DİJİTAL HARCAMALARIN
GÖRÜNMEYEN YÜZÜ
Ahmet Melih KARAUĞUZ
Geleneksel ödeme yöntemi birkaç dakikalık bir süreç gerektirir. Cüzdanı çıkarır, banknotu ayırır, kasiyerin para üstünü saymasını beklersiniz. Arada iki laf edersiniz, fiş elinize tutuşturulur. Bunların hiçbiri iktisadi olarak gerekli değildir, teknik olarak da gereksizdir ama paranın elden çıktığını tam o sırada fark edersiniz. Oysa günümüzde yaygın olan sistemde işlem o kadar çabuk bitiyor ki harcama yaptığınızın farkına ya sonradan varıyorsunuz ya da hiç varmıyorsunuz.
Türkçede hesap hem tutulur hem verilir. Defter tutmak da hesaptır, birine cevap vermek de. Aralarında pratik bir bağ çıkar karşımıza. Tutmadığınız bir şeyi veremezsiniz. Dijital ödeme sistemlerinin yaptığı, bu bağı gevşetmek. Para her zamankinden kolay çıkıyor, çıkanın kaydı kimsenin aklında kalmıyor.
Bunu tasarlayanlar zaten gizlemiyor, sektörün kendi terimi var: Sürtünmenin azaltılması. Mantık basit, adım sayısı düştükçe tamamlanan işlem sayısı artıyor. Kart bilgisi sisteme bir kez kaydedilir ve bir daha sorulmaz, onay tek dokunuşa iner, tutar da ekranın alt köşesinde küçük puntoyla yazılır. Bunlar kullanıcı kolaylığı diye anlatılıyor ve işin doğrusu gerçekten de işleri kolaylaştırıyorlar. Ama sürtünme, arayüz tasarımında kullanıcının durup düşündüğü ana denk gelir. O an ortadan kalkınca harcamayı tartma işi tümüyle kullanıcıya kalır.
Manzarayı görmek için ay sonu ekstresine bakmak yeterli. Orada kimsenin tanımadığı üç dört satır göze çarpar: Yetmiş dokuz lira, yüz kırk dokuz lira, bir de döviz cinsinden ufak bir tutar. Bunların kime ait olduğunu bulmak için hesap geçmişini taramak gerekir ama kimse bu zahmete girmez çünkü tek başlarına ciddiye alınacak meblağlar oluşturmazlar. Oysa video platformlarından bulut depolamaya, yapay zekâ aboneliklerinden oyun servislerine kadar uzanan bu dijital sepet, orta gelirli bir hanede aylık binlerce lirayı bulabiliyor. Türkiye’de yapılan bir ankette katılımcıların üçte birinden fazlası, otomatik ödemeye bağladığı bir aboneliği unuttuğunu belirtiyor.
Klasik fıkıh, alışverişi belirli bir ana bağlar. İcap, kabul ve tarafların bir arada bulunduğu meclis aranır. “Alıcı ile satıcı, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdir.” hadisi (Buhari, Büyû', 42) bu ana bir aralık tanır. Kişi verdiği sözü tartsın, gerekirse geri alsın diye. Cayma hakkı akdi zayıflatmaz, tersine ayakta tutan şeydir. Dijital aboneliklerde tartılacak böyle bir an yok. İlişki bir kere kurulur, sonra kendi kendine yenilenir. Ahlaki dikkatin tutunacağı zemin o an olduğuna göre kaldırılmasına teknik bir kolaylık demek zor. Üstelik bu sistem bilerek tek yönlü kurgulanmıştır. Abone olmak iki tıklama, çıkmak ise yedi ayrı aşamaya bölünmüştür. Ücretsiz deneme süresi bittiğinde üyelik ücretliye dönerken iptal butonu menülerin en dibinde, görülmeyen köşesinde bekler. Ticaret Bakanlığı bu yapıları, “karanlık ticari tasarımlar” başlığı altında 2022’den beri haksız ticari uygulama sayıyor, Reklam Kurulu da ceza kararları verdi. Kural var ancak uygulamanın yaygınlığı tam olarak istenen seviyede değil denebilir. Mutaffifin suresinin (83/1-3) anlattığı durum da bugün yaşadığımız asimetriyi birebir gözler önüne serer. Ölçüyü eksik tutanlar alırken tam alır, verirken eksiltir. Kusur, terazinin bozukluğunda değil bozukluğun hep aynı tarafa çalışmasında çıkıyor karşımıza. Alışverişin geçerliliğini rızaya bağlayan ayet açık: Mallar aranızda haksız yollarla yenmesin, karşılıklı rızaya dayanan ticaret müstesna (Nisa, 4/29). Ayetin aradığı rıza için ekranda bir tuşa basmak yetmez. Kişinin ne verdiğini bilerek karar vermesi gerekir. Arayüz tasarımı çoğu zaman bunu zorlaştırıyor. Kararı hızlandıran, alternatifleri göstermeyen, vazgeçmeyi güçleştiren bir düzende alınan onayın hukuki geçerliliği tartışılabilir ama ahlaki karşılığına baktığımızda sorunlu bir durumla karşılaşırız. Bu durum günümüz alışverişlerinin doğrudan fıkha aykırı olduğunu göstermez ancak fıkhın aradığı ahlaki dikkatin tutunacağı o anın vefarkındalığın dijital sistemlerde ne kadar kolay unutulabileceğine dikkat çeker.
