AYNANIN ZUHURATI:
BİR İNSAN, BİR NİYET, BİR SANAT, BİR HAKİKAT
Sümeyye OĞUL
Dünya, varlık, gaye derken insan farkında olsun ya da olmasın bir anlam kaygısı etrafında yaşamaktadır. Dünyaya gelmiş olmak yaşama telaşının en büyük etkeniyken varlık da doğrudan yaşamın anlamını oluşturan bir kavram olarak görünür. Ama kavramlar yetersizdir yol almak için. Hele yol bulmak… İstikamet dediğimiz yere akıl rehberlik eder önce. Aklın önüne kelimeler düşer sırayla yol bulmak için. Bu kelimeler yumağa dönüşür. Bir soru yumağına… O yumak dönüp insana dolaşır. Bir soruna evrilir dolandıkça. Çözülmesi gerekir. Böylece anlam arayışı düşer aklın önüne. İnsana düşen, aklın peşine düşmek gibi görünür. Oysa aslolan, hakikatin sessizce büyüyen kökleridir. Hakikat derine inmeyi gerektirir. Bunun için bazen elde kazma kürek, akıl toprağını kazdıkça kazmak gerekir. Bazen akıl denizinde vurgun yer gibi dibe vurmak gerekir. Bazen gördüğünün, duyduğunun, dokunduğunun sıhhatini test etmek için aklı gerçeklere çarpmak gerekir. Böylece aklın ötesindeki vahdetin, aklı bağlayan ipi görünür. Ne diyor İmam Rabbani: “Allah’ı bulmaya doğru her atılışında gizli bir put diken aklın türettiği putlar ormanını, yine akıl baltasıyla devirmiş... Ve baltasının parlak yüzüne, dünyanın en güzel sözü olan ‘Allah ötelerin ötesi; ötelerin ötesinden de ötesi, ondan da ötesi, her ötenin ötesi...’ düsturunu yazmıştır.” (Necip Fazıl Kısakürek, Çöle İnen Nur, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2001, s. 10-11) Her ne kadar insan için hakikat, aklın ötesine geçince gözüküyor gibi algılansa da hikmet ve hakikat, gün içinde doğup batan güneş gibidir. Olanca açıklığıyla ortadadır. Her gün görülmektedir ama alışılagelmiş bir varlığa ve etkene dönüşmüştür. Sıradanlaşmıştır. Varlığının aslı gölgededir. Gölgesinin anlamı koca bir sükûttadır. Gölgenin hakikatini görecek olan da ne gözdür ne akıldır. İşte bu yüzden insan arayıştadır. Peki, bu arayışın yankısı nerelerden gelir? Bazen bir vahyin dokusunda bazen bir rüzgâr uğultusunda, bazen inzivanın ve yokluğun sadeliğinde bazen kalabalığın derinliğinde, bazen bir imtihanın sabır durağında, bazen bir nimetin şükründe bulunur.
Şükür vesilesi nimetler, insan kılığına girerek de hayata dâhil olur. Bir insan düşer önünüze aynanızda. Kemal sahibi. Kelamı kaleme giydirmiş bir zevk sahibi. “Kaleme andolsun!” diyen Rabbin sözüne kendini mühürlemiş bir gönül sahibi. Ya da bir başkası görünüverir birden. Daha küçük yaşlarda kuşlarla sohbete başlamış, Farisi’yi kuş dilinde öğrenmiş bir gönül işçisi. Birinin gölgesi katışır diğerlerine. Elinin bereketiyle fikrinin bereketi taşıp durur marifetiyle. Marifet ehlidir öncelikle. Eklenir zincirleme böyle insanlar hayatın aynasından ömrümüze. Mehmed Şevki Efendiler, Ali Nihad Tarlanlar, Süheyl Ünverler, Necmettin Okyaylar, Mustafa Düzgünmanlar, Hamit Aytaçlar… Hızırlanır, sırlanır ömre. Bir ibret fısıldar hayatından, bir rol biçer arayışımıza, yola engel bir taşı çeker, bir ümit bırakır gönle, bir diriliş ile bağlar insanı… Herkes feyzinden bir parçasını başkasının feyz ve hidayetine ortak eder, yol devam eder böyle. Ta ki herkes kendi yolunu bulana kadar. İsmail Hakkı Bursevi de bu yolu şu şekilde tarif eder: “Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri sayısıncadır.” (İsmail Hakkı Bursevi, Tamâmü’l-Feyz Fî Bâbi’r-Ricâl, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 2020, s. 29)
