DİN HAKKINDA KONUŞMAK

Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ

Diyanet İşleri Başkanı

Din, insanın hem Yaratıcıyla hem de diğer insan ve varlıklarla ilişkilerini düzenleyen, onlarla ilgili tutum ve davranışlarını belirleyen ve hayatına yön veren kurallar bütünüdür. Bu anlamda İslam, varoluşundan bu yana aşkın bir varlık ile doğru bir irtibat arayışında olan insanı hakikatin bilgisiyle, varlığın anlamıyla ve hayatın gayesiyle buluşturmak, ona dünya ve ahiret saadetinin yollarını göstermek üzere gönderilmiş evrensel bir ilahi rehberliktir.

Fiziki âlemle ilgili pek çok yönü olduğu gibi metafizik âlemle ilgili boyutları bulunması hasebiyle din, insanlık tarihi boyunca daima ilgi çeken, üzerinde çokça düşünülen ve hakkında en fazla konuşulan alanlardan biri olmuştur. Din hakkında konuşmak, elbette herhangi bir konuda fikir beyan etmek gibi değildir, bilakis bu alanda konuşmak bir nevi hakikat adına söz almaktır. Bu da doğru bilgi, derin kavrayış ve iyi niyet gerektiren büyük bir mesuliyeti yüklenmek demektir.

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül hepsi bundan mesuldür.” (İsra, 17/36) ilahi fermanı mucibince İslam medeniyetinde söz, bir emanet ve mesuliyet olarak görülmüştür. Müslüman âlimler, sözden önce sükûtun terbiyesinden geçmiş; bilgiyi yalnızca zihinde istiflenen bir malumat yığını değil hayatı ve ahlakı güzelleştiren bir hakikat pusulası olarak kabul etmişlerdir. Din hakkındaki beyanlarını bu hassasiyetle serdeden nice ilim ve hikmet ehli, “bilmiyorum” diyebilmeyi ilmin vakarından saymış ve hakikat karşısında tevazu göstererek vâkıf olmadığı hususlarda daima sükûtu tercih etmiştir.

Sözün mesuliyeti, elbette Müslüman’ın hakikati tebliğ sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira Kur’an-ı Kerim, Müslümanları, insanlara iyiliği emreden, onları kötülükten sakındıran ve hakkın şahidi olan bir ümmet olarak nitelendirmektedir. Burada belirtilen şahitlik, ancak ilim, irfan, hikmet ve insafı gözeten bir yaklaşımı kuşanmakla mümkündür. Söz konusu sorumluluk ise dini anlatan kişinin ilmî yetkinliğe ve usul bilgisine sahip olmasını, hikmetli bir dil kullanmasını, her sözünde tutarlı ve mesnetli olmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü din hakkında serdedilen sözler, sadece bir kanaat beyanından ibaret kalmamakta, insanların kalplerine ve ruhlarına dokunarak hayatlarına yön vermektedir. Bu itibarla din adına söz söyleyenlerin dinî metinlerdeki bilginin bağlamını ve maksadını iyi bilmesi, konunun İslam ilim geleneğindeki yerini doğru kavraması gerekmektedir. Elde ettiği bilgiyi de çağın gerçekliklerini dikkate alan bir yaklaşımla, hikmetle harmanlayabilmesi şarttır. Ayrıca dinin evrensel çağrısının, kucaklayıcı mesajının tüm insanlığa taşınması adına din dilinin samimi, sahici ve kuşatıcı olması da bir zarurettir. İnsanları ayrıştıran, ötekileştiren, sürekli öfke ve gerilim üreten bir üslubun hem dinin hem de insanlığın ufkunu daraltacağı gözden uzak tutulmamalıdır.

Diğer yandan dinî tebliğ noktasında bilginin ve üslubun tek başına yeterli olmayacağı da açıktır. Dini tebliğ eden kişinin ahlaki olgunluğu, yaşantısı, tavrı, duruşu ve temsil kabiliyeti, esasen sözünün ayrılmaz bir parçasıdır. Hatta din ve ahlak alanında belirleyici etken, sözden ziyade temsildir. Bu yüzden bir müminin ahlakı, muhatabı üzerinde en güçlü hitabetten daha büyük bir etki uyandırmaktadır. Dinî alanda ortaya konan söylem ile eylem arasında tebarüz eden en ufak bir tezat ise zihinlerde tereddüt üretmekte ve dine yönelik güveni zedeleyerek insanları inanç buhranlarına sürüklemektedir.

Doğru kaynaklara dayanmayan, eksik, bağlamından koparılmış, çarpıtılmış veya duygusal etki üretmek için romantizmle biçimlendirilmiş dinî söylemler, muhatabı üzerinde kısa süreli heyecan uyandırsa da uzun vadede toplumların din algılarına büyük zararlar vermektedir. Geçmişten günümüze hep var olagelen ve bugün yeni medya araçlarının yaygınlaşmasıyla daha görünür hâle gelen bu tür olumsuz örnekler, ne yazık ki dinin hayata dokunan, yön veren ve insana sorumluluk yükleyen asli boyutunu gölgede bırakmaktadır.

Bugün en büyük sorunlardan biri de dinî bilginin hızla tüketilen bir içerik malzemesine dönüştürülmesidir. Sözün çoğaldığı fakat mananın azaldığı; görünürlüğün arttığı fakat derinliğin kaybolduğu bir çağda yaşıyoruz. Dijital mecralarla birlikte artık herkes her konuda konuşmakta ve bunun bir uzantısı olarak dinî meseleler hakkında da kolayca kanaat beyan edebilmektedir. Böyle bir zeminde ilmin vakarı yerine sansasyonel bir sığlık öne çıkmakta ve insanın nefsini terbiye edip arındıracağı bir hakikat pınarı olan din, amacından uzaklaştırılarak bir istismar aracı hâline getirilmektedir.

Esasen geçmişten bugüne kitleleri etkileme, sosyal statü kazanma ve taraftar edinme gibi dünyevi saiklerle din adına konuşma heveskârları her zaman olagelmiştir. Din üzerinden şöhret edinmek, nüfuz üretmek, ideolojik tahkimat yapmak yahut mensubu olunan yapıların prestijini artırmak adına hakikatin istismar edildiğine tarih pek çok kez tanıklık etmiştir. İnsanların dinî hassasiyetlerini ve duygularını suistimal ederek kitle devşiren, dini kendi ideolojik veya örgütsel aidiyetlerinin aparatı hâline getiren yaklaşımlar, yalnızca bir bilgi probleminin değil aynı zamanda ciddi bir ahlaki erozyonun da en açık göstergesidir.

Minberde, kürsüde, ekranda veya dijital mecralarda din adına söylenen her sözün, kurulan her cümlenin, Allah katında da hesabının sorulacağı, dolayısıyla gönüllere hakikat tohumları ekmek üzere din hakkında konuşan kişilerin her şeyden önce ihlas ve samimiyet sahibi olması gerektiği unutulmamalıdır.