BURSA’NIN AŞK BÜLBÜLÜ

MEHMED MUHYİDDİN ÜFTÂDE HAZRETLERİ

Dr. Lamia Levent ABUL

Güzel adın rehber bize

Aşkın dahi server bize

Cümle adın ezber bize

Güzel adın işideyim

Üftâde

Sufiler, yaşadıkları manevi hâlleri ifade ederken remizli bir dil kullanırlar. Çünkü sufi, kendisine lütfedilen manevi hakikatleri anlatırken kelimeler kifayetsiz kalır. Sufinin yaşadığı hâli anlatması zordur, herkes anlayıp idrak edemez. Cenab-ı Hakk’ın manevi lütuflarını kuluna açması ve bu suretle kalbin ilahi feyze nail olması söz konusudur. Sufinin kalbine inen bu ilahi tecelliler ruha emanet edilen sırlar olarak kabul edildiğinden ehli olmayana açılmaz. Hak Teâlâ’nın lütfu olan bu hakikatler ancak yaşanarak, tadılarak zevk edilen bilgilerdir. Bu bilgiyi almaya hazır olmayanlara açmak, ilahi hakikatlerin yanlış anlaşılmasına ve ehil olmayan kişilerin elinde heder olmasına sebep olur. Kuşeyri, sufilerin remizli dil kullanmalarının üç sebebi olduğunu söyler. Birinci sebep, sufilerin sahip oldukları hakikat ve marifetlerin akıl değil sülûk yoluyla elde edilmesidir. İkincisi, zahir ulemasından gelecek eleştirilerden sakınmaktır. Üçüncüsü ise saliklere yol göstermek amacıyla, sırları remizli de olsa açıklamaktır (Semih Ceyhan, “Remiz” md., TDV İslam Ansiklopedisi, c. 34, s.559). Bu sebeplerden ötürü sufiler, kendi aralarındaki sohbetlerinde, kitaplarında ve mektuplarında kendilerine has sembolik bir dil kullanarak sonraki dönemlere tasavvufi tecrübelerini aktarmışlardır. Hatta “Sufiler, ibare ve işaretten menedilmiştir.” sözü ile tasavvufi hâllerin yazılmasını dahi doğru bulmayan sufiler de olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî, Hâris el-Muhâsibî, Bâyezîd-i Bistâmî gibi sufiler sohbet, mektup ve risalelerinde kendilerine has ifadelerle örülü sembolik bir dil kullanarak tasavvufi hakikatleri dile getirmeye çalışmışlardır (Mustafa Kara, “Istılâhâtü’s- Sûfiyye” md., TDV İslam Ansiklopedisi, c.19, s.209).

Ancak bazı sufiler ‘sekr’ hâli denilen, derin vecd ve ilahi aşk hâllerinde kendilerinden geçerek bazı ilahi hakikatleri ortaya dökmüşlerdir. Zahirde şeriata aykırı gibi görülen bu sözler esasında hakikatlerin izhar edilmesidir. Sufiler bu tür ifadeleri ‘şathiyye’ olarak tanırlar ve hoş karşılamazlar. Bu, sırrın faş edilmesidir. Avamın, bu tür sözleri -sadece zahirî olarak baktığı için- anlaması kolay değildir. Sufiler özellikle tasavvuf edebiyatında mecazlarla örtülü sembolik dili bu yanlış anlamaların önüne geçmek için kullanırlar. Ferîdüddin Attâr, Abdurrahman-ı Câmî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi sufilerin şiirleri işaret ve remizlerle doludur. Hakikat hakkındaki düşüncelerini beşerî aşkın güzellik ve coşturucu hayal suretlerine büründürürler (Kara, a.g.e., s. 209).

