BABAMIN CEKETİNDEKİ TIKIRTI
Aygül BAKKALOĞLU
Evde eksilen ilk şey sessizlik olmadı. Duvar saatini durdurdum. Kol saatimi çekmeceye koydum. Fırının üstündeki küçük saatin pilini çıkardım. Yine de zaman evin içinde dolaşmaya devam ediyordu. Köşelere çarpıyor, kapı aralıklarında oyalanıyor, bazen durup bana bakıyordu. Babamın askıda kalan ceketinden bir ses geldi: Tik tak tik tak... Cep saatiydi bu, sesini hiç bu kadar yüksek duymamıştım. Ceketi örseledim, cebinde saati buldum. Gümüşün soğukluğu elimi yaktı, refleksle saati yere fırlattım. Yerdeki saatin ön yüzü bana bakıyordu. Zaman, kendi üzerine katlanıyor; kadranın üzerinde tersine bir nehir gibi akıyordu.
Evin içinde bu sese tahammül edemedim, saati alıp dışarı çıktım. Ne kadar dolaştım bilmiyorum, saatin sesi kesilmişti ki bir patika yolda tekrar çalışmaya başladı. Yol, beni ormana soktu. Toprak birden yumuşadı; bastığım yer ayaklarımı içine aldı. Ayakkabımı sağa sola savurarak yürümeye devam ettim. Gökyüzündeki bulutlar batıdan doğuya yırtılarak akıyor, havada asılı kalan çiğ damlaları toprağa düşmek yerine usulca göğe, ait oldukları o görünmez boşluğa doğru çekiliyordu.
Ağaçlar kökleriyle göğe tutunmuştu. Bir kuş kanatlandı, havalanmadı; yere doğru süzüldü. O anda durdum. Değirmeni tam da o duruşta gördüm. Bir tepenin üstünde değildi ama her şey ondan aşağıdaydı. Yaklaştıkça yükselmeyip yerinde sayan, birkaç geri adım attığımda ise aksine, uzaklaştıkça büyüyen tuhaf bir yapıydı bu. Devasa ahşap kanatları rüzgârsız havada, yerçekimine meydan okur gibi tersine dönüyordu. Ona doğru yürümeye devam ettim. Taşları eskimiş değildi, zamanla gizli bir anlaşma yapmış gibiydi. Duvarlarında çatlaklar yoktu. Yaklaştıkça nefesim kısaldı. Göğüs kafesim fesleğenle doldu.
Kalbim, bir anıyı tekrar yaşamak için geriden geliyordu. Cebimdeki gümüş köstekli saate dokundum; akreple yelkovan delice bir hızla sola doğru dönüyordu. Her bir saniyenin beni babamın henüz hayatta olduğu o eski akşamlara geri götürmesini umuyordum. Attığım her adım, beni mekânsal olarak değirmene yaklaştırsa da zamansal olarak geçmişe, babamın sıcaklığına koşturuyordu. Kalbimin bu gecikmesi ondandı; ruhum, saatin geriye doğru açtığı o gizli yolda babamla buluşacağı anı sezmişti ve bedenimin ona yetişmesini bekliyordu.
Kapıdan içeri adım attığımda, içeride yüzlerce saat olduğunu gördüm. Duvarlarda, ahşap basamakların kenarında, pencerelerin üstünde, tavan kirişlerinde... Hepsi başka bir zamanı gösteriyordu. Kimisi çoktan geçmiş, kimisi henüz gelmemişti. Dişlilerin ve çarkların ritmi arasında, zamanın her bir kırıntısı odanın içinde asılı kalmıştı. Değirmenin içine girdikçe babamın saati cebimde daha da ağırlaştı. Tik taklar kesildi. Akreple yelkovan dönüşünü tamamlamış, babamı kaybettiğim o güne, o saate gelip çakılmıştı. Zaman burada donmuş, beni o büyük veda anının eşiğinde bırakmıştı.