Her nefesin, yolun buğusu yansır bir başka aynada. O buğuda beliren yüzlerden biri: Mehmed Şevki Efendi. Henüz üç ya da dört yaşlarında bir çocuktur. Kastamonu’da Seyyidler köyünde yaşarken İstanbul’da yaşayan dayısı Hulusi Efendi hayatına tevafuk eder. Dayısı tarafından heybenin bir gözünde kendisi bir gözünde kız kardeşi İstanbul’a götürülür. Teşbihte hata olmaz, amca Muttalib’in yeğeni Şeybe’yi Mekke’ye getirmesini anımsatır bu hadise. Hicretin aralık kapısından küçük yaşlarda geçerken tevekkülün büyüttüğü insanların benzerliklerini anlatır âdeta. Şevki Efendi, dayısı Hulusi Efendi’nin tedrisatında yazı yazmaya başlar. Nesih, sülüs ve rika öğrenmektedir. Bir yandan Sıbyan Mektebi’ne gitmekte diğer yandan Harputlu İshak Hoca’dan ilim tahsil etmektedir. Bir rivayete göre 12, bir rivayete göre 14 yaşında, yazıda hocasından öğrenilecek her şeyi öğrenmiştir. Hulusi Efendi de bunun farkındadır. İcazetini hazır eder ve şu sözlerle teslim eder: “Ben sana yazıyı bu kadar öğretebilirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi’den ve diğer hattatlardan öğren.” (Mustafa Bektaşoğlu, Hat Sanatı ve Kastamonulu Hattatlar, Even Medya, Ankara, 2018, s. 178) Şevki Efendi, neredeyse on yıl boyunca terbiyesi ve tedrisatıyla yetiştiği kıymetli hocası Hulusi Efendi’ye, Mehmet Şevki Efendi ekolünün oluşmasına vesile olacak o cevabı verir. “Ben sizden başkasına gitmem.”
Hat sanatının, ruhun hendesesi olduğu bilinmektedir. Kalemin kâğıttan çok kalbe dokunduğu da bir gerçektir. Çünkü hat her ne kadar güzel çizgi çekmek sanatı olsa da Allah’a bir dua ile başlar. “Rabbim! İşlerimi kolaylaştır, zorlaştırma. Rabbim, işlerimi hayırla sonuçlandır.” Bu dua ile her talebe, kâğıt ile kalem arasından kendini çekmeyi öğrenir. Yazının kendine ait olmadığını, yazanın kendisi olmadığını öğrenir. Kamış mürekkeple her abdest aldığında bir niyet ile beslenir talebe. Niyetin, yolu açan bir anahtar olduğu görülür. Nitekim Şevki Efendi’de de görülen bu niyettir. Hocasına teveccühü ve hürmeti o kadar naziktir ki kalbi kırılmasın ister ve başka bir hocayı tercih etmez. Eğer Hulusi Efendi’nin dediği gibi Mustafa İzzet Efendi’ye devam etseydi onun talebelerinden ama sıradan bir hattat olurdu. Ama onun hocasına olan tavrı, hocasının kalbini o denli mahzun eder ki sanatını ömründen ümmete yansıtacak duayı alır hocasından. Şevki Efendi Mektebi’nin ilk tohumu bu duayla atılmış olur. Şevki Efendi, hocasından sonra hattını, Hafız Osman ve İsmail Zühdî’nin yazılarına bakarak, onları tetkik ederek ilerletir. Alak suresinin 4. ayetinde, “O, kalemle (yazmayı) öğretendir.” buyrulur. Hat sanatının bugün mushaflar, camiler, çeşmeler, türbeler, mezar taşları vb. birçok yerde hem estetik hem de anlam yönüyle kullanılıyor olması, hattatların bu sanatı zirveye taşıyacak nadide eserler ortaya koymaları, bu sanatın rahmani kudrete ram olduğunu açıkça göstermekte, ayetin yaşayan bir tefsiri olarak hayat bulmaktadır.
