haberi olarak düşünmüş, bu sureden yola çıkarak da Müslümanların kendisi için takdir edilen sürenin sonuna yaklaştığını hissettikçe istiğfarını, tövbesini, tesbihini, zikrini artırması gerektiği sonucu çıkarılmıştır. Kaldı ki Peygamber Efendimiz de “Başınıza fakirlik, aşırı zenginlik, hastalık, bunaklaştıran yaşlılık, aniden gelen ölüm, Deccal ve kıyamet gibi yedi engelleyici durum gelmeden önce salih ameller konusunda acele edin.” (Tirmizi, Zühd, 3) derken insanın yaşlandıkça salih ameller konusunda gayretini artırması tavsiyesinde bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz, insanoğlu yaşlansa dahi onda büyümeye devam eden iki tehlikeli hasletin “mal sevgisi ve tûl-i emel (uzun yaşama arzusu)” olduğunu belirtiyor. Ömrünün ileri yaşlarındaki bir insanın, hayatını beyhude bir hırsla tüketmesi yerine elindeki fıtri ebediyet arzusunu ahiret sermayesine tahvil ederek “yaşlılık vakarını” bir berekete dönüştürmesi nasıl mümkün olabilir?
Peygamber Efendimiz, sorunuzda ifade ettiğiniz üzere insanlar ne kadar yaşlansa da dünya malına ve yaşamaya olan düşkünlüğünün devam edeceğini buyuruyor. Buradaki problem, bir bakış problemidir. İnsan, ahiret merkezli yaşayıp dünyanın geçici, ahiretin ise kalıcı olduğunu düşünmeli ve bu dünyayı ahireti kazanmak için kendisine tanınmış bir fırsat olarak değerlendirmeli. İşte bu takdirde ahirete hakiki manada iman etmiş olabilir. Ahirete imanı sayesinde bu dünyasını da nizama koymuş olur. Bu düstur bütün insanlardan özellikle de yaşlılardan daha çok beklenir. Yaşlılıkta ibadetleri yerine getirme noktasında her ne kadar bedenî zorluklar baş gösterse de kişinin, kalbini besleyecek duasını, zikrini, virdini artırması yaşlıdan beklenen davranışlardandır. Bu anlamda yaşlılarımız, geçim kaygısı ya da ciddi sağlık problemi taşımıyorsa yaşlılık dönemini Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği en büyük nimetlerden biri olduğu bilinciyle eksiklerini tamamlama, yanlışlarından vazgeçme ve ahirete yönelik dikkatini, gayretini artırma içerisinde olmalıdır.
Müslüman bir toplum olarak yaşlılarımıza gösterdiğimiz hürmeti Allah’a olan saygımızın bir gereği olarak değerlendirdiğimizde onların hayatta aktif kalabilmeleri için bize düşen nedir?
Ömrümüz olursa bizim için de bir yaşlılık dönemi olacak ve ihtiyarlık dediğimiz bu dönemi biz de yaşayacağız. Evlatlarımızdan saygı, sevgi ve değer görmek istiyorsak biz kendi büyüklerimize davranışlarımızda bunları eksik etmemeliyiz. Unutmayalım ki modern hayat, bizi dünyevileştirdi ve buna bağlı olarak da bireyselleşme tuzağına itti. Bundan dolayı da daha çok kendimizi, rahatımızı düşündük. Ama bu bizim en temel kazançlarımızdan bir tanesini; huzurumuzu, güvenimizi, tecrübe aktarımını kaybetme sonucunu doğurdu. Bütün bunlardan korunmak için Peygamber Efendimizin, “Şuhtan sakının, şuh sizden öncekileri helak etti, sizi de helak etmesin.” (Müslim, Birr, 56) uyarısını kendimize şiar edinmeliyiz. Bencillik, kendi keyfini düşünmek ve “kendisinden başka kimseyi görmemek” anlamına gelen şuhtan sakınmalıyız. Bizden öncekilerin düştüğü bu hataya düşmemeliyiz. Bundan sakınmak için de yaşlılık dönemine erdiğimizde bize nasıl muamele edilmesini umuyorsak, bekliyorsak kendimiz de yaşlılara öyle muamele etmeliyiz. Yaşlılarımızın hasta da olsalar, evimizde cennete açılan bir kapı olduğunun bilincinde olmalı, o kapıyı açmayı başardığımız takdirde hemen ardından Rabbimizin rahmetiyle, merhametiyle, cennetiyle buluşacağımızı ümit etmeliyiz.
Öz Geçmiş
1969 yılında Erzincan’ın Kemah ilçesinde doğan Doç. Dr. Burhan İşliyen, ilk ve orta öğrenimini Kemah’ta tamamladı. 1987’de Kemah İmam Hatip Lisesini bitirdi. Aynı yıl Samsun 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde üniversite eğitimine başladı. İki yıl sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine geçiş yaparak öğrenimine burada devam etti ve 1992 yılında mezun oldu.
Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tasavvuf Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisansını, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tefsir Ana Bilim Dalı’nda ise “Kur’an-ı Kerim Açısından Dünyevileşme, Sebep ve Sonuçları” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı.
1992-1999 yılları arasında Hatay Altınözü, Kayseri İncesu ve Malatya Yeşilyurt’ta öğretmenlik yaptı. Diyanet İşleri Başkanlığının 1997 yılında açtığı müftülük sınavını kazanarak önce Malatya Doğanşehir daha sonra Erzincan Üzümlü ilçe müftülüğü görevlerinde bulundu. 2003 yılında Erzincan Müftü Yardımcılığına atandı. Daha sonra 2009-2018 yılları arasında sırasıyla Erzincan, Afyonkarahisar ve Diyarbakır’da müftülük görevlerini yürüten İşliyen, 19 Şubat 2018 tarihinde Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olarak atandı. 18 Eylül 2025 tarihine kadar bu görevini yürüten Burhan İşliyen, evli ve 4 çocuk babası olup Arapça bilmektedir.