Değirmende kalan başkaları da vardı. İzledim, belki saatlerce. Bir adam merdivenin başında duruyor, aşağı iniyormuş gibi yapıyordu ama her seferinde üçüncü basamakta donup kalıyordu. Bir kadın pencereden dışarı bakıyor, arada başını usulca sallıyordu; gitmeye karar vermiş gibiydi ama kararını bir türlü uygulamıyordu. Biraz ileride, loş bir köşede, küçük bir çocuk kırık bir tahta atı onarmaya çalışıyor ancak elleri her hareketinde çiviyi söküp ahşabı yeniden ikiye bölüyordu. Ağlamıyordu, sadece aynı hüsranı sonsuz bir döngüde tekrar tekrar yaşıyordu. Zamanın öğütüldüğü bu yerde herkes kendi geçmişinin kırık bir anına takılı kalmıştı. Onlarla konuşmadım. Burada konuşmak, hareketin yerine geçiyordu. Ses, zamanı mühürlüyordu.
Değirmenin üst katındaki aynalar salonunda durdum. Yansımam bile zamana yenik düşmüştü; bana geç kaldı, bir an sonra geldi aynaya. Elim cebimdeydi, babamla buluşmayı bekleyen o çocuksu umutla saatimi yokladım. Durdum. Bir şey beni izliyormuş gibiydi. Soluğum göğsümün tam ortasında buz tuttu, kalbimin çırpınışı boğazıma tırmandı. Arkamı döndüm. Boyu yoktu, yüzü yoktu; sanki üst üste binmiş gölgelerden ve saat tıkırtılarından ibaretti. “Buraya gelen herkes bir şeyini geri ister.” dedi sesi, duvarlardaki yüzlerce saatin tıkırtısına karışırken. “Değirmen geri veren değildir; denge kurandır.” “Ben bir şey istemiyorum.” dedim, gözüm aynadaki yansımamda, kulağım babamın geleceğini umduğum o merdiven gıcırtısındaydı. “Sadece o anı bekliyorum. Son bir kez.” “İstemediklerini de alır. Burası yası dondurur ama hayatı çalar. Ben buranın bekçisiyim.” dedi.
Aynada kendimi gördüm. Evde kalan hâlimdi bu. Saatleri durdurmuş, zamanı odaya hapsetmiş bir hâl. Gitmeye niyetlenmiş ama kapıyı kapatmamış. Yüzüm, babamın son günlerdeki o solgun, teslim olmuş ifadesine ne kadar da benziyordu. Evde çıkardığım piller, karanlıkta sakladığım saatler... Hepsi, ölümü reddetmek içindi. “Çıkmak istiyorsan, saati bırakacaksın. Babanın zamanına sığınmaktan vazgeçeceksin.” Durduğumu, ayaklarımın artık ilerlemediğini fark ettim. Saat cebimdeydi, babamın sesi yoktu ama yokluğu tüm ihtişamıyla yerli yerindeydi. Saatin akışı beni babama ulaştırmamış, aksine beni bu değirmenin içine, zamanın dışına hapsetmişti. Onu orada bulacağımı sanırken kendi şimdimi kaybetmiştim.
Nefesim rüzgâra karıştı. “Bırakırsam her şey devam eder. Dünya döner, zaman akar ve o tamamen geçmişte kalır. Onu bir daha göremem.”
“Bırakmazsan, sen durursun. Bu değirmenin bir dişlisi olur, babanın öldüğü o saniyede sonsuza kadar asılı kalırsın. Kaybını bir yara olarak taşımayı reddedersen o yaranın ta kendisi olursun. O kırıklar, onları saklamadığında, eksikliklerini kabullendiğinde değerli bir şeye dönüşür.”