Şevki Efendi, Harbiye Nezareti’nde Mekteb-i Seraskerî Odası’nda memuriyete başlar. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Menşe-i Küttab-ı Askerîye’de askerî kâtipler yetiştirmek için rika muallimliğine tayin edilir. Yıldız Sarayı’nda açılan Mekteb-i Şehzadegân’da şehzadelere hat muallimliğine görevlendirilir. Aynı zamanda evi de bir medrese gibidir. İlmini ve sanatını geçim kaynağı olarak kullanmaz. Evine harcadığı sadece memuriyetten kazandığı maaşıdır. Sanatından kazandığı her kuruşu, Cenab-ı Hak’tan muhtaçlara dağıtmak için bir emanet olarak görür ve vakfeder. Bir sanatkâr olarak Musavvir ve Bâri’ sıfatlarıyla âleme tecelli eden asıl sanatkârın kim olduğunu bilir. Asıl sanatkârın gölgesinde kendi sanatının bir emanet olduğunun, her şeyin O’ndan geldiğinin, yaptıklarının O’na döneceğinin idrakiyle yaşar âdeta.
Şevki Efendi, geceleri yatsı namazından sonra yazı yazmaz, uyur. Sabah namazından sonra iki saat meşk ile meşgul olur ve vazifesine gider. Cuma günleri de sabah vaktinden cuma vaktine kadar talebeleriyle meşgul olur. İnsan, hayatında neye temayül ederse hem hâlinde hem de yaşantısında onun izleri ortaya çıkar. Şevki Efendi sabah meşk ile meşgul olurken hilye-i şerif yazmayı âdet edinir. Yakın arkadaşı hattat Sami Efendi onun için “Şevki’nin elinden istese de fena harf çıkmazdı.” der. Onu anlatanlar yazısının da ahlakı kadar pürüzsüz olduğunu söyler.
Hat sanatı insana kendini ve hakikati anlatmaktadır. Büyük hattatların tariflerinin bu denli mükemmel olması bundandır. Sadece hat sanatı değil sanatın her nevi, insanın ruhunda, hayatında bir dönüşüme gark olmakta ve insana hakikati anlayacak bir feraset kazandırmaktadır. O sebeple sanatı sadece icra değil temaşa etmek de önemlidir. Tefekkür, tezekkür, tedebbür hasletlerini kazanmaya yardımcı olan sanat, sanatçısında tezahür eder. Halis niyet ile başlanan, O’nun adını yücelten bir yolda, yolu yürüyene ilahi himmet erişir. Şevki Efendi çalışmadığı günlerde bile hat levhaları inceler, sanat ile ilişkisini bir gün olsun aksatmaz. Sanatta her gün biraz daha ilerler. Hayatı boyunca yirmi beş mushaf, sayısız cüz ve evrad yazar. 1887 yılının 7 Mayıs’ında vefat eder. Merkezefendi Kabristanı’nda dayısı Hulusi Efendi’nin yanına defnedilir. O bir hattat olarak sadece kendi ömrüne yazmamıştır. Onu tanıyan, bilen, tanıyacak olan herkesin aynasında Mehmet Şevki Efendi’nin bir hattı, bir imzası vardır. Eskilerin, her işlerinde, “Gayret bizden tevfik Allah’tan.” düsturuyla yola çıkmalarının onları nereye vardırdığını gösterir bize, yaşadığı ömürle. Önce yoldaş sonra yol diyerek Mehmet Şevki Efendi gibi güzel örnekleri aynamızdan yolumuza aksettirerek feyz-i ilahiye varmaktır bize düşen. Bu aynadan bazen dürüstlük bazen cömertlik bazen hilm bazen sabır bazen bir duruş yansır. Herkes kendi payına düşeni alır bir şekilde. Payına ne düştüğü de niyete göre... O hâlde bir insan, bir niyet, bir sanat derken bizim hikâyemizin kimin aynasında nasıl zuhur edeceği de aradığımız hakikatin bir yüzüdür.