AYETLERİN İNŞA ETTİĞİ PEYGAMBERÎ KARAKTER
Prof. Dr. Yavuz KÖKTAŞ
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Ahlak meselesi insanlık tarihi boyunca, sadece bireysel davranışların değil medeniyetlerin yönünü de belirleyen temel bir unsur olmuştur. İslam düşüncesinde ise ahlak, bağımsız bir alan olmaktan ziyade vahyin inşa ettiği bir varoluş biçimi olarak ele alınır. Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.s.), yalnızca ilahi mesajı tebliğ eden bir elçi değil aynı zamanda o mesajın bizzat hayata dönüşmüş hâlidir. Kur’an’ın “yaşayan tefsiri” olarak Resulullah’ın şahsiyeti, vahyin insanı nasıl dönüştürdüğünü gösteren en somut örneği teşkil eder. Bu nedenle onun ahlakını anlamak, doğrudan Kur’an’ın insan tasavvurunu ve değerler sistemini anlamakla eş değerdir.
Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlakı Kur’an’dı. Peygamberimiz, Kur’an neyi emretmişse onu hayatına aktarmış, neyi yasaklamışsa ondan kaçınmıştır. Bir defasında, “Ey müminlerin annesi, bana Resulullah’ın ahlakını anlatır mısın?” diye soran bir kişiye, Hz. Aişe (r.a.) validemiz şöyle cevap vermişti: “Sen Kur’an okumuyor musun? Onun ahlakı Kur’an’dı.” (Ebu Davud, Tatavvu, 26)
Resulullah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed b. Hanbel, II, 381) Bu hadiste ne kastedilmektedir? Bu hadis üç şekilde anlaşılabilir diye düşünüyorum:
1. “Ben güzel ahlakı yaşamak, örnek olmak için gönderildim.” Bu, “Onun ahlakı Kur’an’dı.” hadisine de uygundur. Kur’an’da emir ve yasaklar vardır, davranış tarzları ve örneklikler vardır. İşte bunları pratik hayatta göstermeye geldim.
2. Hadisteki “tamamlamak”, kemale erdirmek demektir. Yani güzel ahlak hem Kur’an’da hem de sünnette genel olarak ortaya konulmuştur. Ama ahlakın kemale erdirilmesi gerekir. Zaten ahlak, kemal ve fazilet demektir. Resulullah, ahlakı kemale erdirmek için gönderilmiştir. Ayette “güzel örnek” olarak ümmete gösterilmesi de buna işarettir. Ahlakın hem zorunlu kısmı vardır hem de gönüllü kısmı. Adaletin zorunlu, affın gönüllü olması gibi… Allah Resulü, zorunlu kısmı zaten yerine getirmekte, bunun yanında gönüllü olan kısmı da yaşayarak ümmetine örnek olmaktadır. Böylece güzel ahlak kemale erdirilmiştir.
3. Mekarim-i ahlak, yani güzel ahlak, yüksek değer ve erdemleri ifade eder. Yüksek değer ve erdemler aslında esma-i hüsnayı temsil eder. Bir anlamda esma-i hüsna, yüksek değer ve erdemlerin de kaynağıdır. Bu durumda ahlaki eylemler, insanın ontolojik potansiyelinin, yani esma-i hüsnanın somut tezahürleridir. Şimdi Hz. Peygamber’in gönderiliş amacını hatırlayalım: “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Peki, güzel ahlakın tamamlanması ne demektir? “İtmam”, asılda bir eksikliğin var olduğunu gösterir. Burada asıldaki eksiklik nedir de Hz. Peygamber onu tamamlayacaktır? Cahiliyede de birtakım ahlaki örnekler vardı. Cömertlik ve cesaret gibi… Bu vasıflar ya şahsi bir övünç kaynağı ya da kabile için bir şeref dayanağı idi. Oysa değerlerin kaynağı bunlar olamazdı. İşte onun için Hz. Peygamber, bu ahlaki unsurlarda en önemli olan eksikliği tamamlamak istedi. O da değerlerin kaynağı olan Allah idi. Değerler veya ahlak, kabile için veya şahsi övünç kaynağı olarak değil onları fıtrata kodlayan Allah’a ait olacaktı ve bunlar Allah için yapılacaktı. Bunu Kur’an ve sünnetin tümünden anlıyoruz ancak buna bir iki misal vermek faydalı olacaktır.