“Üftâde yanıp tüter / Bülbüller gibi öter”

Gönlüne dolan ilahi tecellilerin zevkiyle sermest olan ancak bunları şiirlerine dökerken şeriattan milim ayrılmayan sufilerden biri de Bursa’nın manevi önderlerinden olan Mehmed Muhyiddin Üftâde Hazretleridir. O, Anadolu’nun gönül sultanlarından Aziz Mahmud Hüdâyî’nin şeyhi ve Celvetiyye tarikatının piridir. Üftâde Hazretleri, tasavvufu aşk ve vecd boyutunda zevk eden ve bu hâllerini şiirlerinde terennüm eden bir sufi olmasına rağmen ağzından şathiye kabilinden tek bir söz dahi çıkmamıştır. Ona göre melekût âleminde seyreden bir salik, tecrübe ettiği hâlleri, keşif ve marifetleri mülk âleminde bulunan kimselere anlatmamalıdır. Hakikati keşfeden salik, ağzını şeriatın iğne ve ipliğiyle dikmelidir. Yoksa fitneye yol açar ve Hallac-ı Mansur gibi fitne denizinde dalgalanır. “Mülk ve melekût âleminde bulunan şeylerin tamamı size keşif yoluyla görünse şeriata uygun biçimde izah etmeye gücünüz yetmiyorsa o keşfi terkedin fakat şeriatı terk etmeyin.” ikazı, onun insanların anlayış seviyelerine uygun konuşmaları gerektiğini ve elbette şeriatın şaşmaz bir ölçü olduğunu ifade eder (Nihat Azamat, “Üftâde”, TDV İslam Ansiklopedisi, c. 42, s. 282).

Üftâde Hazretlerinin tasavvuf anlayışı ‘sahv’ yani uyanıklık esasına dayanır. Sekr ehli gibi vecd ve coşkunluk hâllerini izhar etmez, yaşadığı manevi tecelliler konusunda temkinlidir. Celvetiyye tarikatının kurucusu olan Üftâde hazretleri, halk içinde Hak ile olmayı telkin eder. Celvet olarak adlandırılan bu anlayış, Celvetiyye tarikatının temel anlayışıdır. Halvet ve celvet, tarikatların seyrüsülûkte benimsediği iki yöntemdir. Halvet, kulun şeyhinin izni ile ibadet, zikir ve tefekkür ile meşgul olarak Hak ile halleşme gayesiyle bir süreliğine tek başına hücreye kapanmasıdır. Celvet ise halvete giren kulun kendi benliğini, varlığını yok ederek Hakk’ın sıfatları ile halvetten çıkması ve halk içinde Hak’la beraber olmasıdır. Tarikatında celveti esas alan Üftâde’ye göre halvet masivayı terk etmektir, halktan kaçmak değildir.

“Düşenler onunla bulurdu kıyam / Ona gerçi derlerdi Üftâde nam”

Celvetiyye tarikatının piri Üftâde Hazretleri, Bursa’da kazzaz bir babanın evladı olarak 1495 civarında dünyaya geldi. Rivayetlere göre dünyaya geldiğinde annesi bir rüya görür. Bu rüyada, oğlunun süt deryasına dalıp çıktığını görür ve telaşla rüyasını eşine anlatır. O, bu rüyayı oğullarının ilim ve kemal ehli bir kimse olacağına işaret ettiği şeklinde tabir eder.

Daha küçük yaşlarında iken intisab ettiği Bayramî şeyhlerinden Muk’ad Hızır Dede’nin teşvikiyle ilim tahsiline başladı. Annesinin gördüğü rüyanın tabiriyle bütün ilimler kendisine açıldı. Bilmediği, anlamadığı ilim kalmadı. Talebe iken, isteyenlere ilim öğretmeye başladı. İlim tahsilinin yanı sıra vaaz ve sohbetlere de başladı. Bir gece rüyasında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kendisinden sohbetlerinde Mesnevi’den de anlatmasını istediğinde Farsça bilmediğini söyler. Hz. Mevlânâ, derse başlamasını ve lisanın kendisine açılacağını ifade eder. O rüyadan sonra Farsçayı anlamaya başlar. Artık, sohbet ve vaazlarında Mesnevi’den de bölümler okur. Nitekim talebesi Aziz Mahmud Hüdâyî, şeyhinin menakıbını topladığı Vâkıât adlı eserinde bu hususa yer vermektedir.

