ÇAMURLU PAÇALAR

Turan DUMAN

"Sislerin içinde kaybolmayı tercih edenlerin aksine, ben çamurumda dik durmayı seçtim.”

Annemin anlattığına göre, zemheri ayının ilk günlerinde düşmüşüz bu topraklara. Toprak dediysem, köyümüzde baharın ilk günlerinde ekip biçtiğimiz verimli topraklar değil. Dağ başında, fabrikada çalışanların kira belasından kaçmak için oluşturdukları arka mahalle. Bu mahalle, sisler arasında kaybolan bir silüetten halliceydi. Burada oturanların hemen hemen hepsi akraba ya da eş dosttan oluşuyordu; ben hariç. Babam köyden ayrıldıktan sonra o bereketli topraklara tekrar dönmedik. Hatta yaz aylarında bile gidip orayı ziyaret etmedik.

Bu mahallede evler bir gecede imece usulü çatılır; daha sonra duvarların sıvası, elektrik aksamı ve tuvalet-banyo yapılırdı. Köyden gelenlerin tek amacı başkasına muhtaç olmamaktı. Başlarında bir çatı olsunun peşindeydiler. Hâlâ oturmakta olduğum ev de bu şekilde kurulmuştu. Amcam evlenince bir oda, çocuklar doğup hane nüfusu artınca bir oda daha ekleye ekleye perili eve benzedi.

Babam fabrikada kısa bir müddet çalıştıktan sonra gelen paranın büyük bir aileye yetmeyeceğini bildiği için “bakkaliye” açmaya karar vermiş. O dönemde mahallemizde ne bakkal ne de berber varmış. Şu an işletmekte olduğum bakkal babamın eseri, yandaki berber dükkânını da fabrikadan arkadaşı açmış. Uzun yıllar işlettikten sonra Faik’le bana devrettiler.

Bu mahalle şehre hâkim bir noktadaydı. Dükkânlarımızın hemen karşısında bir tepecik var. Oraya oturduğumda bütün şehir, gökdelenleriyle çarpık yapılaşma ayaklarımın altında kalıyor. Bazen bakkalı kapattıktan sonra oraya oturur, şehrin kalabalığını onlara bulaşmadan izlerdim. Sadece izlerdim; hiç aralarına karışıp şehrin o kirli siluetlerinin arasında varlığımı sürdürmek istemedim.

Faik benim tam zıddımdı. Benden aldığı kitaplardan birkaç güzel söz ezberler; bunları kafelerde, pastanelerde genç, alımlı kızlara satma peşine düşerdi. Her akşam önlüğünü tıpkı babası gibi asar, son dolmuşla şehre inerdi. Birkaç kez beni de çağırdı ama pek oralı olmadım. İçimden gelmiyordu. Sanki bu mahalleden çıkarsam beni tekrardan kabul etmeyecekmiş gibi hissediyordum. O, gece geç saatlere kadar şehri altüst eder, mahallemize uzanan çamurlu, izbe yoldan yürüyerek gelirdi.

Her sabah tek lakırdısı vardı ağzında:

“Bizim paramızla alınan dolmuşla eve gelemiyorum. Bir insanı her gün köpek kovalar mı arkadaş?”

Buralar şehirleşme alanın içinde kabul edilmediği için otobüs hattı haklı olarak verilmemişti. Bizler de kimseye muhtaç olmamak için bir dolmuş almış, merkezdeki işlerimizi görmek için kullanıyorduk; tabii ücreti mukabilinde. Bu dolmuşu belki de en az ben kullanıyordum. Aşağıya olabildiğince inmemeye gayret ediyordum. Şehre insem bile en kısa yoldan işimi halledip tekrar mahalleme dönüyordum. Yani anlayacağınız, mahallenin bana biçtiği süre kadar şehirde kalıyordum.

Bakkalı biraz geç açmayı kendime şiar edindim. Faik, sabahın yedisinde işbaşı yaparken ben ancak on gibi kepenklerimi kaldırırım. Önce manav tezgâhındaki ürünleri podyuma hazırlanan mankenler gibi dizer; sonra sıra çıtır çıtır ekmekleri dolabına yerleştirmeye gelir. En son iş olarak da kitap tezgâhının üzerindeki örtüyü çekerim. Ben dükkânı müşteriler için hazırlarken Faik elinde ince belli bardağı, dilinden düşürmediği tespihiyle bana takılmadan edemezdi:

“Dükkânı hırsıza karşı korumaya alıyorsun ama kitap tezgâhını naylonla örtüyorsun. Hırsızların merhameti saç teli kadar ince!” diye kahkaha atıyordu. 