Bir sahabi, Hz. Peygamber’e sorar: “En hayırlı amel nedir?” Hz. Peygamber cevap verir: “Allah’a iman ve cihat etmektir.” (Buhari, Itk, 2) Sahabi Ebu Amr Süfyan b. Abdullah şöyle dedi: “Ya Resulullah! Bana İslam’ı öylesine tanıt ki onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.” Resulullah da: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” dedi. (Müslim, İman, 62) Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, en başa, “Allah’a iman”ı koydu. Çünkü değerlerin kaynağı O’ydu. “Allah’a iman”ı bir lafız olarak söylemeseydi bile o sözden aynı şey anlaşılacaktı. Değerler muhakkak Allah’a bağlanacaktı. Ama lafız olarak da Hz. Peygamber değerlerin kaynağını hatırlatmış oldu. Elbette insani pek çok değer, Allah’a inanılmadan da var olan bir gerçekliktir. Allah onları eşya ve insanın tabiatına kodlamıştı. Ama Allah olmadan bu değerlerin yönsüz ve dayanıksız kalacağı da aşikârdı. Onun için Hz. Peygamber, ahlakı da Allah’a bağladı. Bağlamasaydı seküler bir ahlak ortaya çıkacaktı. Tam da bu bağlamda şu örnek çok çarpıcıdır:
Resulullah (s.a.s.) bir sahabisi ile karşılaşmıştı. Ona: “Nasılsın?” diye sordu. O da “İyiyim.” dedi. Efendimiz (s.a.s.) tekrar tekrar sordu. Sahabi ancak üçüncüde: “Allah’a hamd olsun, iyiyim.” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.s.): “İşte benim senden istediğim bu cevaptı!” buyurdu.
(İbnü’l-Mübarek, Zühd, I, 328) Hadise dikkat edelim: Hz. Peygamber soruyor, sahabi üç kere iyiyim, diyor sadece. Sonuncusunda, “elhamdülillah” deyince maksat hâsıl oluyor. Bu hadis bize hayatın merkezine bir dünya görüşü, bir inanç, bir tefekkür tarzı, bir bakış açısı, bir yaşayış tarzı olarak Allah’ı koymak gerektiğini göstermektedir. İslam dininin topluma yansıdığı geleneksel dünyada oluşan tasavvurlara ve işleyen hayat tarzına baktığımızda merkezde Allah’ın olduğu apaçıktır.
Merkezde Allah’ın oluşu, en başta zikrettiğimiz, “Onun ahlakı Kur’an’dı.” sözünde olduğu gibi merkezde Kur’an’ın olması demektir. Zira tüm zihin ve davranış inşasında Hz. Peygamber ve ashabını yönlendiren Kur’an’dı. Şimdi Kur’an’dan örneklerle Sevgili Peygamberimizin ahlakının nasıl inşa edildiğini görelim:
1. Tevhid bilinci ve Allah’a tam teslimiyet
Kur’an, Peygamberimizin bütün varlığını Allah’a yönelmiş bir kul olarak inşa etti: “Ey Muhammed! De ki: ‘Şüphesiz benim namazım da diğer ibadetlerim de yaşamam da ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.’” (Enam, 6/162) Bu ayet, hayatın hiçbir alanının Allah’tan bağımsız düşünülemeyeceğini öğretir. Resulullah’ın ibadeti, aile hayatı, ticareti, savaşları, merhameti ve ahlakı hep bu tevhid ekseninde şekillenmiştir.
2. Merhamet ve yumuşaklık
Peygamberimizin insanlarla ilişkisindeki temel unsur merhametti: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmran, 3/159) Bu ayet, liderlikte sertliğin değil rahmetin esas olduğunu gösterir. Resulullah (s.a.s.), kendisine kötülük edenleri bile çoğu zaman affetmiş, insanları kırmadan ıslah etmeye çalışmıştır.
Onun ümmete karşı tavrı, Kur’an’da doğrudan tanımlanmıştır: “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) Peygamberî karakterin temel unsurlarından biri rahmettir. Onun merhameti, yalnızca dostlarına değil düşmanlarına ve bütün insanlığa yöneliktir.
3. Sabır ve sebat
Kur’an, Peygamberimizi zorluklar karşısında sabra çağırarak onun karakterini olgunlaştırdı: “O hâlde yüksek azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sabret…” (Ahkaf, 46/35) Mekke Dönemi’ndeki baskılar, boykot, hakaret ve yalnızlık; Medine Dönemi’ndeki savaşlar ve münafıkların fitneleri karşısında Resulullah’ın sarsılmaması bu ilahi terbiyenin sonucudur. Tebliğ yolundaki zorluklar karşısında Kur’an, Hz. Peygamber’i sabırla eğitmiştir: “Sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir.” (Rum, 30/60); “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen bizim gözlerimizin önündesin...” (Tur, 52/48) Bu ayetler, sabrın pasif bir bekleyiş değil Allah’a güvenerek istikamet üzere sebat etmek olduğunu öğretir.
