DİJİTAL ÇAĞDA ÇOCUĞUN MAHREMİYETİ

M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ

DİB Başkanlık Müşaviri

Bir çocuğun ilk gülümsemesi, ilk adımı, okulun ilk günü, doğum günü pastasına uzanan minik elleri… Her biri yıllar sonra tebessümle hatırlanacak kıymetli hatıralardır. Hangi anne ya da baba bu anları fotoğraflamak istemez? Bu hatıraları kayda almak kadar doğal ne olabilir ki? Peki ya bu anları sosyal medyada görünür hâle getirmek? İşte üzerinde düşünmemiz gereken soru tam da bu.         

Akıllı telefonlar ve sosyal medya, hatıralarımızı paylaşma biçimimizi değiştirdi. Eskiden fotoğraf çekmekle onu başkalarıyla paylaşmak arasında doğal bir durak vardı. Her fotoğraf herkesle paylaşılmazdı. Bugün pek çoğumuz için bu iki eylem arasında neredeyse hiç mesafe kalmadı. Sanki görünmez bir kural oluştu: Çektiysen paylaşmalısın. Fotoğrafı çekiyor ve çoğu zaman düşünmeye fırsat bulamadan sosyal medyada paylaşıyoruz.

Çocuklara ilişkin dijital paylaşımlar, birçok ebeveyn için sevinci çoğaltmanın, yakınlarıyla bağ kurmanın ve güzel anıları kayıt altına almanın doğal bir yolu olarak görülüyor. Bu paylaşımların çoğu, sevginin görünür hâle gelme biçimlerinden biridir. Çocuğuyla gurur duymak, onun gelişimini paylaşmak veya ileride bakılacak dijital bir hatıra bırakmayı istemek gibi insani duygular bu paylaşımın temelini oluşturur. Bu yüzden çocuklara ilişkin içerik paylaşımlarını değerlendirirken önce ebeveynlerin iyi niyetini görmek gerekir. Elbette bütün paylaşımların aynı saikle yapıldığını söylemek mümkün değildir. Dijital görünürlüğün kimi zaman beğenilme, onay görme ya da ekonomik beklentiler gibi farklı gayelerle de yapıldığının farkındayız.

Aile albümünde kalan bir fotoğraf ile bugün dijital platformlarda paylaşılan bir fotoğrafın aynı şey olmadığını artık hepimiz biliyoruz. Paylaşılan her kare, çocuğun hayatına ilişkin pek çok bilgi taşır. Çocuğun yüzü, adı, yaşı, okulu, yaşadığı şehir ya da bulunduğu mekânlar çoğu zaman farkında olmadan aynı paylaşımın içinde yer alır. Üstelik bu paylaşımlar birkaç fotoğrafla da sınırlı kalmıyor. Çocukların hayatı, doğum odasından mezuniyet törenine kadar adım adım sanal ortama taşınıyor. Tek başına, önemsiz ve dağınık gibi görünen bu bilgiler, dijital ekosistemin bir parçası hâline geldikten sonra platformlar tarafından depolanabilir, algoritmalar tarafından işlenebilir, birbiriyle ilişkilendirilebilir ve zamanla çocuğa dair geniş bir veri kümesine dönüşebilir.

Mahremiyete yönelik riskleri yalnızca algoritmalarla sınırlı düşünmek de eksik bir değerlendirme olur. Dijital ortamda paylaşılan veriler, kötü niyetli kişiler tarafından da geçmişe dönük taranabilir; farklı platformlardaki bilgiler bir araya getirilerek çocuk hakkında ayrıntılı bir profil oluşturulabilir. Bugün bu süreç yapay zekâ destekli araçların da katkısıyla her zamankinden daha hızlı ve daha kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilebilir. Yapay zekâ teknolojilerindeki son gelişmeler ise çocuk mahremiyetine ilişkin bu tartışmayı bambaşka bir boyuta taşır.

Yüz tanıma teknolojileri, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünen veri parçaları arasında ilişki kurabiliyor; farklı tarihlerde, farklı mekânlarda ve farklı bağlamlarda yapılan paylaşımları bir araya getirerek kişi hakkında çok daha kapsamlı bir profil ortaya çıkarabiliyor. Buna hızla gelişen deepfake teknolojileri de eklendiğinde, gerçek görüntülerin manipüle edilmesi ve hiç yaşanmamış olayların yaşanmış gibi sunulması teknik olarak mümkün hâle geliyor. Bu nedenle dijital çağda paylaşımın etkisini artık yalnızca kimlerin gördüğü değil bu içeriklerle nelerin yapılabildiği de belirliyor.