Görünen faturanın yanında bir de “ücretsiz” zannettiğimiz o karanlık alan var. Klasik ticaret hukukunda, satım akdinin kurulabilmesi için bedelin açıkça bilinmesi şart koşulur. Ne verdiğini bilmeyen bir tarafın kurduğu sözleşme sağlıklı kabul edilemez. Dijital hizmetlerin çoğunda bedel ortadan kalkmıyor, ne olduğu belirsiz kalıyor. Cebinizden para çıkmasa da karşılığında bir şey veriyorsunuz ve verdiğinizin ölçüsünü ancak karşı taraf biliyor. Kaç veri noktası toplandığını, hakkınızda nasıl bir profil çıkarıldığını, o profilin kimlere satıldığını bilmiyorsunuz. Bilginin bu kadar tek taraflı durduğu bir işleme alışveriş demek ise zor.
Ödenen asıl bedel ise zamandır. Türkiye’de sosyal medya kullanım süresi haftalık yirmi beş saati aşarak dünya ortalamasının altı buçuk saat üzerine çıktı. Bu, haftanın koca bir gününü bütünüyle ekrana devretmek demek. İnsanların çoğunun kıymetini bilemediği iki nimeti, sağlığı ve boş vakti haber veren hadiste (Buhari, Rikak, 1) kullanılan kelime doğrudan ticaret lügatinden alınmadır. “Mağbûn”, alışverişte kandırılan, zarar eden kişi demektir. Sağlığın ve vaktin birer sermaye kabul edilmesi, bu sermayenin kötü bir pazarlıkla bozuk para gibi harcanabileceği fikrini de barındırır. Bin dört yüz yıl öncesinden bugünkü reklam pazarının öngörüldüğünü iddia etmiyorum ama altını çizdiğim nokta çok açık: O gün kurulan ahlaki ölçü bugün tam da burada önümüzde duruyor ve kullanılmayı bekliyor. Bu yeni ekonomide hane halkı yalnızca harcayan taraf değil. Bir ailenin hafta boyunca bıraktığı arama, tıklama ve izleme kayıtları reklam pazarında işlenip satılabilir bir girdiye dönüşüyor. Sistem size hizmet sunduğunu söyleyip pazarlığı orada bitiriyor. Oysa kimsenin işçilik saymadığı bir emek harcanmış oluyor. İşçinin ücretinin teri kurumadan verilmesini emreden hüküm elbette bu durum için söylenmedi. Yine de üretilen değerle karşılığında verilenin ölçülmesi gerektiği fikri o hükümde var ve bugünün tartışmasına taşınabilir.