“Faik, onların da okumaya ihtiyacı var; belki kitaplardan bir şeyler kaparlar da hırsızlık illetinden kurtuluruz. Gel gör ki kitaplar para etmediği için sayfalarını bile çevirmiyorlar.”

Dükkânın açılış hazırlığını bitirdikten sonra Faik’in kalubeladan kalma sandalyelerine oturur, geçmişten söz ederdik. O, hep şehrin genişlediğini, buralara kadar dayandığını söylerdi. Yakında buralara da imar geleceğinden, buraların en lüks semtler arasında olacağından dem vururdu. Hayal âlemi o kadar genişti ki duyduğu her şeyin hayalini kurar, içinde kurduklarını saklamadan bana aktarırdı. Ben de onu kırmamak için sabırla dinlerdim.

Midas’ın berberi içindekileri kuyuya kusmuştu, Faik de benim beynime kusuyordu. Sabah telaşını atlatıp rahat bir çay içme evresine geldikten sonra Faik’in yüzü asıldı. Bu, onun ciddi bir konuya gireceğinin delaletiydi.

“Oğlum, biz ne zaman gün yüzü göreceğiz? Hayatımız bu iki karış dükkândan ibaret. Gittiğim mekânlarda insanlar su gibi para harcıyor, lüks arabalara binip lüks semtlerde oturuyorlar. Bizim hâlimize bak, çocukluktan beri tozun toprağın içindeyiz. Sen çamaşır suyu, deterjan kokusu arasında çürüyüp gidiyorsun. Bendeniz ise koyun kırkar gibi yaşlıları kırkıyorum. İğreniyorum şu yaşantımızdan. Bu mahalleden çıkmamızın zamanı geldi de geçiyor. Sen görmüyor musun bunu?”

“Berber, sen aşağı gidip gelmekten iyice kafayı yedin. Onların hayatına özeniyorsun, biliyorum ama bizim çapımız bu. Bu çapı nasıl değiştireceğimizi bilsek bu yaşa kadar burada durur muyduk? Durmazdık. İkimiz de ömrümüz boyunca burada yaşadık, buradan nasıl ayrılacağız?”

“Oğlum, tezgâhın ardında akşama kadar kitap okuyorsun. Aşağıdakilerin çoğundan daha fazla bilgiye sahipsin. Onlara ayak uydurmak şöyle dursun, onlara ders verecek kıvamdasın. Niye çekiniyorsun onlardan? Senin öğrettiklerini, kitaplarda çizdiğin satırları satmaktan onların yanında filozofa dönüştüm.”

“Cevabını sen vermiş olmadın mı şimdi? İkimiz bu derme çatma yerde biraz okuyup kendimizi geliştirdik. O sığ düşüncelerin, sığ yaşamların arasında kaybolup gideceğimizi düşündün mü?”

“Oğlum, burada da tezgâhlarımızın arkasında çürüyüp gitmiyor muyuz, ne farkı var ki?”

“Bu tezgâhlar, bu mahalle bizim, başkasının değil. Orada parasını ödediğin kadar masada oturursun, sonrası yok. Binaların küçük, tabuttan hallice evlerine girip saçma sapan televizyon izleriz. Hayat bundan ibaret olacak, bizim için fazlası yok. Şöyle düşün: O curcunanın içine girdikten sonra, senin için bir anlam ifade etmeyecek. Şu an oraya, bu mahalleden baktığın için gıpta ediyorsun.”

“Neyse bakkalım, müşteri geldi. Senin düşüncelerini alt edeceğim günler de gelir elbet. Ben en kısa sürede birkaç makasımı alıp merkeze, şehrin göbeğine kaçacağım. Bir de sabahları erken aç artık, biraz satış yaparsın.”

Son söylediğine kulak asmadım. Sabahları bilerek erken açmıyorum. Erken açarsam şu defterde isimleri yazan insanlar gecenin karanlığında yanan ışığımı görür; akıllarına defterdeki ödeyemedikleri borçları gelir. Onları bu borçluluk duygusuyla işe gönderemem.