Çok güzel bir ses ve sedaya sahip olan Üftâde Hazretleri, Bursa Ulu Camii’nde ezan okurdu. Halk, onun sesinden ezanı dinlemek için özellikle camiye gelirdi. Vakıflardan, müezzinlik yapması karşılığında kendisine birkaç akçelik maaş bağlandı. O gece rüyasında, “Derecenden üftâde oldun” yani manevi derecenden düşürüldün şeklinde bir uyarı alınca sabah hemen o maaştan vazgeçti. Ancak, düşmek manasına gelen “Üftâde”yi kendi isteğiyle mahlas olarak kullanmaya başladı. Bu hadiseden sonra fahri olarak imamlık ve müezzinlik görevini sürdürdü. Geçimini sağlamak için ipekçilik, düğmecilik yaptı; kitap istinsah etti. Doğanbey ve diğer camilerde vaazlarına devam etti. Halk, vaaz ve sohbetlerini büyük bir ilgiyle takip etti. Daha sonra Uludağ eteklerinde bir cami ve tekke inşa ederek irşat faaliyetlerini burada sürdürdü. Emir Sultan’ın manevi işaretiyle kabul ettiğini söylediği Emir Sultan Camii hatipliğini vefat tarihi olan 1580 yılına kadar sürdürdü. Mehmet ve Mustafa adlı oğulları, vefatından sonra postnişin olarak onun yerine geçtiler (Azamat, a.g.e., c. 42, s. 283).

“Bağı aşkın andelibi Hazreti Üftâde’dir / Dertli âşıklar tabibi Hazreti Üftâde’dir”

Üftâde Hazretleri, şeyhi Hızır Dede’nin yanında tasavvufi eğitimiyle beraber İslami ilimleri tedris etti. Yetiştirdiği meşhur velilerden Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Vakıat’ında geçtiği üzere Hz. Üftâde, şeyhi Hızır Dede sayesinde tasavvuf yolunun sırlarına, seyrüsülûkün temel esaslarına vakıf olmanın yanı sıra rüya tabiri ilmini de bilen büyük bir Allah dostu idi. Zühd ve takva sahibiydi. Kanuni Sultan Süleyman’ın onu İstanbul’a davet ettiği, büyük hürmet gösterdiği, tekkesine iki köyü vakfetmek istediği, onun bunları kabul etmemesi üzerine vezirlerine; bazı şeyhlerin ‘talib-i dünya’ fakat Üftâde’nin ise ‘tarik-i dünya’ olduğunu söylediği rivayet edilir. Zira o, masivadan geçip Hakk’a vasıl olmanın zevkine varmış ve dünyayı terk etmişti:

Neyleyeyim dünyayı 

Bana Allah’ım gerek

Gerekmez mâsivayı

Bana Allah’ım gerek

Bana Sultanım gerek

Bursa kadısı Aziz Mahmud Hüdâyî’nin, manevi arayışları sonucu Hz. Üftâde’nin kapısına gelmesi ve onun yanında üç yıl gibi kısa bir zamanda seyrüsülûkünü tamamlayarak hilafet alması onun büyüklüğünü göstermeye kâfidir. Rivayetlere göre Sultan Ahmed bir gün çarşıda Hüdâyî Hazretlerine tesadüf eder. Hemen atından inerek şeyhini oturtup kendisi de atın yanında yaya olarak yürümeye başlar. Bir müddet beraber yol aldıktan sonra koca padişahın yaya olarak yanında yürümesine Hüdâyî Hazretlerinin gönlü razı olmaz. Sultan Ahmed’e, sırf şeyhinin duası ve emrinin yerini bulması için ata bindiğini söyler. Zira şeyhi Üftâde, onun için şöyle dua etmiştir: “Oğlum, padişahlar rikâbında yürüsün.” (Hasan Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hüdâyî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1999, s. 84)

Hz. Üftâde, Hak Teâlâ’ya duyduğu muhabbeti hikmetli sözlerle şiirlerinde izhar etmiştir. Yunus Emre tarzındaki bu şiirlerinden bazıları bestelenmiştir. Manevi eğitimi sırasında yaşadığı halleri de şiirlerinde dile getirmiştir. Üftâde, vahdet-i vücut felsefesine gönül vermiş ve bu öğretiyi şiirlerinde terennüm etmiştir. Ancak bu şiirlerinde çok dikkatli bir üslup tercih etmiş, şathiyye olarak görülecek hiçbir ifade kullanmamıştır. Temkinli üslubuyla Üftâde Hazretleri, Hak Teâlâ’ya olan muhabbetini âşık bülbüller misali şöyle dile getirmiştir:

Hakk’a âşık olanlar

Zikrullah’dan kaçar mı?

Arif olan gevherin

Yok, yerlere saçar mı?

Gerçek bu söz yârenler

Gördüm demez görenler

Keramete erenler

Gizli sırrın açar mı?