4. Adalet ve doğruluk
Kur’an, Peygamberimizi sadece dostlarına değil herkese karşı adaletli olmaya yönlendirdi: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır…” (Maide, 5/8) Bu ilke, Peygamberimizin uygulamalarında açıkça görülür. Nitekim suç işleyen kişi soylu bir aileden olsa bile cezanın uygulanmasını istemiş, adaletin şahıslara göre değişmeyeceğini vurgulamıştır.
5. Tevazu ve kulluk bilinci
Kur’an, Peygamberimizi ilahi bir güç olarak değil Allah’ın kulu ve elçisi olarak insanlara takdim etti: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım, (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilahınız ancak tek bir ilahtır.’ diye vahyolunuyor...” (Kehf, 18/110) Bu ayet, Resulullah’ın tevazusunu besledi. O, insanların önünde ayrıcalıklı bir hükümdar gibi değil onlarla birlikte yaşayan bir kul olarak bulundu.
6. Güvenilirlik ve emanet bilinci
Kur’an, emanete riayeti imanın bir gereği olarak öğretti: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasanıda hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisa, 4/58) Peygamberimiz daha nübüvvetten önce “el-Emin” diye anılıyordu. Vahyin terbiyesiyle bu güvenilirlik daha da derinleşti; toplumun en zor anlarında bile insanlar mallarını ve sırlarını ona emanet etti.
7. Affedicilik ve kin tutmamak
Kur’an, kötülüğe kötülükle değil iyilikle karşılık vermeyi öğretti: “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav…” (Fussilet, 41/34) Mekke’nin fethinde yıllarca kendisine zulmedenlere, “Bugün size kınama yoktur.” demesi, bu ayetin peygamberî hayattaki en parlak tezahürlerinden biridir. Kur’an, Hz. Peygamber’i kaba ve sert olmaktan uzak bir lider olarak tasvir eder.
8. Ahlaki bütünlük ve istikamet
Kur’an, Hz. Peygamberin ahlakını doğrudan övmüştür: “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) Bu ifade, peygamberî karakterin parçalı değil bütüncül olduğunu gösterir. İnanç, ibadet, söz ve davranış aynı ahlaki eksende birleşir.
Kur’an’ın Peygamberimizde inşa ettiği en temel özelliklerden biri de istikamettir. İstikamet, Allah’ın gösterdiği doğrultuda sapmadan yürümek, inançta, ibadette, ahlakta ve davranışlarda doğruluğu korumaktır. Nitekim Kur’an’da, Resulullah’a doğrudan şöyle emredilmiştir: “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud, 11/112) Bu ayetin Peygamber Efendimiz üzerinde ne kadar derin bir tesir bıraktığını şu sözünden anlıyoruz: “Beni Hud suresi ihtiyarlattı.” (Tirmizi, Tefsir, 56) Âlimler, bunun sebebinin özellikle “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” emri olduğunu söylemişlerdir. Çünkü istikamet, bir anlık doğruluk değil ömür boyu süren bir kulluk disiplinidir. Bir iyiliği yapmak kadar onu sürdürmek de önemlidir. Bir gün doğru olmak değil hayatın tamamında doğruluktan ayrılmamak gerekir.
9. İstişare ve ortak akıl
Kur’an, Resulullah’ı vahiy alan bir peygamber olmasına rağmen istişareye yönlendirmiştir: “... İş konusunda onlarla müşavere et…” (Âl-i İmran, 3/159) Dikkat edilirse bu ayet Uhud Savaşı’ndaki acı tecrübenin ardından gelmiştir. Savaş öncesinde genç sahabilerin görüşü benimsenmiş, sonuç istenildiği gibi olmamıştı. Buna rağmen Kur’an, “Artık onlarla istişare etme!” dememiş, aksine “Onlarla istişare et!” buyurmuştur. Böylece Peygamberimizin şahsında ümmete önemli bir ilke öğretilmiştir: Hata ihtimali istişareyi ortadan kaldırmaz. Çünkü istişare sadece doğru sonuca ulaşmanın değil insanı değerli görmenin de bir yoludur. Resulullah (s.a.s.) savaşta, siyasette, aile meselelerinde ve toplumu ilgilendiren konularda sürekli ashabıyla istişare etmiş, böylece ümmetine katılımcı bir yönetim anlayışı bırakmıştır.