Mesele çocuklara geldiğinde tablo çok daha net bir hâl alır. Dijital oyunlardaki gelir modeli artık oyun içi satın almalar, sürpriz kutular ve süreli etkinlikler üzerine kuruludur. Çocuk, kutudan ne çıkacağını bilmeden ödeme yapar ve ürünün asıl cazibesi de tam olarak bu belirsizlikten beslenir. Klasik fıkhın, ticarette belirsizliğe (garar) bu kadar şiddetle itiraz etmesinin temel sebebi işte bu istismar ihtimalidir. Üstelik işlemi yapan, çocuktan ziyade cihazda kartı kayıtlı duran ebeveyndir. Denetim araçları elbette bir yere kadar çalışır ancak asıl sorun teknik filtreleri çoktan aşmıştır. Ekranın köşesinde geriye doğru sayan bir sayaç, akran baskısı ve fırsatı kaçırma korkusu üzerine inşa edilmiş kusursuz bir tuzak var. Yetişkinlerin bile iradesini büken bu psikolojik baskıyla bir çocuğun baş etmesini bekliyoruz.
Burada kendi argümanımın sınırını da belirteyim. Abonelik modelini toptan reddetmek gibi bir niyetim yok, böyle bir tutum ahlaki olmaktan çok imtiyazlı bir yerden konuşmak olurdu. Küçük bir aylık ödemeyle geniş bir müzik arşivine ulaşmak ya da bir dil uygulamasından yararlanmak makul şeyler. İtirazım hizmetin kendisine değil, değeri bir kere tartıp sonra tartmayı bırakmamıza. Bir harcamayı yılda bir kez bile gözden geçirmiyorsanız o harcama artık sizin verdiğiniz bir karar olmaktan çıkmıştır.
Otomatiğe bağlanmış küçük ödemelerin çok daha sinsi bir yönü var: Her ay aynı gün hesaptan düşen tutarlar zamanla “harcama” statüsünden çıkıp “sabit gider” formunu alır. Hane geliri daraldığında market alışverişinden kısılır ama o görünmez dijital sepet olduğu yerde kalır. Çünkü bu ödemeler kendini hatırlatmaz ve ortaya çıkan bütçe açığı genellikle kredi kartının bir sonraki dönemiyle yamanmaya çalışılır.
İsraf kavramını da artık klasik tanımlarla tartışamayız. Saçıp savurmayı yasaklayan ayet (İsra, 17/26-27) okunduğunda zihnimizde hep gereğinden fazla alınmış, ortada duran, fiziken göze batan nesneler canlanır. Oysa dijital harcamaların hiçbiri göze batmaz. Otomatik ödemeler, tamamen “hissedilmeyen” bir israf alanı yaratır ve insan, hissetmediği bir şeyin telafisi için hiçbir çaba göstermez.
Tüm bu tablonun ortak paydası derin bir kayıtsızlıktır. Kur’an’ın borcun yazılmasını, şahit tutulmasını ve vadenin belirlenmesini emreden en uzun ayetinde (Bakara, 2/282), sırf miktarı küçük diye bu kaydın ihmal edilmemesi bilhassa vurgulanır. Buradaki yazma emri, tarafların birbirine güvenmemesinden ziyade insan hafızasının kusurlu yapısına dayanır. Bugün, hane bütçesi istatistiklerine baktığımızda “dijital abonelik” diye bağımsız bir kalem göremiyoruz; bu tutarlar bambaşka başlıkların arasında eriyip gitmiş durumda. Görünmeyen gider tartışılmaz, tartışılmayan gider ise kısılamaz.
Amacım mucizevi bir tasarruf yöntemi sunmak katiyen olamaz. Yapılabilecekler son derece basit: Bütçeye “dijital” adında ayrı bir satır açmak, aylık ekstreyi hane halkıyla incelemek ve ücretsiz deneme üyeliklerinin iptal tarihini takvime kaydetmek. Bunların temel işlevi, sadece ödeme eylemi ile zihinsel hesap arasına yeniden ufak bir idrak boşluğu yerleştirmektir. İnsanın, ömrünü nerede tükettiğinden ve malını nereye harcadığından hesaba çekileceği bildirilir (Tirmizi, Kıyamet, 1). Ömrün ve malın yan yana anılması, ikisinin de aynı defterde tutulduğunun en güçlü işaretidir. Dijital harcamaların aynı anda hem paranızı hem de vaktinizi eksilttiği düşünüldüğünde ekstrenin o okunmadan geçilen satırları sanıldığından çok daha büyük bir ağırlık taşır.