Saatler ilerledikçe komşuların çocukları birer ikişer damlamaya başlar. Bir ekmek, iki yumurta… Sabahları yapılan alışveriş hep böyle. Eminim o iki yumurtayı üç ya da dört kişi yiyecekti. Ben buralardan gidersem onlar kimden alışveriş yapacak,kim deftere yazacak? Şehrin göbeğinde deftere yazan kimse yok. Büyük zincir marketler paran varsa hizmet veriyor. Ben burada hâlâ mahalle bakkalı geleneğini devam ettirmeye çalışıyorum.

Bu kazanamadığım işi ısrarla yapmamın nedeni aidiyet. Ben buraya, bu tozlu rafların arasına aidim. Benim için bundan başkası yok.

Burada yaşayan herkesin paçalarında, ayakkabılarında bir kalbur çamur vardır. Biz o çamuru kanıksadık ama Faik bir türlü kanıksayamadı. O çamur, onun paçalarında da var. Eminim gittiği yerlerde insanların ilk takıldığı şey “çamur”…

Günler, haftalar, aylar geçti. Bizler aynı yerimizde sayarken defter aynı yerinde saymıyor, kabardıkça kabarıyordu. Gelenler alışverişi yapıp gidiyor, karşılığında “Mesut, yaz deftere,” diyordu. Ben de yazıyor, ödemenin gelmesini bekliyordum. Maaş günlerinde biraz ödeme alıyordum ama borcun tamamını değil, benim gönül koymamı engelleyecek kadarını. Onlara da hak vermiyor değilim, ellerine geçen azıcık parayı kaça böleceklerini şaşırıyorlar.

Geçenlerde takım elbiseli birisi geldi, defterdeki borçları kapatmak istediğini söyledi. Onun bu isteğine olumlu yanıt vermedim. Şaşırdı:

“Kim istemez ki nakit parayı?”  

“Ben istemem.” diye karşılık verdim. Soğuk ve itici cevabım üzerine, tekrar bir cümle kurma gereği duymadan çıkıp gitti.

Bu, borç ödeme değildi. Kölelerin isyan etmesini engellemek için yapılan bir plan gibiydi. O borçlar, buralarda yaşan insanların çalışması için kamçıydı. Ben zaten onları sıkboğaz etmiyordum. Borcunu ödemeden köyüne geri dönen yüzlerce insan vardı. Hepsine de hakkımı helal ettim bu tezgâhın ardından.

Faik’in söylediği genişleme bizlere tebliğ edildi. İlk defa doğruyu söylemişti. Tebliği aldığım günü takip eden saatlerde, elinde çantalı kişiler gelip gitmeye başladı bile. Dükkânı, arsayı ve evi almak istiyorlardı. Herkes çulda altın bulmuş gibi sattı. Ben satmadım, gelen herkese laf anlatmak yerine kapıma “Satılık Değil.”kâğıdı astım. Artık sormaktan vazgeçseler de ara sıra yüzsüzler de çıkmıyor değildi. Berber, gelen tebliğden önce basıp gitmiş. Duyduğuma göre mahalle arasında ufak bir dükkân açmış, hayatını kazanmaya çalışıyormuş.

Burayı terk edip giderken ellerine geçen paralarla defterdeki isimlerinin üstüne bir çizik attırmayı ihmal etmiyorlardı. Gönülsüzce çiziyordum üzerlerini. Hepsi, kararlaştırmış gibi “Allah’a ısmarladık” diyerek dönmemek şartıyla buralardan göç ediyordu. Onların gitmesine karşın ben burada kalmaya ısrarla devam edeceğim.

Satılan evler aynı gün ve saatte yıkıldı, koca koca greyderlerle. Yaşanmışlıklar, soğuk demir yığını için önemli değildi, para babalarının da umurunda değildi. Onların kalbi, o greyderin demiri kadar sert ve soğuktu. O makineler, bütün dünyamı titreterek geçiyordu penceremin önünden. Öyle korkunçlardı ki şehrin bütün ürkütücülüğü onların kıvrımlı demirlerinin ucundaydı.

Etrafıma gökleri delen binalar yapıldı, paçamızdaki çamurlar kurudu. İşçilerin oturduğu, çamur avlulu fakirhanelerin yerine gri binalar yükseldi, kuruyan o çamurlarla insanların hamuru da kurudu. Alışık olmadığım, her şeyiyle “yapma” insanlar türedi. Binalar yükseldi, çamurlar kurudu, şehir kaosa gömüldü ama ben hâlâ kendi küçük dünyamda dimdik duruyordum. Sıfır noktasını terk etmedim, her şeye rağmen burada yaşamaya devam edeceğim.