10. Dünya nimetleri karşısında zühd ve ahiret bilinci
Kur’an, Peygamberimizin dikkatini sürekli ahirete yöneltmiş ve onu dünya nimetlerinin cazibesine kapılmaktan korumuştur: “Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme...” (Taha, 20/131)
Başka bir ayette de şöyle buyrulur: “Muhakkak ki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.” (Duha, 93/4) Bu ayetler, Peygamberimizin şahsiyetinde güçlü bir ahiret perspektifi oluşturmuştur. O, devlet başkanı olduğu dönemde bile sade bir hayat yaşamış, eline büyük imkânlar geçtiği hâlde bunları biriktirmemiştir. Çünkü onun nazarında asıl hayat ahiret hayatıydı. Kur’an, böylece ümmete dünyanın inkârını değil dünya karşısında özgürleşmeyi öğretmiştir.
11. Sürekli tezekkür ve Allah’ı zikretme şuuru
Kur’an, Resulullah’ın zihnini ve kalbini sürekli Allah ile irtibat hâlinde tutmuştur: “Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8) Bir başka ayette ise “Sabah akşam Rabbinin adını an.” (İnsan, 76/25) buyrulmaktadır.
Bu ayetlerin inşa ettiği peygamberî karakterde Allah, sadece ibadet anlarında hatırlanan bir varlık değildir. O, hayatın merkezindedir. Nitekim Resulullah’ın günlük hayatına baktığımızda hemen her olayın Allah ile ilişkilendirildiğini görürüz: Bir nimete kavuşunca hamdeder, bir sıkıntıyla karşılaşınca Allah’a sığınır, bir işe başlarken besmele çeker, başarı elde ettiğinde bunu kendisine değil Allah’a nispet ederdi. Böylece Kur’an, Allah’ı hayatın merkezine yerleştiren bir şahsiyet inşa etmiştir.
12. Tevekkül ve Allah’a güven
Kur’an’ın, Peygamberimizde inşa ettiği en önemli vasıflardan biri de tevekküldür. Sebeplere sarıldıktan sonra sonucu Allah’a bırakmak, onun hayatının temel ilkelerinden biri hâline gelmiştir: “Bir kere karar verip azmettin mi artık Allah’a tevekkül et (O’na dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/159) Başka bir ayette de şöyle buyrulur: “Allah, kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39/36) Peygamberimizin hayatına baktığımızda bu ayetlerin canlı bir şekilde yaşandığını görürüz. Hicret esnasında müşrikler mağaranın ağzına kadar geldiklerinde Hz. Ebubekir endişelenmiş, bunun üzerine Resulullah: “...Üzülme! Çünkü Allah bizimle beraber...” (Tevbe, 9/40) buyurmuştur. Bu söz, onun Kur’an’ın inşa ettiği tevekkül anlayışını ne kadar derinden yaşadığını göstermektedir. O, tedbiri hiçbir zaman terk etmemiş; fakat tedbiri Allah’ın yerine de koymamıştır. Böylece ümmetine hem çalışmayı hem de Allah’a güvenmeyi öğretmiştir.
Sonuç
Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in şahsiyetini dışarıdan şekillendiren bir metin değil onu içeriden inşa eden ilahi bir hitaptır. Onun hayatında tevhid, merhamet, adalet, sabır, istikamet, tevekkül ve istişare gibi temel erdemler soyut birer ilke olarak kalmamış, doğrudan davranışa dönüşmüştür. Böylece Resulullah’ın ahlakı, Kur’an’ın emir ve yasaklarının teorik bir yansıması değil vahyin insan hayatında gerçekleştirdiği en mükemmel örneklik hâline gelmiştir.
Bu çerçevede Hz. Peygamber’in ahlakını Kur’an’dan bağımsız düşünmek mümkün olmadığı gibi Kur’an’ın insanı dönüştürme gücünü de Resulullah’ın hayatından ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü o, vahyin sadece taşıyıcısı değil aynı zamanda en mükemmel tezahürüdür. Dolayısıyla onun şahsiyeti, Müslüman için hem bir ahlak modeli hem de Kur’an’ın insan inşa eden yönünün canlı bir delili olarak varlığını sürdürmektedir.