Bütün bu dönüşüm, fark edilmesi kolay olmayan ve ciddi riskler barındıran bir normalleşmeyi de beraberinde getiriyor. Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız davranışlar zamanla bize daha olağan görünmeye başlıyor; buna bağlı olarak mahremiyet sınırlarımız da farkında olmadan yeniden şekilleniyor. Eskiden yalnızca aile içinde ya da kapalı kapılar ardında yaşanan pek çok özel an, bugün dijital platformlarda kolaylıkla paylaşılabilen sıradan içeriklere dönüşebiliyor. Oysa bir davranışın yaygınlaşması, onun doğru ya da çocuk açısından güvenli olduğu anlamına gelmiyor.

Mahremiyet tam da bu yüzden yeniden düşünülmesi gereken bir kavram hâline geliyor. Mahremiyet yalnızca insanın görünmesi ya da görünmemesi değildir. Aynı zamanda kişinin kendisine ait hangi bilgi ve görüntünün, kimlerle ne zaman ve hangi amaçla paylaşılacağı üzerinde de söz sahibi olabilmesidir. İnsanın kendi hikâyesi üzerindeki tasarruf hakkıdır. Çocuklar ise hayatlarının ilk yıllarında bu sınırları belirleyebilecek ne hukuki farkındalığa ne de dijital okuryazarlığa sahiptir. Dolayısıyla onların mahremiyetini korumak yetişkinlerin omuzlarındaki hukuki ve ahlaki bir sorumluluktur.

Kimi zaman bir gururun ifadesi kimi zaman uzaktaki akrabalara haber verme isteği kimi zaman da sadece güzel bir anıyı paylaşma arzusu… Literatürde ebeveynlerin çocuklarına ilişkin fotoğraf, video ve kişisel bilgileri dijital ortamlarda paylaşmalarını ifade eden bu yeni ebeveynlik pratiği “sharenting” olarak adlandırılır. Sharenting, tek başına doğru ya da yanlış bir davranışı tanımlamaz; dijital çağın ortaya çıkardığı yeni bir ebeveynlik pratiğine işaret eder.

Ebeveynler, çocuklarının eğitiminden sağlığına, beslenmesinden sosyal çevresine kadar hemen hemen her konuda onlar adına karar verir. Ancak bu kararların ortak ölçüsü ebeveynin isteği değil çocuğun üstün yararıdır. Dijital paylaşımlar da bu çerçevenin dışında düşünülemez. Dolayısıyla mesele yalnızca “Paylaşabilir miyim?” sorusu değildir. Asıl üzerinde durulması gereken soru, “Bu paylaşım bugün ve gelecekte gerçekten çocuğumun yararına mı?” sorusudur. Buradan hareketle üzerinde yeniden düşünmemiz gereken husus, dijital çağın değişen şartları içinde çocuklarımızın haklarını ve mahremiyetini gözeten bir paylaşım ölçüsünü nasıl inşa edeceğimizdir.

Dijital dünyada çocuk mahremiyetinin korunmasına yönelik farkındalık her geçen gün artıyor. Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu konuda çeşitli hukuki düzenlemeler yapılıyor. Ancak çocuğun mahremiyetini korumak yalnızca yasal düzenlemelerle çözülebilecek bir mesele değildir. Çocuğun mahremiyetini korumak, onun etrafındaki tüm yetişkinlerin sevgi kadar emanet bilinciyle de hareket etmesini gerektirir. Başta ebeveynler olmak üzere öğretmenler, din görevlileri ve çocukla temas eden herkesin bu sorumluluğu paylaşması gerekir. Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey ise yalnızca “daha dikkatli paylaşım yapmak” değil dijital dünyadaki varlığımızı ve paylaşım alışkanlıklarımızı yeniden düşünmektir. Çünkü çocuklarımıza ait anılar, sosyal medyanın tüketilecek içerikleri değildir.

Bu nedenle atılacak ilk adım her anın sosyal medyada paylaşılmak zorunda olmadığını fark edebilmektir. Bunun için bazen yalnızca birkaç saniyelik bir duraksama yeterlidir. Paylaş butonuna basmadan önce kendimize şu soruları sorabiliriz: “Bunu neden paylaşıyorum? Kimin için paylaşıyorum? Bu içerik gerçekten çocuğun yararına mı?” çoğu zaman bu kısa muhasebe, paylaşımı otomatik bir refleks olmaktan çıkarıp çocuğun üstün yararını gözeten bilinçli bir tercihe dönüştürecektir.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: Çocuklarımıza güzel anılar mı bırakıyoruz yoksa onların adına silinmesi mümkün olmayan bir dijital geçmiş mi inşa ediyoruz?