Sözleri, yüzüme çarpan keskin bir rüzgâr gibiydi. Elim cebimde, o gümüş metale sımsıkı tutunuyordum. Tırnaklarım avucuma batıyordu. Gözlerimi kapattım. Babamın askıdaki ceketinin kokusu, o ıslak yün ve hafif tütün kokusu burnuma geldi. “Bırak…” dediğini duyar gibi oldum. Bu onun sesi miydi, yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu bilmiyordum ama değirmenin ahşap gıcırtıları arasında o tanıdık, yorgun tınıyı hissetmiştim. Babam, kendi zamanını tamamlamıştı. Benim zamanımı da kendi yokluğuyla birlikte yutmasını istemezdi.
Elimi yavaşça cebimden çıkardım. Gümüş köstekli saat avucumda ağırlaşmıştı. Sanki dünyanın bütün geçmişi, yaşanmamış tüm ihtimaller onun içine sığdırılmıştı. Saati bekçiye doğru uzatmadım. Aynanın önündeki o tozlu, eski ahşap sehpaya bıraktım. Gümüş metalin tenimden ayrıldığı o ilk saniyede değirmenin içindeki o devasa, boğuk uğultu aniden kesildi.
Bekçi, yavaş yavaş soğuk gölgelere karışırken son bir şey söyledi: “Zaman kimseyi beklemez, ama gidenleri içinde taşımayı öğrenen herkesi bir gün mutlaka affeder.” Aynadaki yansımam nihayet benimle aynı hizaya gelmişti. Ben nefes aldım, o nefes aldı. Gözlerimden akan yaş, yanağımdan süzülüp çeneme düştüğünde yansımamdaki yaş da aynı anda düştü. Artık geç kalmıyordum.
Değirmenin merdivenlerinden aşağı inmeye başladım. Üçüncü basamakta takılı kalan adam orada değildi. Pencereden bakan kadın silinmişti. Köşedeki çocuk kaybolmuştu. Kapıdan dışarı adımımı attığımda orman eski, sıradan hâline döndü. Ağaçlar usulca sallanıyor, az önce yukarıya yağan yağmur şimdi toprağı serinletiyordu. Toprak ayaklarımı yutmuyor, adımlarımı taşıyordu.
Gökyüzündeki kara bulutlar dağılmış, gri bir aydınlık ortalığa yayılmıştı. Ormanın içinden geçip evimin yolunu tuttuğumda göğsümde nihayet sınırları belli, köşeli bir şey peydah oldu. Bir nevi, iyileşmeye yüz tutmuş ama dikişleri henüz alınmamış bir yara izi gibi. Varlığı can yakmıyordu ama orada durduğunu biliyordum artık, birçok şeyi kabullenmişti. Babam gitmişti. Onu donmuş bir saniyede bulamazdım. Ama bu iz, ondan bana kalan en gerçek, en kıymetli şeydi.
Eve vardığımda kapıyı usulca araladım. İçerisi aynı ama havası değişmişti. Artık köşelerde oyalanan, kapı aralıklarında beni bekleyen bir geçmiş yoktu. Doğruca mutfağa yürüdüm. Fırının üstündeki küçük saatin pilini çekmeceden çıkarıp yerine taktım. Kesik kesik ama kararlı bir tik tak sesi mutfağı doldurdu. Salona geçtim, durdurduğum duvar saatinin yelkovanını dürtüp çalıştırdım. Odama gidip çekmecedeki kol saatimi bileğime taktım.
Evin içinde sessizlik eksik değildi. Zamanın sesi vardı. İleriye, sadece ileriye doğru akan, acımasız ama bir o kadar da iyileştirici olan o ses. Babamın yokluğu hâlâ oradaydı, askıdaki ceketinin içinde bir anı olarak duruyordu. Ceketinin cebinden beni karanlık bir ormana, zamanın tersine aktığı o çıkmaz sokağa çağıran bir tıkırtı gelmiyordu. Pencereyi açtım. Dışarıdan gelen rüzgâr, evin içindeki o durgun havayı dağıttı.